TEFTAZANÎ

Mes'ud bin Ömer bin Abdullah el-Herevî el-Horasanî et-Teftazanî Tefsir, hadis, kelam, nahiv, mantık ve fen âlimi
A- A+

Tefsir, hadis, kelam, nahiv, mantık ve fen âlimi. Asrının müceddidi idi. İsmi Mes'ud bin Ömer bin Abdullah el-Herevî el-Horasanî et-Teftazanî'dir. Lakabı Sa'deddin'dir. Nesa köylerinden Teftazan köyünde, 712 (m. 1312) senesinde doğdu. 791 (m. 1389) yılında Semerkand'da vefat edip Serahs'a nakledilip defnedildi.

Irkı hakkında kat'i bilgi bulunmamakla beraber, Nesa'nın Türklerin kesif yaşadığı bir yer olması, ayrıca Anadolu'ya gelişi, Türk hükümdarları ile sıkı fıkı münasebetleri, kendisine Anadolu'da çok itibar edilmesi, kitaplarının Osmanlı medreselerinde okutulması ve en mühimi Sa'd-i Şirazî'nin "Bostan" kitabını Türkçe'ye tercüme etmesi gibi sebeplerle kendisinin Türk aslından olduğu söylenir. Hanefî ve Şafiî mezhebine dair eserler vermesi sebebiyle her iki mezhebe mensubiyeti iddia edilir.

Sa'deddin Teftazanî, daha küçük yaşta, üstün zekası ve anlayışı ile herkesin dikkatini çekti. Yakınları, onun ilim öğrenip Allahü tealanın dinine hizmet etmesini arzu ettiler. Daha çocuk iken, Kur'an-ı Kerim okumasını, temel din bilgilerini ve alet (yardımcı) ilimleri ona öğrettiler. Zamanın en büyük âlimlerinden ders almasını temin ettiler. On altı yaşında "Tasrifü'l-İzzî"'e şerh yazabilecek hale gelen Sa'deddin Teftazanî, Adudüddin el-İcî ve Kutbüddin er-Razî gibi, devrinin en ileri gelen âlimlerinden ders aldı. Allahü tealanın dinini öğrenmek ve öğretmek için çok çalıştı. Naklî ve aklî ilimlerin hepsinde söz sahibi oldu. Allahü tealanın kullarına, O'nun rızasını kazanmak için öğrendiklerini öğretti. Eserlerinde ve talebelerine verdiği derslerinde, Selef-i salihinin yolunu ihya etti. Selef-i salihine sadık bir halef oldu. Zamanındakilerin ve daha sonra gelen âlimlerin iltifatlarına mazhar oldu. Herkes tarafından kabul gördü. Anadolu'ya geldi. Eserleri yıllarca medreselerde ders kitabı olarak okutuldu.

Timur Han; Harezm'i istila ettiğinde yeğeninin isteği üzerine orada bulunan Teftazanî'nin Serahs'a gitmesine izin verilmişti. Daha sonraları Timur Han, Teftazanî'nin büyük bir âlim olduğunu öğrenince Semerkant'a gelmesi için bir davetname gönderdi. Teftazanî Hicaz'a gitmek üzere olduğunu söyleyerek önce bu daveti reddetti ise de ikinci defa davet edilince bu sefer Timur Han'ın davetini kabul ederek Semerkant'a gitti. Timur Han, Teftazanî'yi burada hoş karşıladı ve kendisine çok hürmetkâr davrandı. Şiraz bölgesi de Timur Han tarafından alınınca burada bulunan ve daha önceleri Timur Han tarafından tanınan Seyyid Şerif Cürcanî de Semerkand'a geldi. Şerif Cürcanî'nin Semerkand'a gelmesiyle birlikte ilmî müzakere ve tartışmalar da artmaya başladı. Bu tartışmalar âlimler arasında sözlü yapıldığı gibi eserlerine de yansıdı. Teftazanî'nin Timur Han'ın huzurunda Seyyid Şerif Cürcanî ile yaptığı ilmî münazara çok meşhur olup asırlar boyu kimin galip geldiği tespit edilememiştir.

Birçok talebe yetiştiren Sa'deddin Teftazanî'nin en meşhur talebeleri; "Rebi'u'l-cinan fi'l-meani ve'l-beyan" adlı eserin yazarı Hüsameddin Hasen bin Ali el-Ebiverdî, Celaleddin Yusuf el-Evbehî, Burhaneddin Haydar el-Herevî, Fethullah eş-Şirvanî gibi zatlardır. Bunlardan başka daha pek çok talebe yetiştirip kıymetli eserler yazdı. Yazmış olduğu eserler ve onlara yapılan şerhler, bilhassa medreselerin temel kitapları oldu. Eserleri ve şöhreti, İslam dünyasının her tarafına yayıldı. Eserlerinin her birine birçok şerh ve haşiyeler yazıldı. Değişik mevzulardaki bu eserleri, matbaadan önce birçok defa yazılarak çoğaltıldı. İslam dünyasında matbaanın yaygınlaşması ile de defalarca baskıları yapılarak çok kişinin kolayca istifadesi sağlandı.

Sekizinci asrın en büyük âlimlerinden biri olarak kabul edilen Teftazanî, "Doğuda ilim onunla son buldu.", "Kendisinden sonra yerine kimse geçemedi." iltifatına mazhar olan ender şahsiyetlerden birisidir. Adı geçen ifadelerin kaynaklarımızda bulunuş sebebi ise; yedinci hicrî asrın en büyük siyasî hadiselerinden biri olan Moğol istilâsından sonra doğuda ilmî hareketin çok büyük bir durgunluğa uğraması, yüksek âlimlerin kalmaması, İslâm ilim müesseselerinin sönmeye yüz tutmuş olmasıdır. İşte böyle bir anda Teftazanî yetişmiştir.

Moğol istilâsından sonra İslâm aleminde ilmî durgunluğa son verdiği için kendisinden önceki âlimlere "Mütekaddimun", kendisinden sonraki âlimlere ise "Müteahhirûn" denilmiştir. Teftazanî ile İslam fikir ve ilim hayatının bir dönemi kapanmış, yeni bir dönem açılmıştır. Seyyid Şerif Cürcanî ve Teftazanî ile kelam sahasında son söz söylenmiştir. Artık sonradan gelenler devamlı surette bu iki zata derin bir hayranlık, sonsuz bir hürmet duymuşlar, sarsılmaz ve koparılmaz bağlar ile onlara bağlanmışlardır.

Eserleri:

Eserlerinden başlıcaları şunlardır:

1- "Şerhu't-Tasrifi'l-İzzî": 738 (m. 1337) senesinde on altı yaşında iken yazmıştır. İlk defa İstanbul'da 1253 (m. 1837) senesinde olmak üzere, Tahran, Delhi, Bombay, Luknov ve Kahire'de müteaddit baskıları yapıldı. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2536'da kayıtlıdır.

2- "İrşadü'l-hadi": Arabça nahiv kitabıdır. Oğlu için yazmıştır. Tahkikli olarak neşredilen eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 609'da kayıtlıdır.

3- "El-Mutavvel": Belagat ilmine dairdir. Kazvinî'nin "Telhisü'l-Miftah" adlı eserinin şerhidir. 748 yılında Herat'ta tamamladığı bu eseri yazarken çok sıkıntı çekti, pek çok mani ile karşılaştı. "Her şeyin bir manisi vardır, ilmin ise pek çok manileri vardır." sözünü, bu kıymetli eserini yazarken buyurmuştur. Nitekim kitabın başında; "Bu kitabı yazarken belalar üzerime Nisan yağmuru gibi yağıyordu." demektedir. 1260 (m. 1844) senesinde İstanbul'da ilk baskısı yapıldı. Luknov, Tahran ve Delhi'de değişik tarihlerde birçok baskıları yapıldı. İslam âlimleri, bu eser hakkında; "Mutavvel kitabı, belagat-ı Kur'aniyyeyi ihya etmiştir." buyurmuşlardır. Üzerine yüzlerce şerh ve haşiye yazılmıştır. Altıparmak Muhammed Efendi tarafından Türkçe'ye de tercüme edilmiştir.

4- "Muhtasaru'l-meani": Yine belagat ilmine dairdir. Müellif bu eserini "Mutavvel"'den kısaltarak yazmış ve 756 yılında Gocdüvan'da bitirmiştir. Yıllarca medreselerde okutuldu. Şerh ve haşiyeleri yazıldı. Birçok baskıları yapıldı.

5- "Şerhu'l-kısmi's-salis mine'l-Miftah": Bu da belagata dairdir. Sekkakî'nin "Miftahu'l-ulum" adlı eserinin üçüncü kısmının şerhidir. 789 yılında bitirmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 2913/2'de kayıtlıdır.

6- "Şerhu'r-risaleti'ş-Şemsiyye": Mantık ilmine dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Kısmı No: 871'de kayıtlıdır.

7- "Tehzibü'l-mantık ve'l-kelam": Mantık ve kelam ilmine dairdir. Kelam ile ilgili kısmı "Şerhu'l-Mekasıd" kitabından özettir. Bir nüshası Ayasofya Kısmı No: 442'de kayıtlıdır.

8- "El-Mekasid ve Şerhu'l-Mekasıd": Kelam ilmine dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Carullah Kısmı No: 1234'te vardır. 2001'de Beyrut'ta tahkikli olarak basılmıştır.

9- "Şerhü'l-Akaidi'n-Nesefîyye": Kelam ve akaid ilmine dairdir. Medreselerde ders kitabı olarak okutulmuş ve yüzlerce şerhi yapılmıştır. Defalarca basılmıştır. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2301'de kayıtlıdır.

10- "Şerhu dibaceti'l-Misbah".

11- "Et-Telvih ila keşfi hakaiki't-Tenkih": Fıkıh usulüne dairdir. Sadruşşeria'nın eserinin şerhidir. Basılmış olup çeşitli kütüphanelerde yazması vardır.

12- "Şerhu'l-Muhtasar fi'l-usul": Fıkıh usulüne dairdir.

13- "El-Miftah": Fıkıh ilmine dairdir. Şafiî mezhebine göre yazılmıştır.

14- "İhtisaru Şerhi Telhisi'l-Camii'l-kebir li'ş-Şeybanî": Fıkıh ilmine dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 963/4'te kayıtlıdır.

15- "Şerhü'l-Keşşaf": Bir nüshası Ayasofya Kısmı No: 365'te kayıtlıdır.

16- "En-Niamü's-savabig fî şerhi'l-kelami'n-nevabig": Dil ve edebiyata dairdir. Zemahşerî'nin eserinin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Aşir Efendi Kısmı No: 315/2'de kayıtlıdır.

17- "Tercemet-i Bostan": Sa'dî Şirazî hazretlerinin "Bostan" adlı eserinin Türkçe'ye manzum tercümesidir.

18- "Şerhu Feraidi's-Siraciyye",

19- "El-Fetave'l-Hanefiyye",

20- "Keşfü'l-esrar ve uddetü'l-ebrar": Farisî bir tefsirdir.

21- "Şerh-i Hadisi'l-erbain li'n-Nevevî": Nevevî'nin eserinin şerhidir. 1316'da İstanbul'da basılmıştır.

22- "Kitabu reddi'l-Füsus": Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2680/6'da kayıtlıdır.

23- "Şerhu'l-Fevaidi'l-gıyasiyye": Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 4644'te kayıtlıdır.

24- "Risale fi tahkiki'l-iman",

25- "Risaletü'l-hudud".

Sa'deddin Teftazanî hazretlerinin "Akaid-i Nesefiyye"'ye yaptığı şerh çok meşhurdur. Bu kıymetli eserde buyuruldu ki: "Lügatte imanın manası, tasdik etmek, haber verenin hükmünü ve doğru söylediğini kabul etmektir. Tasdik ve kabul etmeden, haberin veya habercinin doğru olduğunu söylemek, iman değildir. İman, tam bir tasdik ve teslimiyetle haberi veya haber verenin sözünü kabul etmektir."

Resulullah Efendimizin bildirdiklerini ve yüksek zatının doğru sözlülüğünü tasdik etmelerine rağmen bazı kâfirlere "Kâfir." denmesinin sebebi, onlarda Resulullah'ı yalanlama ve inkâr alameti olan şeylerin görülmesinden dolayıdır. Nitekim, Resulullah Efendimizin bütün bildirdiklerini kalbi ile tasdik edip dili ile söyleyen ve söylediği gibi amel eden kimse, Hıristiyan din adamlarına ve papazlara mahsus zünnarı kendi arzusu ile beline bağlasa İslamiyetten ayrılmış olur. Çünkü onun beline zünnar bağlaması, inkâr ve tekzip alametidir. İnkar alameti ile birlikte olan tasdike itibar yoktur.

İmanın dindeki manası, Allahü tealadan getirildiği zarurî olarak bilinen şeylerin hepsine kısaca iman edip kalbi ile tasdik etmektir. Buna icmalen (topluca) inanmak denir. İcmalen iman, imanın, yokluğu ve eksikliği kabul edilmeyen esasıdır. Bu olmadan asla iman olmaz. İcmalen inanmak, iman için kâfidir. Ancak bu derecede olan bir icmali iman, sahibini tafsili (iman esaslarına ayrı ayrı) imandan müstagnî, uzak bırakmaz. Çünkü yaratıcının varlığını ve sıfatlarını tasdik eden ve bunun yanında Allahü tealaya şirk koşan bir kimse, sadece lügat bakımından iman etmiş, Mümin olmuştur. İslam'a göre Mümin değildir. Çünkü o, Allahü tealaya şirk koşmakla tevhit itikadını, Allahü tealanın birliğine olan imanını bozmuştur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Yusuf suresi 106. ayet-i kerimede mealen; "Onların çoğu Allahü tealaya iman ediyoruz derler. Fakat imansızdırlar. Başka şeylere ibadet ederek müşrik olmuşlardır." buyurulmuştur.

İmanın ikinci rüknü, ikinci esası, kalb ile tasdik edilen imanı, dil ile de söylemektir. Kalb ile tasdik, imanın birinci ve hiç ayrılmayan rüknüdür. Dil ile ikrar ise ikrah, zorlama hâlinde düşebilir. Bunun imana zararı olmaz. Kalbi ile tasdik edip dili ile ikrar etmeyen kimse, Allahü teala katında Mümindir. Fakat dünya ahkâmında Mümin muamelesi görmez. Çünkü imanını dili ile açıklamamış ve ikrar etmemiştir. Dili ile imanını izhar ve ikrar edip kalbi ile tasdik etmeyen kimse ise Allahü teala katında Mümin değildir. Fakat dünya ahkâmına göre Mümindir. Dindeki hakiki manasıyla münafıklar böyledir. Kalbi ile tasdik edip de dili ile ikrar etmek istediği hâlde dilsizlik gibi bir mâni sebebiyle imanını ikrar edemeyen kimse Mümindir. Bunun üzerinde icma (İslam âlimlerinin söz birliği) vardır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; kalbi ile inanıp tasdik etmeden, sadece dili ile Kelime-i şehadeti söyleyen bir kimse iman etmiş olmaz.

Mümin, büyük günah işlemekle imandan çıkmaz. Kalb ile tasdik olan imanı, ancak ona zıt olan şeyler giderir. Nefsinin, şehvetinin, kızgınlığının, tembelliğinin ağır basmasıyla büyük günah işleyen bir Müminde, ceza korkusu, af ve mağfiret olunma ümidi ve tövbe azmi olursa onun büyük günah işlemesi imanını gidermez. Eğer, büyük günahı helal kabul ederek veya günah olduğuna ehemmiyet vermeksizin yaparsa küfür olur. Çünkü böyle yapmak, inkâr ve imansızlık alametidir. Dini hak kabul eden bir kimsenin, Cehennem'de azabı gerektiren bir işi, bir günahı basit görmesi mümkün değildir. Mümini dinden çıkaran kötülüklerden bir kısmı da; dinin sahibinin tekzip, yalanlama alameti saydığı şeylerdir. Böyle olduğu şer'î delillerle sabittir. Mesela; puta secde etmek, Kur'an-ı Kerim'in yazılı olduğu Mushaf-ı şerifi pis yerlere atmak, küfrü (imansızlığı) gerektiren sözleri söylemek, bunlardandır.

İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar olduğuna göre; iman edilmesi gereken şeylere kalbi ile inanıp dili ile de bunları söyleyen kimsenin, küfrü gerektiren işlerden ve sözlerden sakınması gerekir. Allahü teala, kendisine şirk (ortak) koşulmasını affetmez. Bunun dışında, küçük ve büyük günah işlemiş olanları dilerse affeder. Allahü teala, büyük günahtan sakınsın veya sakınmasın, işlediği küçük günahtan dolayı kula azap edebilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Nisa suresinin 48. ayet-i kerimesinde mealen; "Allahü teala, şirki elbette affetmez. Dilediği kimselerin, şirkten yani imansızlıktan başka günahlarını affeder."

Kehf suresi 47. ayet-i kerimesinde de mealen; “Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. “Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış?” derler, işlediklerini onda hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.” buyurulmaktadır.

Büyük günah işleyenler hakkında, Peygamberlerin (aleyhimüsselam) ve seçilmiş kimselerin şefaat etmesi haktır. Bu hususta Resulullah Efendimizden pek çok haber gelmiştir. Büyük günah işleyip de Cehennem'e giden Müminler, tövbesiz vefat etmiş olsalar bile Cehennem'de ebedî olarak kalmazlar. Cezaları kadar yandıktan sonra Cennet'e girerler.

Allahü teala, insanlardan Peygamberler göndermiştir. Bu Peygamberlerin gönderilmesinde birçok hikmetler vardır. Peygamberler, akılların bulmaktan âciz kaldığı dünya ve ahiret saadetine dair faydalı şeyleri insanlara açıkladılar. Peygamberler, iman edip salih amel işleyenleri Cennet ve mükâfat ile müjdelediler. İman etmeyip küfür üzere bulunanları, Cehennem ve azap ile korkuttular. İnsanların muhtaç oldukları din ve dünya işlerini bildirdiler. Allahü tealanın Cennet'i ve Cehennem'i yarattığını, Cennet'te mükâfat ve Cehennem'de azap hazırladığını tafsilatıyla bilmeyi, Cennet nimetlerine kavuşmaya ve Cehennem azabından kurtulmaya sebep olan şeyleri akıl, yalnız başına bulmaya muvaffak olamaz. Allahü tealanın yaratmış olduğu faydalı ve zararlı şeyleri de (his uzuvları yardımıyla da olsa) aklın tek başına tanıyarak; faydalıyı almaya, zararlıdan uzaklaşmaya gücü yetmez.

İşte, kısa akılları ile Rablerinin rızasının nelerde olduğunu anlamaktan çok uzak olan kullarına, Allahü teala, lütuf ve merhamet ederek, akılları ile anlayıp bulamayacakları şeyleri açıklayıp bildirmeleri için Peygamberleri gönderdi. Yine kullarına ihsan ve merhamet ederek, Peygamberlerini mucizelerle destekleyip kuvvetlendirdi. (Peygamberliğini isbat için Peygamberlerden adet-i İlahiye dışında ve kudret-i İlahiye içinde meydana gelen harikulade şeylere mucize denir.)

Peygamberlerin evveli Âdem Aleyhisselam, sonuncusu da Muhammed Aleyhisselam'dır. Âdem'in peygamberliği, Kitap (Kur'an-ı Kerim), Sünnet (hadis-i şerifler) ve icma (müçtehitlerin söz birliği) ile sabittir. Âdem zamanında, ondan başka peygamber yoktu. Âdem de ümmetine, Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Resulullah Efendimizin peygamberliği tevatür ile sabittir. Her peygamber gibi, Muhammed Aleyhisselam da peygamberliğini teyid eden mucizeler göstermiştir. Resulullah'ın mucizelerinin iki yönü vardır. Resulullah, Allahü tealanın kelamını izhar eylemiştir. Muhammed Aleyhisselam, belagatta çok yükselmiş olan kimselere, Allahü tealanın kelamı ile meydan okudu. Belagat sahibi birçok kimse, Kur'an-ı Kerim'in en kısa suresi gibi de olsa bir şey ortaya koyamadılar. Kur'an-ı Kerim'in belagatı karşısında söz söyleyemez oldular. Söz ile karşı duramayınca kılıca başvurdular. Resulullah'a muhalefet eden hiçbir kimsenin, Kur'an-ı Kerim'in en kısa suresine yakın bir şeyi meydana getirip ortaya koyduğu hiç duyulmamıştır. Bütün bunlar kesin olarak gösteriyor ki: Kur'an-ı Kerim, Allahü tealadan gelmiştir ve Allahü tealanın kelamıdır. Bundan da, Resulullah'ın Peygamberliğinin hak olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Resulullah'tan nakledilen mucizeler, tevatür derecesine ulaşmıştır. Doğrudan başka söz söylemeleri mümkün olmayan kimseler tarafından, Resulullah'ın mucizeleri nakledilegelmiştir. Basiret sahipleri, Resulullah Efendimizin Peygamberliğine iki şekilde delil getirirler. Resulullah'ın peygamberlikten önceki, İslam'a daveti sırasındaki ve davetin tamamlanmasından sonraki hâlleri, yüksek ahlâkı, hikmet dolu hükümleri, gazalardaki kahramanlığı, bütün hâllerinde Allahü tealanın koruyup muhafaza edeceğine güveni, tehlike ve korku zamanlarında sebatı, O'nun peygamberliğine delil olan şeylerden biridir. Çünkü O'nun düşmanları, O'na fevkalade düşman oldukları, bir noksanlık ve ayıbını aradıkları hâlde; Resulullah'ın hiçbir ayıp ve noksanını bulamadılar. Çünkü akıl, bildirilen yüksek sıfatların, ancak Peygamberlerde bulunabileceğine inanır. Yalan söylediğini bildiği bir kimsede Allahü tealanın bu sıfatları toplamasını, böyle bir kimseye yirmi üç sene mühlet verip sonra da O'nu diğer dinlere ve düşmanlarına üstün kılmasını, ahirete teşrifinden sonra dünyada bıraktıklarını kıyamete kadar ayakta tutacağını, akıl sahibi bir kimse asla kabul etmez.

O'nun Peygamberliğinin ikinci delili, Resulullah'ın Peygamberliğini, kitapları olmayan, kendilerinde hikmet bulunmayan bir cemiyet arasında bildirmesidir. Onlara; Kitabı, hikmeti, dinin emir ve yasaklarını öğretti. Güzel ahlâkı tamamladı. İnsanları; ilim, amel ve fazilet hususunda kemale erdirdi. Âlemi, iman ve salih amel ile nurlandırdı.

Allahü teala, O'nun dinini diğer bütün dinlere üstün kıldı. O'na olan vaadini yerine getirdi. Kur'an-ı Kerim'de Resulullah Efendimizin son Peygamber olduğunu, Araplara ve Arap olmayan bütün insanlara ve cinlere gönderildiğini beyan buyurmuştur.

Muhammed Aleyhisselam, Allahü tealanın son peygamberidir. Kıyametin büyük alametlerinden olarak İsa Aleyhisselam gökten inecektir. Ancak o, Muhammed Aleyhisselam'ın dinine tâbi olacaktır. Çünkü onun dini nesh olmuş, hükmü ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla Hazreti İsa'nın gökten inmesi, Muhammed Aleyhisselam'ın son Peygamber olmasına mâni değildir. Hazreti İsa'ya vahiy gelmeyecek, yeni hükümler bildirmeyecektir. O, Resul-i Ekrem Efendimizin halifesi durumundadır. İnsanlara imam olur, namaz kıldırır ve Mehdi de ona uyar. Çünkü Hazreti İsa Aleyhisselam, Mehdi'den daha üstündür. Üstün olanın imamlığı evladır.

Âdem Aleyhisselam ile Muhammed Aleyhisselam arasında gelen Peygamberlerin sayısı hakkında belirli bir rakam söylememek daha iyidir. Kur'an-ı Kerim'de Mümin suresi 78. ayet-i kerimede mealen; “Biz senden önce Peygamberler gönderdik, onlardan bazısının kıssalarını sana haber verdik ve bazısının kıssalarını haber vermedik.” buyurulmuştur. Eğer kesin bir sayı söylenirse eksik veya fazla söylenebilir. Eksik olursa peygamber olanın peygamberliğinin zikredilmemesi, sayı fazla olursa da; peygamber olmayanın peygamber olarak zikredilmesi durumu ortaya çıkar ki bunun da uygun olmayacağı aşikârdır. Bütün Peygamberler, Allahü teala tarafından kendilerine bildirilen şeyleri ümmetlerine bildirmişler, onları Allahü tealanın razı olduğu yola davet etmişlerdir.

Peygamberlerin en üstünü Muhammed Aleyhisselam olduğu gibi, ümmetlerin en üstünü de Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetidir. Nitekim Allahü teala, Âl-i İmran suresi 110. ayet-i kerimede mealen; “Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz, insanların iyiliği için yaratıldınız, iyilik yapılmasını emreder, kötülükten nehyedersiniz.” buyurmuştur. Resulullah Efendimizin ümmetinin üstünlüğü ve dindeki kemali de Resulullah'ın üstünlük ve kemali sebebiyledir.

Melekler, Allahü tealanın kullarıdır. Allahü tealanın emrinden hiç çıkmazlar. Emrolunduklarını yaparlar. İsyan etmezler. İçlerinden bir kısmı, diğer meleklere ve insanların Peygamberlerine haber getirmek vazifesiyle şereflenmişlerdir. Nitekim Allahü teala, Enbiya suresinin 27. ayet-i kerimesinde mealen; “Melekler, Allahü tealanın sözünün önüne geçemezler (yani, Cenab-ı Hak emretmedikçe, onlar hiçbir şey söyleyemezler), hep O'nun emriyle hareket ederler.” buyurmaktadır. Melekler, erkek ve dişi değillerdir. Evlenmezler, çocukları olmaz. Yemezler ve içmezler. Peygamberlere, kitapları ve sahifeleri onlar getirmişlerdir. Emin oldukları için getirdikleri de doğrudur. Putperestlerin; “Melekler, Allahü tealanın kızlarıdır.” demeleri batıldır, yanlıştır. İblis, meleklerden değil, cinlerdendir. Sonradan Allahü tealanın emrinden çıktı. Allahü tealanın emrinden çıkmadan önce ibadet ve derece bakımından melekler sıfatındaydı. Allahü tealaya isyan ettikten sonra ebedî olarak tard edildi.

Meleklerin de Peygamberleri vardır. İnsanların Peygamberleri, meleklerin Peygamberlerinden üstündür. Meleklerin Peygamberleri, insanların avamından üstündür. İnsanların avamından olan salih kimseler, meleklerin avamından üstündür.

İnsanların salihlerinin, meleklerin avamından üstün olmasının sebepleri vardır. İnsanlar, şehvet, gazap, zarurî ihtiyaçları temin etmek gibi birçok mânilerle karşı karşıyadırlar. Şüphesiz ki ibadetleri yapabilmek, mâniler arasında kemale erebilmek daha zordur. İnsanlar, bu mânileri aşarak, ibadet ve taatleri yaparlar ve kemalatı elde ederler. Halbuki melekler için hiçbir mâni yoktur.

Allahü teala, Peygamberlerine kitaplar vermiş, bu kitaplarında; emirlerini ve yasaklarını, vaatlerini (nimetlerini) ve vaitlerini (tehdit ve azaplarını) bildirmiştir. Bu kitapların hepsi, Allahü tealanın kelamıdır. Allahü tealanın gönderdiği kitaplar arasında en üstünü Kur'an-ı Kerim'dir. Ondan sonra Tevrat, sonra İncil, sonra Zebur'dur. Kur'an-ı Kerim dışındaki diğer mukaddes kitaplar, insanlar tarafından tahrif edilmiş, değiştirilmiştir. Resulullah Efendimizden önce gelen bütün mukaddes kitapların okunması, yazılması ve bazı hükümleri, Kur'an-ı Kerim ile neshedilmiş, kaldırılmıştır.

Allahü tealanın kelamı olmakta, Kur'an-ı Kerim'in hepsi birdir. Ancak okunması ve yazılması bakımından, bazı surelerin faziletleri vardır. Bu husus, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Bunun sebebi de; bazı surelerde Allahü tealanın zikrinin daha çok geçmesinden dolayı fazilet sahibi olmalarındandır. Resulullah uyanık olarak, ruhu ve bedeniyle birlikte miraca çıkmıştır. Bu, haber-i meşhur ile sabittir.

"Tehzibü'l-mantık ve'l-kelam" adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi No: 1413'de kayıtlıdır.

İnsanlar arasında Allahü tealanın dostları vardır. Bunlardan her birine "Veli" denir. Veli, arif-i billah'tır. İbadet ve taatlere devam etmeleri, günahlardan sakınmaları ve nefsin arzu ve isteklerinden yüz çevirmelerine göre dereceleri farklıdır. Velilerde harikulade hâller görülebilir. Bu tip harikulade hâller, Peygamberlerden zuhur ederse bunlara "Mucize" velilerden zuhur ederse "Keramet" denir. Eğer, imanı olmayan ve salih amel işlemeyen birinden sadır olursa buna "İstidrac" denir.

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü, Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'tır. Çünkü o, Resulullah Efendimizin Peygamberliğini ve miracını hiç tereddüt etmeden kabul etti. Hazreti Ebu Bekr'den sonra insanların en üstünü Hazreti Ömerü'l-Faruk'tur. Ona "Faruk" denilmesi, hükümlerde hak ile batıl arasını ayırdığı içindir. Sonra Osman Zinnûreyn'dir. Resulullah, Hazreti Osman'ı önce mübarek kerimesi Rukıyye ile evlendirdi. Rukıyye vefat edince mübarek kerimesi Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. O da vefat edince Resulullah; “Ya Osman, bir kızım daha olsaydı, onu da sana verirdim.” buyurdu. Hazreti Osman'a, Resulullah Efendimizin iki mübarek kerimesi ile evlendiği için “Zinnûreyn (iki nur sahibi)” denmiştir. Hazreti Osman'dan sonra insanların en üstünü, Hazreti Aliyyü'l-Murtaza'dır. Selef-i salihîn onların tertibinin bu şekilde olduğunu söylemişlerdir. Hilafetleri de bu sıraya göredir.

Eshab-ı Kiram aleyhimürrıdvan efendilerimizin her birinden hayırla bahsetmelidir. Çünkü Resulullah Efendimizden bildirilen hadis-i şerifler, onları methetmiş ve onlara dil uzatmaktan men etmiştir. Resulullah, bu hususta şöyle buyurmuştur: “Eshabımı kötülemeyiniz! Uhud Dağı kadar altın sadaka verseniz, Eshabımdan birinin yarım müd (875 gr.) arpa sadakasının sevabına kavuşamazsınız.” “Eshabıma ikramda bulununuz. Çünkü onlar, sizin en hayırlılarınızdır.” “Eshabıma dil uzatmakta Allahü tealadan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü tealaya eziyet etmiş olurlar ki bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir.”

Eshab-ı Kiram arasında meydana gelen ihtilaf ve muharebelerin tevil ve haml (iyiye yorma) yolu vardır. Yani içtihat farkından meydana gelmiştir. (Selef-i salihîn, Eshab-ı Kiram arasında cereyan eden muharebelerin, dünya için değil, hakikati ortaya çıkarmak için yapıldığını bildiriyor.)

Onların hepsini, kin ve düşmanlıktan uzak biliyor. Çünkü Eshab-ı Kiram'ın hepsi, insanların en iyisinin sohbetleri ve nasihatları ile tertemiz olmuş; kin, düşmanlık gibi kötülükler kalblerinden çıkarılmıştır. Her biri içtihat makamına yükselmiştir. Her müctehidin kendi içtihadına, buluşuna göre hareket etmesi vacip olduğundan, başka başka içtihat ettikleri şeylerde, birbirlerinden ayrılmaları lazım olmaktadır. Her birinin kendi içtihadına uyması doğru olacaktır. O hâlde onların ayrılmaları da, birleşmeleri gibi doğru ve içtihat yüzünden idi.

Teftazanî, "Hadisü'l-Erbaîn" kitabında şöyle naklediyor: Resulullah Efendimiz; “Allahü teala tayyibdir. Yalnız tayyib olanı kabul eder. Allahü teala Müminlere, Peygamberlerine emrettiklerini emretti. “Ey Resuller! Tayyib olan şeylerden yiyiniz, amel-i salih işleyiniz.” (Müminun suresi: 51), “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz tayyib olan şeylerden yiyiniz.” (Bakara suresi: 172) buyurdu. Sonra da; “Çok kimse vardır ki yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp; “Ya Rabbî! Ya Rabbî!” diye dua ederler. Böyle dua nasıl kabul olunur?” buyurdu.

Şerh: “Allahü teala tayyibdir.” Yani, Allahü teala, noksan sıfatlardan ve ayıplardan münezzeh, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıftır. Kâmil sıfatlar, yalnız O'nda bulunur. “Allahü teala, yalnız tayyib olanı kabul eder.” Yani, Allahü tealaya yaklaşmak, O'nun, rızasına kavuşmak, ancak temiz ve helal malları infak etmek, Allahü tealanın yolunda harcamak suretiyle mümkündür. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Âl-i İmran suresi 92. ayet-i kerimede mealen; “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, asla iyilik ve hayra (yahut Cennet'e) nail olamazsınız. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allahü teala, muhakkak onu bilir ve mükâfatını verir.” buyurulmuştur. Allahü teala, faziletli ilim ve amel ile donanmış, şüphelilerden sakınan, necasetlerden temizlenen, kalbi ayıplardan arınmış olan kulunu kabul eder. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; Allah yolunda infak olunan (verilen) şey, şüphe kirlerinden, Allahü tealanın rızasından başka bir gaye ile verilmekten salim olmalıdır.

“Tayyib olandan yiyiniz, amel-i salih işleyiniz.” mealindeki ayet-i kerimede, tayyib olandan, yani helal ve temiz olandan yemek emri, salih amel işlemek emrinden önce buyuruldu. Çünkü salih amelin kabul olması için helalinden yemek lazımdır. “Sonra ellerini kaldırıp; “Ya Rabbî! Ya Rabbî!” diye dua ederler.” buyurulması, duanın kabul olması için dua edenin nasıl olması gerektiğine işarettir. Dua ederken iki eli kaldırmak mendubdur. Çünkü böyle yapmak, âcizlik ve muhtaçlığın ikrarı, kırıklık ve zilletin şiarıdır. Bu sebeple Resulullah Efendimiz; “Allahü tealadan avuçlarınızın içi ile isteyiniz, sırtı ile istemeyiniz. Duayı bitirdikten sonra onlarla yüzlerinizi mesh ediniz, yüzlerinize sürünüz.” buyurmuştur.

Resulullah Efendimiz tarafından, Cennet ile müjdelenen on Sahabinin Cennetlik olduğuna şehadet ederiz. Resulullah, bir hadis-i şeriflerinde onları şöyle müjdelemiştir: “Ebu Bekr Cennet'te, Ömer Cennet'te, Osman Cennet'te, Ali Cennet'te, Talha Cennet'te, Zübeyr Cennet'te, Abdurrahman bin Avf Cennet'te, Sa'd bin Ebu Vakkas Cennet'te, Sa'id bin Zeyd Cennet'te, Ebu Ubeyde bin Cerrah Cennet'tedir.” Hazreti Fatıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin'in Cennetlik olduğuna delalet eden hadis-i şerifler de vardır. Resulullah; “Fatıma, Cennet kadınlarının seyyidesi, Hasan ve Hüseyin, Cennet ehlinin efendileridir.” buyurmuştur. Eshab-ı Kiram'ın diğerleri de ancak hayırla anılırlar. Eshab-ı Kiram için diğer ehl-i Cennet'e verilmeyen sevap ve dereceler vardır. Resulullah Efendimizin haber verdiklerinin dışında, belirli bir kimsenin Cennetlik veya Cehennemlik olduğuna şehadet edilmez. Müminler Cennetlik, kâfirler Cehennemliktir denilir.

Hiçbir veli, asla Peygamberlerin derecesine ulaşamaz. Akıl ve baliğ olan her insan, Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymakla mükelleftir. Hiçbir kimse, bu mükellefiyetin dışında kalamaz. Emir ve yasaklara uymakla mükellefiyet düşmez. Çünkü Allahü tealanın emir ve yasaklarına itaat etmek, akıl ve baliğ olan herkese emredilmiştir. Haramları helal zannedip sapıtan bazı kimseler; “Kul, muhabbetin son mertebesine ulaşıp saf ve temiz olup imanı küfre tercih edince; ondan emir ve yasaklara uyma mükellefiyeti düşer, Allahü teala, büyük günah işlemeleri sebebiyle onları Cehennem'e atmaz.” demek gibi bir sapıklığa düştüler.

Onlardan bazıları da; “Zahir ibadetler ondan düşer. Onun ibadeti yalnız tefekkür olur.” dediler. Bu sözler küfürdür, imansızlıktır. Çünkü insanların en üstünleri olan Peygamberler aleyhimüsselam ve hassaten Resulullah Efendimiz, muhabbet ve iman hususunda insanların en kâmili olduğu hâlde O'nun Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymaktaki mükellefiyeti daha fazla ve daha mükemmel idi.

Küçük olsun, büyük olsun, kat'i delille sabit olan bir günahı helal görmek, basit görmek, İslamiyet ile alay etmek küfürdür. Çünkü bunlar, inkâr alametlerindendir.

Bu hususta verilmiş birçok fetva vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

Haramlığı kat'i delil ile sabit olan **“Haram li aynihi”**yi, yani leş, domuz eti, şarap gibi kendileri haram olan şeyleri helal görmek küfürdür. “Haram li gayrihi” yani başka bir sebepten dolayı haram olan bir şeyi (çalınmış elma gibi) veya haramlığı zannî delil ile sabit olan bir şeyi helal gören bir kimse kâfir olmaz. Âlimlerden bazıları, haram li aynihi ve haram li gayrihi'den herhangi birini inkârın küfür olacağını söylemişler; “Kim İslamiyette haram olduğu bilinen bir şeyi, helal görürse kâfir olur.” buyurmuşlardır. Mesela, zevi'l-erham (evlenmesi haram olan akrabalar) ile evlenmeyi, içki içmeyi, zaruretsiz leş, kan, domuz eti yemeyi helal saymak küfürdür, imandan çıkmaktır. Bütün bunların haram olduğuna inanıp da, nefse ve şehvete aldanarak yapılırsa küfür olmaz, fısk olur, günah olur. Bunları yapan fasıktır, günahkârdır. Haram olan bir şeye bilmeden helal diyen kimse de kâfir olmaz.

Kim Allahü tealayı şanına layık olmayan bir şeyle vasfederse Allahü tealanın isimlerinden biri ile veya emirlerinden biri ile alay ederse Allahü tealanın vaadini (mükâfatını) ve vaidini (azabını) inkâr ederse imansız olur.

Küfrü gerektiren bir söz söyleyen bir kimsenin bu sözünden memnun olup beğendiği için onun küfür olan sözüne gülen kimsenin de küfre rıza göstermiş olacağından imanı gider.

Bir kimse, bir başkasına Allahü tealayı inkâr etmeyi emretse veya bunu emretmeye azmetse karar verse şarap içerken veya zina ederken “Bismillah.” dese imanı gider.

Bile bile abdestsiz namaz kılmak küfürdür.

Küfre sebep olmasını hafif görmekten ve inanmaktan dolayı küfrü gerektiren sözü söylemek küfürdür.

Allahü tealanın rahmetinden ümit kesmek küfürdür. Çünkü Allahü tealanın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser.

Kâhinin gayba dair verdiği haberi tasdik etmek, kabul etmek küfürdür. Nitekim bu hususta Resulullah; “Kim bir kâhine gider, onun söylediğini tasdik ederse; Allahü tealanın Muhammed Aleyhisselam'a indirdiğini inkâr etmiş olur.” buyurmuştur.

Kâhin, gelecekte olacak hadiseleri haber veren, sırları (gizli şeyleri) bildiğini, gaybden haberdar olduğunu iddia eden kimsedir. Araplar arasında, gizli şeyleri ve gelecekle ilgili işleri bildikleri iddia eden kimseler vardı. Onlar, cinlerden arkadaşlarının olduğunu, kendilerine haber ulaştırdıklarını iddia ederlerdi. Yine onlardan bir kısmı, kendilerine verilen anlayışla işleri anladıklarını iddia ederlerdi. Yıldız ilimleriyle uğraşan müneccimler, yıldızlardan istifadeyle gelecekte olacak hadiseleri bildiklerini iddia ettikleri zaman kâhin gibi olurlar.

Meselenin özü; gaybı bilmek, yalnız Allahü tealaya mahsus olan bir şeydir. Kulların böyle bir şeye asla güçleri yetmez. Kullar böyle şeyleri, ancak Allahü tealanın bildirmesi ile bilebilirler. Peygamberlerin gösterdiği mucizelerde ve evliyanın gösterdiği kerametlerde olduğu gibi, kulların gaybden haber vermeleri, Allahü tealanın bildirmesiyle bilmektir.

Dirilerin, ölüler için dua edip sadaka vermelerinin, onlara faydası vardır. Bu hususta Resulullah; “Bir cenazenin namazını yüz kişilik bir Müslüman cemaati kılar ve ona hüsn-i şehadette (lehine şahitlikte) bulunursa Allahü teala onların şehadetlerini kabul eder.” buyurmuştur.

Eshab-ı Kiram'dan Sa'd bin Ubade'nin annesi vefat etti. Resulullah'a gelip; “Annem için hangi sadakayı yapmam daha iyidir?” diye arz etti. Resulullah da; “Su.” buyurdu. Bunun üzerine Sa'd bir kuyu kazdı. Müslümanların istifadesine bırakıp; “Bu, Sa'd'ın annesi içindir.” dedi.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki:

“Dua, belayı defeder. Sadaka, Allahü tealanın gazabını söndürür.”

“Âlim veya talebe bir köye uğradığı zaman, Allahü teala, bu köyün kabristanından kırk gün azabı kaldırır.”

Allahü teala, duaları kabul eder ve hacetleri giderir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Mümin suresi 60. ayet-i kerimede mealen; “Bana dua edin, duanıza icabet edeyim.” buyurmuştur.

Resulullah Efendimiz de; “Rabbimiz hayy ve kerimdir. Kulu kendisine ellerini kaldırdığı zaman, onları boş olarak çevirmekten hayâ eder.” buyurmuştur.

Duada mühim olan, niyetin doğru olması, batının hâlis olması ve kalbin huzurudur. Nitekim Resulullah; “Allahü tealanın kabul buyuracağına kat'i olarak inanarak dua ediniz. Biliniz ki Allahü teala, gafil kalb ile yapılan duayı kabul etmez.” buyurmuştur.

Sa'deddin Teftazanî, İmam-ı Nevevî'nin "Hadisü'l-erba'in" adlı eserindeki hadis-i şerifleri pek güzel şerh etmiştir. Bu kıymetli eserdeki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Nerede olursan ol, Allahü tealadan kork. Kötülüğün peşinden iyilik yap ki o iyilik, o kötülüğü yok etsin. İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et.”

Şerh: “Allahü tealadan kork.” Yani Allahü tealanın emirlerini yerine getirmek ve yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle Allahü tealadan kork. Çünkü takva, dinin esasıdır. Takva ile yüksek derecelere kavuşulur.

“Nerede olursan ol.” Yani, ister yalnız, ister insanlar arasında, ister nimet içerisinde, ister bela ve musibet içerisinde. Çünkü Allahü teala senin zahir hâllerini bildiği gibi, gizli şeylerini de bilir. Öyleyse Allahü tealanın emirlerini yerine getirmek, razı olduğu şeyleri yapmak, yasaklarından ve gazabına sebep olacak şeylerden sakınmak hususunda edebin inceliklerine dikkat etmek gerekir.

Davud-i Taî, bir kabrin yanından geçerken, bir ses işitti: “Ben zekat vermedim mi, ben namaz kılmadım mı, ben oruç tutmadım mı, falan falan hayırlı işleri yapmadım mı?” diyordu. Bir ses, ona cevap verip; “Evet, yaptın ey Adüvvullah (Allahü tealanın düşmanı)! Fakat yalnız kalınca Allahü tealaya karşı geldin. Allahü tealanın seni gördüğünü düşünüp O'ndan korkmadın.” dedi.

“Kötülüğün peşinden iyilik yap.” Ki, Allahü teala, kalbden veya hafaza meleklerinin amelleri yazdıkları defterlerden, yaptığın iyi işler sebebiyle kötülükleri siler. Eğer yapılan kötülük, kul ile Allahü teala arasında ise Allahü teala o kötülüklerin yerine taat yazar. Eğer yaptığı kötülük kullara ait ise o iyiliği, kötülük yaptığı kimseye yazar. Bu iyilik, ona yapılan kötülüğe bedel olarak verilir.

Salihlerden bir zat, vefatından sonra rüyada görüldü. Allahü tealanın kendisine nasıl muamele ettiği soruldu. “Allahü teala beni af ve mağfiret eyledi. Bana ihsanlarda bulundu. Ancak bir şeyden hesaba çekildim. O da, oruçlu olduğum bir günde iftar vakti olunca arkadaşımın dükkanından bir buğday tanesi aldım. Onu ağzımda kırdım. Sonra o buğdayın benim olmadığı hatırıma geldi. Hemen ağzımdaki kırık buğday tanesini eski yerine attım. İşte bunun için hesaba çekildim. O kırıntı miktarınca iyiliklerimden alındı.” diye cevap verdi.

Kadı Beydavî, tefsirinde buyurdu ki: “Küçük günahların ve gizli yapılan büyük günahların, yapılan iyilikler ile af olunduğu bildirilmiştir. Çünkü Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de, Bakara suresi 271. ayet-i kerimesinin sonunda mealen; “Eğer sadakanızı gizler de onları öylece fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını örter. Allahü teala, her ne yaparsanız ondan hakkıyla haberdardır.” buyurmuştur.”

“İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et.” Güzel ahlâk; güleryüzlü olmak, cömert olmak, başkasına eziyet vermemek, kimseye düşmanlık etmek, darlıkta ve genişlikte insanları hoşnut etmektir.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kişinin malayaniyi terk etmesi, onun Müslümanlığının kemalindendir.”

Malayani; kişi için mühim olmayan ihtiyaç hissedilmeyen, kendisi için zarurî olmayıp fayda vermeyen, o olmadan da geçimini temin edebildiği şeylerdir. Bunlar da fuzulî işler ve lüzumsuz sözlerden ibarettir. Halbuki insanın, dünya ve ahirette hâlinin iyi olmasına vesile olacak işlerle meşgul olması lazımdır.

Resulullah Efendimiz, Ebu Hüreyre'ye; “Ey Ebu Hüreyre! Kalemin senin hakkında yazmamasını ister misin?” buyurunca, o da; “Evet ya Resulallah!” dedi. Resulullah da; “Farzları eda et, Allahü tealanın haram kıldıklarından vazgeç, malayani konuşmayı bırak.” buyurdu.

Ma'rûf-i Kerhî buyurdu ki: “Kul malayani ile meşgul olunca Allahü teala ona gazab eder. Malayani ile meşgul olan kimseye Allahü teala yardım etmez.”

Resulullah buyurdu ki: “Kim, Allahü tealaya ve ahiret gününe iman ederse; ya hayır söylesin veya sussun!”

Bir kimse konuşmak istediği zaman; konuşmayı arzu ettiği şey vacip veya mendub cinsinden bir şey ise bu konuşmasından sevap kazanır. Mümin, böyle faydası olan şeyleri konuşmalıdır. Konuşulacak şey, haram veya mekruh olur da, konuşacağı şey kendisine hayır getirmezse o sözü söylememelidir. Mubah bir sözün de harama sebep olmasından korkulursa terk edilmesi emredilmiştir.

Resulullah Efendimiz; “Allahü tealaya ve ahiret gününe iman eden, komşusuna ikram etsin.” buyurdu. Bu şöyle olur: Mümin, Mümin kardeşinin muhtaç olduğu hususlarda yardım eder, ondan kötülüğü ve sıkıntıyı defeder.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Komşu hakkının ne olduğunu bilir misiniz? Yardım isterse yardım edin, borç isterse borç verin, fakir ise ihtiyacını görün, hasta olursa ziyaretine gidin, ölürse cenazesinin arkasından gidin, sevinirse sevinin, üzüntülü zamanında hâl ve hatırını sorun, üzülmeyin deyin. Rüzgârına mâni olmamak için ona bakan duvarı çok yüksek yapmayın. Yediğiniz meyveden ona gönderin, veremezseniz gizli yiyin. Çocuğunuzun eline yiyecek verip dışarı çıkarmayın. Komşunun çocuğu görüp de istemesin. Yemeğinizin kokusu ile komşuları üzmeyin. Pişirdiğiniz yemekten bir tabak da ona gönderin.”

Yine buyurdu ki: “Kim Allahü tealaya ve ahiret gününe iman ederse misafirine ikram etsin. Yani, misafirine güleryüz göstersin, ona tatlı konuşsun.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Utanmazsan dilediğini işle! (sözü), geçmiş Peygamberlerin sözünden (hiç eksiksiz) insanların eriştiği haberlerden birisidir.” Yani yapmak istediğin iş, Allahü teala ve insanlar yanında seni utandıracaksa onu yapma. Böyle değilse o işi yap. Yani, eğer yapıldığında utanılmayacak bir iş ise onun yapılması caizdir.

Hayâ; kalbin, Allahü tealanın kendisini murakabe ettiğini bilip zahirini ve batınını, Allahü tealanın emirlerine muhalefetten muhafaza etmekle olur. Böyle olunca başına gelen bela ve musibetlere sabredip onlar için kimseye şikayette bulunmaz. İnsanların işleri iki kısımdır; yapıldığında ya utanç duyulur veya zıddı olur. Utanç duyulanlar, haramlar ve mekruhlardır. Bunları terk etmek dinin icabıdır.

Zıddı olanlar da; farz, vacip, mendub ve mubahlardır. Bunları yapmak da dinin icabıdır. Hadis-i şerifin tehdit ifade ettiği de söylenebilir. Yani, hayâ bir kimseden kalktığı zaman istediğini yapsın. Çünkü Allahü teala, onun yaptığının cezasını verecektir.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Taharet, imanın yarısıdır.” Burada taharetten maksat, bedendeki hades-i ekber (cünüplük) ve hades-i asgardan (abdestsizlikten) temizlenmek, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması, imanın yarısıdır. İmandan murad ise namazdır. Çünkü Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresi 143. ayet-i kerimede mealen; “Allahü teala, sizin imanınızı (namazınızı) zayi etmez.” buyurmaktadır. Ayet-i kerimede namaza iman buyurulması, namaz imanın en büyük eseri ve neticesi olduğu ve namazın İslamiyetteki yeri pek büyük olduğu içindir. Namazın sahih olması için rükünler ve şartlar vardır. Ancak taharet, namazın fiil bakımından en açık ve çoğunlukta olan bir şartı olduğu için bütün şartlar bir tarafa, taharet bir tarafa olmuştur.

Tasavvuf ehli ise; “Taharetten maksat, nefsi, kötü ahlâktan temizlemektir.” demişlerdir. Buna göre taharet, imanın yarısıdır. İmanın diğer yarısı da; nefsi, faziletlerle ve doğru itikat ile süslemektir. Nefsi kötü ahlâktan temizlemek, onu güzel huylarla süslemekten önce gelir. İmam-ı Gazalî buyurdu ki: “Taharetin birkaç mertebesi vardır. Zahirî gusül ve abdest ile temizlemek, sonra azaları günahlardan temizlemek, sonra kalbi kötü ahlâktan temizlemek, sonra sırrını masivadan, Allahü tealadan başkasından temizlemektir.”

Resulullah Efendimiz; “Elhamdülillah (demek) mizanı doldurur.” ve; “Sübhanallah ve elhamdülillah, yerle gök arasını doldurur.” buyurdu. Buradaki doldurmaktan maksat, bunları söylemenin sevabının pek çok olduğunu bildirmektir. Resulullah Efendimiz; “Namaz nurdur.” buyurdu. Nasıl ışıkla aydınlanılır ve yol bulunur ise namaz da kötülüklerden men eder, kötülüklerden alıkoyar. Doğruya, iyiye götürür. Hadis-i şerifte teşbih-i beliğ vardır. Namaz, marifet nurlarının parıldamasına, kalbin huzur bulmasına vesile olur. Çünkü kalb, Allahü tealaya yönelmiştir.

Resulullah Efendimiz; “Sadaka burhandır.” buyurdu. Yani sadaka, onu verenin imanının doğruluğuna delildir. Hesap zamanında hüccettir. Çünkü kul, malını nereye sarf ettiğinden sorulduğu zaman, cevap vermekte sadakaları ona burhan olur ve kul; “Ben onu tasadduk ettim.” der. Yahut Allahü tealaya olan muhabbet davasında doğruluğuna burhandır. Çünkü mahbubların hepsi, en büyük mahbubları için infak ederler. İşte bu yüzden Ebu Bekr-i Sıddîk gibi büyüklerimiz, mallarının tamamını Allahü teala için sarf ettiler. Bazısı ihtiyaçları kadar bıraktıktan sonra geri kalanının hepsini Allah yolunda harcadılar. Bazıları, farz olan zekat ile iktifa ettiler. Verilen sadakanın en faziletli olanı; gizli vermek ve verdiğini başa kakmaktan, kendini iyilik yapmış bir kimse olarak görüp bunun karşılığında teşekkür beklemekten pek çok sakınmak suretiyle verilenidir. Sadakayı verirken, en iyisinden ve Allahü tealaya karşı kulluk vazifesini yapmak için kullanacak olan kimseye, güleryüzle vermelidir.

KULA LAZIM OLAN

Hadisü'l-erbaîn'de Teftazanî buyuruyor ki: İnsanlar, sabahleyin erkenden evlerinden çıkarlar, gittikleri yerlerde hayır veya şer işlerle meşgul olurlar. Hayır işlerle meşgul olanlar, Allahü tealanın emirlerine uyup yasaklarından sakınmak suretiyle kendilerini azaptan kurtarmaya çalışanlardır. Şer işlerle meşgul olanlar ise nefsin hevasına ve şeytana uyanlardır. Halbuki bunlar, şer ile meşgul olanın helakine vesile olurlar, onu helak ve hüsrana götürürler: Hayır ile meşgul olup Allahü tealanın emir ve yasaklarına riayet edenler ise dünya ve ahirette hayırlara kavuşur, ahiret azabından kurtulurlar. Kula lazım olan; kendisinin helakini isteyen, düşmanlarına yardımcı olan, belaya düşmesine vesile olan nefsine muhalefet etmesidir. Nefsin kötülüklerinden ancak Nebîler ve sıddîklar kurtulmuşlardır. Nefisten daha habis, daha pis bir şey yoktur.

Hadis-i şerifte; “Sabır, ziyadır.” buyuruldu. Buradaki **“Sabır”**dan murad, dinde iyi görülüp övülen sabırdır. Bu, Allahü tealaya ibadet ve taatte sabır, mâsiyetten sakınmakta, nefsin arzu etmediği şeylere ve sıkıntılara katlanmak ve tahammül göstermekte olan sabırdır. İşte dinde övülen sabır budur. Bu şekilde olan sabrın da devamlılığı makbuldür.

NASIL CEZA VEREYİM?

Molla Güranî ile Fatih Sultan Mehmed Han arasında geçen bir sohbette, Sa'deddin Teftazanî'nin üstünlüğünden şöyle bahsedilmektedir: Şeyhülislam Molla Güranî, bir gün talebesi Fatih Sultan Mehmed Han'la sohbet ederken, Timur Han'ın ilme ve âlimlere hürmetinin çokluğundan bahsederek şöyle dedi:

“Timur Han, acil bir iş için bir yere atlı ulak gönderdi. İşin ehemmiyetinden dolayı da ulağa tam yetki verip; ‘Yolda atın yorulduğu anda; kimin atını bulursan, emrimi söyle, atını al, yola devam et!’ dedi. Ulak yola çıktı. Atını değiştirecek oldu. Otlatılıp tımar edilen atlar gördü. Varıp bunlardan birini almaya kalktı. Atlara bakan hizmetçiler, ulağa istediği atı vermediler ve; ‘Sen Sa'deddin Teftazanî'nin atını nasıl almaya kalkışırsın?’ dediler.

Ulak, kan ter içinde Timur Han'ın huzuruna döndü. ‘Sa'deddin Teftazanî'nin adamları bana böyle yaptı. Sebebi de bu idi.’ diyerek, at vermediklerini anlattı. Timur Han, emrine böyle karşılık verilmesine çok üzüldü. Ancak ulağa bol hediyeler verip gönderdi ve; ‘Eğer böyle mühim bir iş için giden atlıya bu hareketi oğlum Şahruh'un adamları yapsaydı, hiç aman vermez, cezalarını verirdim. Ama o benzeri olmayan kişiye, Sa'deddin Teftazanî'ye nasıl ceza vereyim? O, kalemiyle benim topraklarımın dışına da hükmeder. Eserleri, keskin kılıçlarımın erişemediği yerlere gider.’ dedi.”

Hadis-i şerifte; “Kur'an-ı Kerim, senin lehinde ve aleyhinde hüccettir.” buyuruldu. Eğer, Kur'an-ı Kerim'i okur, emirlerine uyar, yasaklarından sakınırsan senin lehine şehadette bulunur. Kabirde senin için hüccet olur. Kıyamet gününde çeşitli sıkıntı ve acılardan seni kurtarır.

Şihabeddin Ömer Sühreverdî buyurdu ki: “Kul, Kur'an-ı Kerim'i çok okuyup Allahü tealanın ism-i şerifini çok anar, dil ile beraber kalbde iyice yerleşmesi için gayret gösterirse bu zikr, kalbi mesken tutar, bu sayede kalb nurlanır, yüksek hâllere kavuşulur. Sonra kalbin nuru, kalıba, bedene akseder. Kulun güzel ameller işlemesine vesile olur.”

Kur'an-ı Kerim'in aleyhine hüccet olmasına gelince; Kur'an-ı Kerim'in emirlerine uymaz ve yasaklarından sakınmazsan, Kur'an-ı Kerim senin aleyhinde şahitlik eder, helake düşersin. Burada, Kur'an-ı Kerim'in yüksek derecelere kavuşmaya vesile olan emir ve yasaklarına uyulmadığı zaman, Cehennem'e gitmeye ve alçak derecelere düşmeye vesile olduğuna işaret vardır.

Büyük âlim Hattabî buyurdu ki: “Resulullah Efendimizin üstün vasıflara sahip olan Eshabından bize gelen habere göre; Kur'an-ı Kerim'deki ayet-i kerimelerin sayısı, Cennet'teki derecelerin sayısı kadardır. Kur'an-ı Kerim'deki ayet-i kerimelerin hepsi ile amel eden, onların hepsinin hakkını gözeten kimse, Cennet derecelerinin en yükseğine çıkar.”

Muhakkık âlimler buyurdu ki: “Kur'an-ı Kerim'in ayet-i kerimelerinin hepsinin hakkını ifa etmek, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği ahlâk ile ahlâklanmak ve onun sıfatları ile sıfatlanmakla mümkündür.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teala; ‘Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden ümit ettiğin müddetçe, senden sadır olan büyük-küçük pek çok günahı af ve mağfiret ederim. Onların çokluğuna aldırmam, onların çokluğu bana büyük gelmez.’ buyurdu.”

Şerh: “Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin...” buyurulmasından murad; bana ibadet edip benden istediğin zaman demektir. Çünkü müfessirler, Kur'an-ı Kerim'de dua lafzını; “Allahü tealaya ibadet ve O'ndan istemek.” diye tefsir etmişlerdir.

“Benden ümit ettiğin...” sözünün manası; af ve mağfiretimi umduğun, rahmetimden ümit kesmediğin ve azabımdan emin olmayıp korktuğun zaman demektir. “Onların çokluğuna aldırmam.” buyurulması ise; günahlarının çokluğu, bana büyük ve ağır gelmez. Çünkü kulların günahları, Benim yüce rahmetim yanında pek küçük kalır, demektir.

Hadis-i kutside buyuruldu ki: “Ey Âdemoğlu! Eğer sen, hiçbir şeyi (nefis, şeytan ve mahlukattan hiçbirini) bana (zatıma, sıfatlarıma ve bana ibadette) ortak koşmadan bana kavuşursan; sana yer dolusu mağfiret ederim.”

“Ey Âdemoğlu! Eğer senin günahların gökyüzünün bulutları kadar (veya başını semaya kaldırdığın zaman gördüğün şeyler kadar) çok olsaydı, sonra sen benden af ve mağfiret isteseydin; ben seni affederdim.”

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir kimse bir Müminin dünya üzüntülerini giderip ferahlandırırsa Allahü teala da onun kıyamet günü üzüntülerinden birini giderir.”

“Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse Allahü teala da dünya ve ahirette ona kolaylık gösterir.”

“Her kim bir Müslümanın ayıbını örterse Allahü teala da dünya ve ahirette onun ayıbını örter.”

“Bir kul (din) kardeşine yardımda bulundukça, Allahü teala da ona yardım eder.”

“Bir kimse ilim tahsili için yola çıkarsa bu yüzden Allahü teala ona Cennet yolunu kolaylaştırır.”

“Herhangi bir cemaat, camilerden birinde toplanıp Kur'an-ı Kerim'i okur ve aralarında müzakere ederlerse onların üzerine sekinet nazil olup onları rahmet kaplar, melekler onları kuşatır. Cenab-ı Hak da onları, nezdinde olan meleklere ve Peygamberlere zikreder.”

“Ameli kendisini geride bırakan kimseyi, nesebi ileri götüremez.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası