ÜFTADE

Muhammed Osmanlı padişahlarından Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında, Bursa'da yaşayan evliyanın büyüklerinden
A- A+

Osmanlı padişahlarından Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında, Bursa'da yaşayan evliyanın büyüklerinden. 895 (m. 1490) senesinde Bursa'da doğdu. İsmi Muhammed olup babası Manyaslı Mehmed Efendi'dir. Üftade lakabıyla meşhur oldu. Bursa'nın çeşitli camilerinde müezzin ve imam olarak vazife yaptı. 989 (m. 1581)'de Bursa'da vefat etti.

Muhammed Üftade yeni doğduğunda, annesi bir rüya gördü. Çocuğu büyük bir süt deryasında yüzüyordu. Telaşla uyanıp rüyayı kocasına anlattı. O da rüyayı; “Oğlumuz büyüyünce inşallah çok büyük bir âlim ve evliya olacak.” diye tabir etti.

Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bulunan oğlu Muhammed Üftade'yi, ipek satan bir tüccarın yanına çalışmaya verdi. Muhammed Üftade, orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde, ustası ve babası vefat edince çocuk yaşta ailesinin geçim yükünü omuzuna aldı. Hem çalışıyor, annesinin ve kardeşlerinin kimseye muhtaç olmadan geçinmelerini sağlıyor, hem de boş zamanlarında Bursa'daki medreselere gidip gelerek, zahirî ilimleri öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra zahirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Camii'nde müezzinlik yapmaya başladı. Daha sonra Doğan Bey Camii'nde imam oldu. Senelerce bu vazifeyi yaparak, insanların ibadetlerini doğru olarak yapmasına vesile oldu. Muhammed Üftade'nin, Ulu Cami'yi metheden bir beyti, caminin batı kapısı çevresinde halen yazılıdır. Arabî olan beyt şöyledir:

“Ya Camia'l-kebir veya mecma'a'l-kibar, Tuba limen yezurüke fi'l-leyli ve'n-nehar.”

Manası:

Ey Ulu Cami! Ey âlim ve evliyanın toplandığı yer! Seni gece gündüz ziyaret edenlere olsun müjdeler!

Bir gün rüyada Seyyid Emir Buharî hazretlerini gördü. “Bizim camide vaaz ve nasihat eyle.” emri üzerine, sabahleyin Emir Buharî Camii'nde vaaz ve nasihate başladı.

Muhammed Üftade, uzun boylu, müşfik bakışlı, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zattı. Görünüşü ile etrafındakilere güven ve itimat telkin eder, herkesin takdirine mazhar olurdu. Kur'an-ı Kerim okurken, güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli müşahede edilirdi. Kimsenin kalbini kırmaz, kalb kırarım korkusuyla kendine hakaret edenlere bile hiç karşılık vermezdi. Camiye sabah herkesten önce gider, yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibadet ederdi. Bazı geceler evine giderken, ıssız sokaklarda bir sarhoşa rastlasa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardım ettiği için Bursalılar onu çok severdi.

Vakitlerini hep ibadet yaparak geçiren Muhammed Üftade, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu ettiğinden, bir velînin yanında yetişmeyi çok isterdi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar durur idi. Bir gün Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursa'ya geldiğini ve Ulu Cami'nin yanında ikamet ettiğini öğrendi. Onun huzuruna varıp talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabul ederek, Muhammed Üftade'yi yetiştirmeye başladı. Muhammed Üftade, hocasının verdiği her vazifeyi en güzel şekliyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için nefsinin istediklerini yapmayıp istemediklerini yapıyordu. Haramlardan şiddetle kaçıyor, şüpheli korkusuyla mubahların bile fazlasını terk ediyordu. Bu şekilde hocası Hızır Dede'nin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefatından sonra da Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin ruhaniyetinden istifade ederek kalb gözü açıldı, kemale gelip olgunlaştı.

Üftade hazretlerinin müezzinlik yaptığı Bursa'daki Ulu Camii (sağda) ve Ulu Camii içinden bir görünüş (solda). Ulu Cami kapısında asılı, Üftade hazretlerinin Ulu Camiyi metheden “Ya Camia'l-kebir ve ya mecma'a'l-kibar, Tuba limen yezurüke fi'l-leyli ve'n-nehar.” Yani: “Ey Ulu Cami! Ey âlim ve evliyanın toplandığı yer! Seni gece gündüz ziyaret edenlere olsun müjdeler!” manâsındaki beyti.

Her nefes alıp vermesinde Allahü tealaya hamd eder, Cenab-ı Hakk'ı bir an olsun hatırından çıkarmazdı. Lüzumsuz hiç konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hikmetler saçar, dinleyenlerin her biri, kabiliyeti kadar istifade ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Aziz Mahmud Hüdayî Vakı'at adlı eserinde topladı. Muhammed Üftade, hocasından sonra talebeleri yetiştirmek üzere dergâhta ders vermeye başladı. Onların en iyi şekilde yetişmesi için gayret gösteriyor, hocasının kendisini yetiştirdiği gibi onları irşat ediyordu.

Muhammed Üftade hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için de bu arzusuna nail olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, bir gün üzüntüsünden aklı başından gitti ve hanımına: “Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talâk ile boşadım.” dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse hanımı boş olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, aklına Muhammed Üftade geldi. Hemen huzuruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. Muhammed Üftade; “Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git, selamımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine derman olur.” buyurdu. Fakir, sevinerek huzurdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede'nin dükkanına koştu. Mehmed Dede'ye hocasının selamını söyleyip derdini ona da anlattı. Mehmed Dede; “Ey fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma.” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendilerini Mekke'de buldular. Mehmed Dede, Allahü tealanın izniyle keramet göstererek fakiri bir anda Hicaz'a götürmüştü. O gün Arefe idi, hacılar Arafat'a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat'a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ettiler. Ziyaret edilecek yerlere gittikten sonra Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede'yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir, birkaç hediye alıp bir kısmını götürmeleri için hemşehrisi olan hacılara emanet etti. Vedalaşarak ayrıldılar. Aynı şekilde bir anda Mekke-i Mükerreme'den Bursa'ya geldiler.

Fakir, getirdiği bazı hediyelerle eve gelince hanımı, birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da; “Hanım ben hacca gittim ve geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den aldım.” dediyse de kadın; “Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim.” dedi. Kadıya giderek durumu anlattı ve; “Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız olarak yaşamayı dinimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum.” dedi. O sırada Bursa kadısı, Aziz Mahmud Hüdayî isminde bir genç idi. Kadı, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâbe-i Muazzama'da tavaf edip ziyaret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emanet dahi verdiğini iddia etti. Bu sebeple boşanmanın vaki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede'yi şahit gösterdi. Mehmed Dede de; “Şeytan, Allahü tealanın düşmanı olduğu hâlde bir anda dünyanın bir ucundan bir ucuna gittiği kabul edilir de bir velînin bir anda Kâbe'ye gitmesi niçin kabul edilmez?” dedi. Kadı hayret ederek, mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler. Mahkeme gününde de şahit olarak fakirin hac vazifesini yaptığını, hatta emanet olarak verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kadı, şahitlerin verdiği bu ifade ile davacı hanımın nikâhı feshetme isteğini reddetti. Böylece, boşanma hadisesi olmadı.

Üftade hazretlerinin vaaz verdiği Bursa'daki Emir Sultan Camii.

Kadı Aziz Mahmud Hüdayî Efendi, bu hadisenin günlerce etkisinden kurtulamadı. Nihayet Eskici Mehmed Dede'nin yanına gidip; “Beni talebeliğe kabul buyurmanız için geldim.” deyince o da; “Nasibiniz bizden değil, Üftade'dendir. Onun huzuruna giderek müracaatınızı bildirin.” dedi. Kadı, evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek, hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp Üftade hazretlerine gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenarî Camii'nin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının, bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Ne kadar uğraştıysa da atı ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla, Üftade'nin dergâhına doğru yürüdü. Kadı dergâha vardığında, Üftade hazretlerinin üzerinde eski bir hırka olduğu hâlde bahçeyi çapalamakta olduğunu gördü. Üftade, gelenleri görünce doğruldu ve; “Ey Kadı efendi! Her hâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ki biz fakirlik kapısının kuluyuz. Halbuki sen varlık sahibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların, Allahü tealadan başka hiçbir şeyi yoktur.” buyurdu.

Üftade hazretlerinin Bursa'da kendi yaptırdığı Üftade Camii (sağda) ve Caminin içinden bir görünüş (solda). Üftade hazretlerinin Sandukası. Üftade hazretlerinin Külliyesinden Bursa'nın görünüşü (sağda) ve Tekke Camiinin içinden bir görünüş (solda).

Bu sözler, Kadı Aziz Mahmud Hüdayî'ye o kadar tesir etti ki gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; “Efendim! Her şeyimi mübarek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi. Bu samimî istek üzerine, Üftade hazretleri tane tane buyurdu ki: “Ey Bursa kadısı! Kadılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Kadı, derhal kadılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında; “Ciğerciii! Ciğerciii!” diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; “Bursa kadısı Aziz Mahmud Hüdayî aklını oynatmış, tımarhanelik olmuş.” diyorlardı. Bu şekilde nefsini kırıp ruhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam, Üftade'nin huzuruna geldiğinde hocası; “Bu gün ne yaptın! Ciğerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da o günkü olanları anlatıyordu. Üftade, bu şekilde yeni talebesinin nefsini kırıp terbiye ettikten sonra Aziz Mahmud Hüdayî'yi, dergâhta hela temizleme işinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu hususî sohbetleri ve teveccühleri ile yetiştirmek, evliyalık makamlarında yükseltmek için uğraştı. Nefsini terbiyede, kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü. Üç sene sonra ona icazet (diploma) verdi. Yerine halifesi, vekili olduğunu bildirdi.

Üftade, dergâhta talebelere ders verdiği zamanda, bir gece rüyasında Mevlana Celaleddin-i Rumî'yi gördü. Mevlana Celaleddin-i Rumî buyurdu ki: “Talebelere bizim Mesnevî'den de okutunuz!” O da; “Farsçayı bilemiyorum.” deyince Mevlana hazretleri; “Sen başla bir kere, Allahü teala yardım eder.” buyurdu. Ertesi sabah, hiç Farisî bilmediği hâlde kırk yıldır Farsça tahsili görmüş gibi Mesnevî'den vaaz ve nasihat vermeye başladı.

Osmanlı Sultanı Üçüncü Murad Han ile Üftade, bir gün sohbet ediyorlardı. Bir ara Üftade, Bursa'daki Üftade Külliyesinin restorasyon sonrası hâli (sağda) ve Üftade Tekkesinden bir görünüş (solda). Görünüşte lüzumsuz bir takım el kol hareketleri yapmaya başladı. Mübarek yüzünün rengi, hâlden hâle giriyordu. Sonra eliyle bir yer sıvarmış gibi yapmaya başladı. Padişah, aniden yapılan bu hareketlere önce bir manâ veremedi. Sonra Üftade'nin elinin siyahlaştığını da görünce; “Efendi hazretleri! Niçin böyle hareketler yapmaya başladınız! Elinizin siyahlaşmasına sebep nedir?” diye sordu. O da; “Sultanım! Tebeanızdan bir balıkçı tayfası Karadeniz'in sularında balık tutuyorlardı. Tekneleri su alacak şekilde delindi. Bizden yardım istediler. Biz de imdatlarına yetişerek, teknelerinin deliğini tamir ettik. Bu sebeple elimiz karardı. Elhamdülillah Müslümanların boğulmaktan kurtulmasına vesile olduk.” buyurdu.

Üftade hazretleri bir gün talebeleriyle beraber kıra gitti. Bir pınar başında oturup sohbete başladılar. Vakit ilerlemişti. Talebelerin bazıları acıkmışlardı ve içlerinden; “Hocamız müsaade etse de bir yemek yesek.” dediler. Onların bu düşüncelerini anlayan Üftade; “Ya Rabbî! Bu talebelerime bir sini yemek ihsan eyle.” diyerek içinden dua etti. O anda getireni görünmeyen bir sini yemek ortaya konuverdi. Üftade, talebelerine; “Haydi evlatlarım, yemeklerimizi yiyelim.” buyurdu. Besmele çekilerek yemek yendikten sonra sini aniden kayboldu. İleri gelen talebelerinden Kemal Dede; “Sini, suyun içine girdi!” diyerek sininin peşinden, suya girmeye başladı. Üftade; “Suyun içine sakın girme!” diyene kadar, Kemal Dede suyun içinde eli kılıçlı iki kimsenin kendisine doğru hücum ettiğini gördü. Süratle sudan çıkarak hocasının yanına doğru koştu. Hadiseyi gören oradaki bütün talebeler şaşırıp kaldılar.

Bir gün Üftade hazretlerine bir kadın gelip; “Efendim! Bir oğlum vardı. Hiçbir suçu olmadığı hâlde iftiracıların şikayeti ile hapse attılar. Hakkımızı arayacak kimsemiz yok. Ne olur bir dua buyurun da oğlumun suçsuz olduğu anlaşılsın.” dedi. Bunu derken, kadının iki gözünden çeşme gibi yaş akıyordu. Kadının bu hâline dayanamayan Üftade, ellerini açarak Allahü tealaya dua etti. Kadına dönerek; “Evinize gidebilirsiniz.” buyurdu. Kadın, merak içinde eve geldiğinde, oğlunun evde oturduğunu gördü. Oğlunun hasretiyle yanan kadın, evladına sarılıp gözlerinden öptü ve; “Yavrucuğum! Seni hapishaneden nasıl oldu da bıraktılar?” deyince oğlu; “Ben de nasıl olduğunu bilemiyorum. Hapishanede otururken, bir anda bir el beni alıp evimize koydu. Şaşırıp kaldım.” dedi. Kadın, bunun Üftade hazretlerinin bir kerameti olduğunu anladı.

Üftade, bir gün katırına binmiş evine giderken, önüne ihtiyar bir zat çıkıp borçlu olduğunu, yaşlılık sebebiyle çalışamadığını, bu sebeple de borcunu ödeyemediğini bildirdi. Sonra da bir miktar para istedi. Üftade, adamın bu hâline acıdı ve; “Kimseye söylemezsen borcunu vereyim.” buyurdu. Adam söz verince Üftade; “Şu taşı kaldır ve altındakileri al!” dedi. Adam taşı kaldırdı. Altındaki bir miktar parayı görünce hayret ederek paraları cebine doldurdu. Üftade hazretlerinin Divan'ının kapak sayfası. Üftade hazretlerine teşekkür ederek oradan ayrıldı. Parayı saydığında, tam borcu kadar olduğunu gördü. Alacaklıya gidip borcunu verdikten sonra tamah ederek tekrar o taşın yanına geldi. Büyük bir heyecanla taşı kaldırdığında, hiçbir şey bulamadı. Bu işin, Üftade'nin bir kerameti olduğunu anladı. Hemen huzuruna giderek talebesi olup sohbetiyle şereflendi.

Bir gün Yalova'dan İstanbul'a bir gemi gidiyordu. İstanbul'a yaklaştıkları bir sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı. Öyle ki dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu. Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu. Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Herkes geminin bir tarafına birikince tehlike daha da büyüdü. Kaptan, yolcuları teskin etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helalleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu. Bazıları da kurtulmaları için Üftade hazretlerinin Türbesinin arkadan görünüşü (sağda) ve Türbe içindeki kabirler ve Üftade hazretlerinin sandukası (solda). Üftade hazretlerinin Bursa'daki Türbesinin girişi. adakta bulunuyordu. Yolcuların arasındaki bir genç, Fatiha-i şerife ve İhlas surelerini okuyarak, hâsıl olan sevabı; Peygamber Efendimizin, Eshab-ı Kiram'ın, evliyanın, âlimlerin ve zamanın velîlerinden Üftade hazretlerinin ruh-i şeriflerine hediye etti. Sonra da; “Ya Hazreti Üftade! Himmetinizi, yardımınızı istirham ediyorum.” dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peyda oldu. Yaklaştıkça, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde süratle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sakinleşiyordu. Nihayet o kimse, geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir miktar tuttuktan sonra geminin önünden yürümeye başladı. Yürüdüğü yerlerde dalgalar yine sakinleşiyordu. Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan, o kimsenin su üzerinde gittiği istikamete göre geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra selametle sahile vardılar.

KABE'Yİ SEYRETTİ

Herkes bu hadise karşısında şaşırıp kaldı. Sadece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sahile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara; “Ey yolcular! Üftade hazretlerinin selamı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye size tembih etmemi söyledi.” dedi.

Bir gün Üftade, talebeleriyle kıra çıkmıştı. Talebeler hocalarına takdim etmek üzere, çiçeklerden demet yaparak huzura getirdiler. Herkesin çiçeğini kabul etti. Üftade, Aziz Mahmud Hüdayî'nin getirdiği kırık saplı çiçeği görünce; “Evladım! Bütün arkadaşların demet demet çiçek getirdikleri hâlde sen niçin kırık saplı bir çiçek getirdin?” diye sordu. Hüdayî de; “Efendim, zat-ı alinize ne takdim etsem azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için eğilsem, o çiçeğin; “Allah! Allah!” diye zikrettiğini gördüm. Ancak bu gördüğünüz sapı kırılmış çiçeğin zikredemediğini görünce onu size getirdim. Kusurumu bağışlamanızı istirham ederim.” dedi. Bu cevap, Üftade hazretlerinin çok hoşuna gitti ve Aziz Mahmud Hüdayî'ye hayır dualarda bulundu.

Muhammed Üftade hazretleri, 989 (m. 1581)'de Bursa'da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp onlara son nasihatlarını yaptıktan sonra Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Sağlığında kendi yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Mezarının üzerine türbe yapıldı. Sandukasının baş ucundaki levhada şu şiir yazılıdır:

“Bağ-ı aşkın andelibi, Hazreti Üftade'dir. Dertli aşıklar tabibi, Hazreti Üftade'dir. Vasıl-ı kâmil odur, tevhid-i Zata şüphesiz, Gösteren rah-ı Hüdayî Hazreti Üftade'dir.”

Bir ikindi vaktinde, Muhammed Üftade'nin yanına yaşlı bir kimse geldi. “Efendim! Bu sene hanımım ve çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik. Vazifelerimizi yaptıktan sonra maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir miktar para bıraktıktan sonra ben geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirham edecektim.” diye yalvardı. Üftade de; “Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim.” buyurdu. O hacı da söylemeyeceğine söz verince Üftade hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra; “Şimdi bakınız! Kâbe-i Muazzama'nın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?” buyurdu. Adam hayretle, binlerce fersah uzakta bulunan Kâbe'nin yanındaki çocuklarını gördü. Üftade, namaz kılan çocuklara hitap ederek; “Annenizle birlikte, Harem-i şerifin dışındaki deveye binip acele geliniz!” buyurdu. Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarıda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa'ya doğru sürdüler. Devenin her adımı, gözün görebildiği uzaklığı katediyordu. Kısa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftade, deveye bir şeyler söyleyince deve birden gözden kayboldu. O, hacıya da; “Bunu sakın kimseye söyleme.” diye tekrar tembih eyledi.

Molla Bey tarafından 1886 yılında yazılan “Menâkıb-ı Üftâde” adlı el yazması eserin ilk sayfaları. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Hâşim Paşa Kısmı 32/1 numarada kayıtlıdır.

“Eyleyen ruhundan istimdat erişir matluba, Hâlleden her müşkilatı, Hazreti Üftade'dir. Sıdkile ol Hüdayî eşiğinde daima, Bil hakikat kutb-i aktab Hazreti Üftade'dir.”

Eserleri: Üftade'nin; Vakıat, Hutbe mecmuası ve Divan adlı üç eseri vardır. Bunlardan Hutbe mecmuası günümüze ulaşmamış, Vakıat ise Aziz Mahmud Hüdayî tarafından toplanmıştır. Divan'ı ise 1910'da İstanbul'da basılmıştır.

Üftade hazretlerinin Vakıat adlı eserinin yazma nüshasından iki sayfa. Üftade hazretlerinin yazdığı ve halk arasında meşhur olan bir şiiri:

“Hakka aşık olanlar, Zikrullahtan kaçar mı? Arif olan cevherini, Boş yerlere saçar mı? Gelsin marifet olan, Yoktur sözümde yalan, Emmareye kul olan, Hayr-ü şerri seçer mi? Gerçek bu söz yârenler, Gördüm demez görenler,”

TAM TESLİMİYET

Bir kış günü akşamı, Üftade hazretleri talebelerini toplamış sohbet ediyordu. Bir ara; “Dostlarım! Canımız taze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür?” buyurdu. Talebeler içlerinden; “Bu kış günü, bu karda taze üzüm olur mu?” diye düşünürlerken, Aziz Mahmud Hüdayî de kendi kendine; “Mademki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır.” diye düşünerek ayağa kalktı ve; “Efendim! Müsaade ederseniz bendeniz getireyim.” dedi. Müsaade edilince sepeti aldığı gibi Bursa'nın Çekirge mevkisindeki bağa gitti. Bağ, karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarkmakta olduğunu gördü. Bunun hocası Üftade'nin bir kerameti olduğunu anlayıp üzümleri sepete koymaya başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuştu. Sepeti omuzuna alarak dergâha doğru yürüdü. Hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştıysa da başaramadı. Çaresiz kalınca hocası Üftade'den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; “İmdat! Ya mübarek hocam!” der demez, çukurun başından bir ses; “Ey Mahmud! Uzat elini de yukarı çekeyim.” dedi. Bu sesin sahibine baktı, fakat tanıyamadı. Çukurun başındaki kimsenin kendisine gülümsediğini gördü. Utanarak elini uzattı. Yukarı çıktığında o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak dergâha doğru süratle gitti. Hocasının huzuruna vardığında sohbet devam ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören talebeler şaşırıp kaldılar. Üftade hazretleri, yardım edenin Hızır Aleyhisselam olduğunu söyledi. Talebeler hocaları Üftade'nin, Allahü tealanın katında yüksek bir veli olduğunu ve Aziz Mahmud Hüdayî'nin hocalarına olan teslimiyetini bir kere daha anladılar.

Vakıat adlı eserinden Üftade hazretlerinin kerametlerini anlatan kısmın matbu nüshasının ilk sayfası (sağda) ikinci sayfası (solda).

“Keramete erenler, Gizli sırrın açar mı? Üftade yanıp tüter, Bülbüller gibi öter, Dervişlere taş atan, İman ile göçer mi?”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası