VAHİDÎ

Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Ali el-Vahidî Tefsir âlimlerinden.
A- A+

Tefsir âlimlerinden. İsmi, Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Ali el-Vahidî; künyesi, Ebü'l-Hasan'dır. Aslı, Tahran'a 125 km. mesafede bulunan Save şehrindendir. Arabî ilimleri Ebü'l-Hasan el-Darir'den tahsil etti. Lügat ilmini, Ebü'l-Fadl Ahmed el-Aruzî'den öğrendi. Tefsir âlimlerinden Ebu İshak es-Sa'lebî ve zamanında bulunan birçok âlimin derslerine katıldı. Tefsir ilminde asrının bir tanesi oldu. İlminin üstünlüğünü herkes kabul ederdi. Hakkında; “Bütün ilimler ve faziletler İmam-ı Vahidî'de toplanmıştır.” dediler. İmam-ı Vahidî hazretleri, her türlü hürmete layık bir zattı. Vezir Nizamülmülk'ün hürmet ve iltifatlarına mazhar olmuştur. Nişabur'da uzun süreli bir hastalığa yakalanarak, 468 (m. 1075)'te vefat etmiştir.

Küçük yaşlardan itibaren ilim öğrenen, birçok seyahatlerde bulunan Vahidî, tefsir, hadis, nahiv ve lugat ilimlerinde asrının bir tanesi idi. Ebü'l-Hasan Baharî diyor ki: “Çoban deyneğinin akçakavak ağacının dallarını şiddetle silkelemesi gibi Vahidî de edebiyat önderlerinden, sahip oldukları Arap kelamının esaslarını çarpıp almış, kovasını onların ilim deryasına bitirinceye kadar daldırmış, parmaklarını bu (imamların) meyvelerini bitirinceye kadar yaymıştır.”

Vahidî derin ilminden dolayı herkesin takdirini kazanmıştır. Nitekim büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ona yakın ilgi göstermiştir. Vahidî, tefsir ilmini Ebu İshak Sa'lebî'den öğrenmiş, hatta bu ilimde onu geçtiği söylenmiştir. Yazdığı tefsirler, sonra gelen müfessirler tarafından kaynak olarak kullanılmıştır. Hatta son yapılan araştırmalar Celaleyn Tefsiri'nin ana kaynağının Vahidî'nin Veciz Tefsiri olduğunu göstermiştir.

İmam-ı Gazalî'ye tefsir sahasında niçin eser telif etmediği sorulduğunda; “Üstad Vahidî'nin eserleri herkese kifayet eder.” cevabını vermiştir. Vahidî tefsirde, rivayet tefsiri ile dirayet tefsiri usullerini birleştirme yolunu tutmuştur. Vahidî çok sayıda âlimden hadis almıştır. Ebu Tahir ez-Ziyadî'ye yetişerek ondan hadis rivayet etmiştir. Vahidî, lugat ve edebiyat ilimlerinde de söz sahibi olmuştur. Tefsirinde nahiv ve edebî ilimlere yer vermiş, sonra gelen âlimler bu nahiv bilgilerini iktibas etmişlerdir.

Vahidî'nin talebeleri arasında Abdülcebbar bin Muhammed Hüvarî, İmamü'l-Harameyn Cüveynî, Ebu Nasr Muhammed bin Abdullah bin Ahmed Ergiyanî, Ömer bin Abdullah bin Ahmed Ergiyanî vb. sayılabilir. İmam-ı Vahidî hazretleri, Tefsir-i Vesit ismindeki kitabını hazırlamak için pek fazla tetkikatta bulunup, çok faydalı şeyler yazdı. Bu eserinde sureleri tefsir etmezden önce, surelerin faziletleri hakkındaki hadis-i şerifleri yazmaktadır.

İmam-ı Vahidî hazretleri, Vesit ismindeki tefsirinde buyuruyor ki: “Hazreti Ali buyuruyor ki: Ebu Bekr doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resulullah; “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse, Allahü teala, o günahı elbette affeder. Çünkü, Allahü teala (Nisa suresi 109. ayetinde); “Biri günah işler veya kendine zulmeder, sonra pişman olup, Allahü tealaya istiğfar ederse, Allahü tealayı çok merhametli, af ve mağfiret edici bulur buyurmaktadır.” dedi.

Maun suresinin; “Artık, şiddetli azap olsun, nifak suretiyle namaz kılanlara, onlar namazlarından gafildirler.” mealindeki 4 ve 5. ayetlerini tefsir ederken, “Gafildirler”den murad, namazı terk etmektir. Yani bazen kılıp, bazen kılmamaktır ki, münafıkların âdeti böyledir. Münafık, yalnız iken namaz kılmaz, insanlar arasında iken kılar. Yatar, kalkar ve namaz kılanlar gibi hareket yapar. Hâlbuki kalbi, namazın farz olduğundan gafildir. İnsanlara gösteriş yapar ki, namaz kılar desinler. Bu ise, insanlardan ve onların verebilecekleri cezadan korktuğundandır. Allah için değildir. Namaz kılmadığı zaman azaptan korkmaz, kılmakla da Rahmet-i İlahiyeyi beklemez. Bu ise tamamen şirktir.

Cuma gününün faziletiyle ilgili olarak, Enes bin Malik'in, Resulullah Efendimizden bildirdiği hadis-i şeriflerde; “Allahü teala her Cuma günü altıyüzbin kişiyi Cehennem'den azat eder. Bunların hepsi Cehennem ateşine layık olup, Cuma gününün bereket ve faziletiyle Cehennem'den çıkarılırlar” ve; “Cuma günü gusledip temizlenenin günah ve hataları temizlenir. Cuma namazına giderken, her bastığı ve kaldırdığı adımına, Allahü teala, kabul olunmuş bir ibadet sevabı yazdırır. Namazı bitirince, ayrıca ikiyüz senelik ibadet sevabı yazdırır.” buyuruldu.

Yine aynı kitapta, zekat vermek ile ilgili olarak; Ayet-i kerimelerde mealen; “Onlar söz verdiklerinde sözlerini yerine getirirler.” (Ra'd suresi: 20) “Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, her başağa yüz taneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir.” (Bakara suresi: 261) “Kim bir hayırlı ve güzel amelle gelirse, ona, on misli sevap verilir.” (En'am suresi: 160) “Yalnız Allah rızası için gönül hoşluğu ile bir ödünç verecek kimdir ki, Allah ona kat kat mükâfat versin.” (Bakara suresi: 245) “İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz.” (İsra suresi: 7) “Dilenciyi azarlama.” (Duha suresi: 10) “Kim nefsinin hırsından, bahilliğinden korunursa, işte bunlar kurtulanlardır.” (Haşr suresi: 9) “Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Allahü tealanın fadlından kendilerine verdiği şeye bahillik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Aksine bu kendileri için bir şerdir.” (Âl-i İmran suresi: 180) buyuruldu. Yani Allahü tealanın kendilerine ihsan edip, verdiği altın, gümüş, hayvan, meyve ve diğer zekat ve öşür mallarından, kendileri için hayır olan zekatı vermeyenlere, bu malları azap sebebi olacak, bahillik ettiği malları yılan olup, boyunlarına sarılacak, tepeden tırnağa kadar onları sokacaktır buyurulmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'in, Ramazan-ı şerifte inmesiyle ilgili olarak da; “Kur'an-ı Kerim'in ilk inmeye başladığı gece, Ramazan-ı şerifin yirmiyedinci gecesidir. Yahut Kur'an-ı Kerim Kadir gecesinde bir defada dünya göğüne inmiş, sonra peyderpey indirilmiştir. Bu geceye Kadir gecesi denmesi, işlerin takdir olunduğu gece olmasındandır. Kadir, takdir manasındadır. Yahut da Kadir gecesi denmesi, diğer gecelerden şerefli olmasındandır.” buyuruldu.

Aşure günü oruç tutma ile ilgili olarak şöyle buyuruyor: “İslam'ın ilk zamanlarında, Aşure günü orucu ve her aydan üç gün oruç tutmak farz idi. Sonra bu hüküm değişti. Ramazan-ı şerif ayı orucu, Bedr muharebesinden iki ay önce emredildi. Sahih-i Buharî'de Abdullah bin Ömer rivayeti ile bildirilir ki, Aşure günü, cahiliye zamanındakiler oruç tutarlardı. Ramazan orucu ayet-i kerimesi inince, Resulullah Efendimiz; “Aşure günü oruç tutan, tutmak isterse tutsun, istemezse tutmasın.” buyurdu.”

Haccı anlatırken buyuruyor ki: “Nafi bin Şeybe buyurdu ki: Makamın yanında Abdullah bin Amr bin As'tan işittim. Üç defa şahitlik etti ve şöyle anlattı: Allahü teala şahittir ki, Resulullah'tan işittim. Buyurdu ki: “Rükn ve makam, Cennet yakutlarından iki yakuttur. Allahü teala, ikisinin de nurunu giderdi. Eğer nurlarını gidermeseydi, elbette, bütün dünyayı aydınlatırlardı.”

Allahü teala Hucuc isminde bir rüzgâr çıkardı. Şekli yılanbaşı gibi olup, iki başı vardı. Kâbe'nin etrafına geldi ve Nuh tufanından önceki hududunu işaret eyledi. Ama müfessirlerin şahı Abdullah bin Abbas buyurdu ki: Allahü teala Kâbe ölçüsünde bir bulut gönderdi. Bulut gider, İbrahim Aleyhisselam da onun gölgesinden giderdi. Mekke'ye kadar geldi. Kâbe binasının olduğu yerde durdu ve; “Ey İbrahim! Benim ölçümde bina yap. Büyük veya küçük olmasın.” dedi. İbrahim Aleyhisselam'a Kâbe'yi bina etme emri verilince, oğlu İsmail Aleyhisselam'ın yanına gelip; “Ey İsmail! Allahü teala bana Kâbe binası yapmayı emretti.” buyurdu. Sonra İbrahim Aleyhisselam ile oğlu İsmail Aleyhisselam, Kâbe'nin binasını Tur-i Sina, Tur-i Zita, Lübnan, Cudi ve Hira dağlarından getirdikleri taşlar ile yaptılar. Hanenin temelleri Hira Dağı'ndan getirilen taşlardan idi. İbrahim Aleyhisselam Süryanice, İsmail Aleyhisselam Arapça olarak konuşur, her biri diğerinin dilini anlardı. İbrahim Aleyhisselam “Ey İsmail! Taş getir.” buyurur, O'da “İşte taş.” diyerek babasına verirdi. İbrahim Aleyhisselam Hacerü'l-Esved'in yerine gelince, İsmail Aleyhisselam'a; “İnsanlara alem olan iyi taşı (Hacerü'l-Esved'i) getir.” buyurdu. İsmail Aleyhisselam, iyi bir taş getirdi. İbrahim Aleyhisselam; “Bundan iyi bir taş getir.” buyurdu. İsmail Aleyhisselam taşı getirmeye gitti. O sırada, Ebu Kubeys Dağı'ndan bir ses geldi: “Ey İbrahim! Muhakkak ki, senin bizde bir emanetin vardır, onu gel al.” diyordu. Bunun üzerine İbrahim Aleyhisselam, Hacerü'l-Esved'i aldı ve yerine koydu. İbrahim Aleyhisselam Kâbe binasını yapmayı bitirince, Cebrail Aleyhisselam gelip, kendisine; “Allahü teala bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor.” dedi. Nitekim Hac suresi 27. ayetinde mealen; “Bütün insanlara haccı ilan et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde senin huzuruna gelsinler.” buyuruldu. İbrahim Aleyhisselam; “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez.” dedi. “Ey İbrahim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak.” cevabını duydu. İbrahim Aleyhisselam bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirdi ve; “Ey insanlar! Size Kâbe'yi ziyaret farz edildi. Rabbinizin emrine uyun.” buyurdu. Onlar da telbiye (Lebbeyk, Allahümme lebbeyk: Ya Rabbî, emrindeyiz) ile cevap verdiler. Hâlbuki, babalarının sulbünde, analarının damarlarında idiler. İlk cevap verenler, Yemenliler oldu. O gün cevap verenlerin hepsi kıyamete kadar hac yapacaklardır.

 Ebü'l-Hasan Vahidî hazretlerinin El-Vesit fî tefsiri'l-Kur'an adlı el yazması eserinin ünvan sayfası (sağda), ilk iki sayfası (solda). Eser, Köprülü Kütüphanesi 150 numarada kayıtlıdır.

Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed Aleyhisselam'ın ümmeti!) Siz insanlar için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, fenalıktan men edersiniz ve Allah'a imanınızda devam edersiniz...” (Âl-i İmran suresi: 110) mealindeki ayet-i kerimenin tefsirinde buyuruldu ki: “Muhammed Aleyhisselam'ın eshabı, insanlar için en hayırlı bir ümmettir. Çünkü Muhammed Aleyhisselam'dan başkası, cihatla emrolunmamıştır. O hâlde, siz ki, Muhammed Aleyhisselam ümmetisiniz İran ve Anadolu'yu feth edersiniz, böylelikle onlar da sizin dininize girer. (Bu Hazreti İkrime ve Mücahid'in sözüdür.) Hazreti Şa'bî'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Cennet ehli yüzyirmi saf olurlar, seksen safı benim ümmetimdendir. Kırk safı, diğer bütün Peygamberlerin ümmetidir.” buyuruldu. Ebu Bürde, babasından naklen anlatır. Resulullah'tan işittim; “Ümmetim, ümmet-i merhumedir. Yani ümmetime merhamet olunmuştur. Onlar için ahirette ne hesap, ne de azap olur.” buyurdu.

Umre yapılması ve hükümleri ile ilgili olarak da aynı kitapta şunlar anlatılmaktadır: “Haccı da, umreyi de Allah için, farz ve sünnetleri ile tam yapın.” (Bakara suresi: 196) ayet-i kerimesinin tefsirinde buyuruyor ki: Müfessirlerin şahı Abdullah bin Abbas ve Mücahid, hac ve umrenin tamam edilmesi, haccın rükünlerini, hadlerini (cezalarını) ve sünnetlerini eda etmekledir. Hazreti Ali ve İbn-i Mes'ud'a göre, hac ve umrenin tamam edilmesi, her ikisinde de ihram kuşanmaktır. İbn-i Abbas ve Hazreti Ali'ye göre, umre vaciptir ve küçük hacdır.

Fakirliğin faziletinin izah buyurulduğu kısımda; “Sadakalarınızı o fakirlere verin ki, onlar, Allah yolunda çalışmaya koyulmuşlardır; öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımayanlar onları zengin zanneder. Ey Resulüm! Sen onları sîmâlarından tanırsın. Vahidî hazretlerinin El-Veciz fî tefsiri'l-Kur'an adlı el yazması eserinin ünvan sayfası (sağda), ilk iki sayfası (solda). Eser, Köprülü Kütüphanesi 152 numarada kayıtlıdır. Onlar, iffetlerinden ötürü, insanları rahatsız edip bir şey istemezler. Siz malınızdan, bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyla bilicidir.” (Bakara suresi: 273) mealindeki ayet-i kerime şöyle tefsir edilmektedir: Bu ayet-i kerime Eshab-ı Suffa hakkında gelmiştir. Bunlar dörtyüz kişi kadar olup, Resulullah'ın mescidinin sofasında bulunurlardı. Evleri, yakınları ve dünyalık hiçbir şeyleri yoktu. Namaz kılarlarken, rükuya vardıklarında, avret mahalleri açılmasın diye, eski olan elbiselerini öne çekerlerdi. Birisi bir yemek yese ve yemeği artsa, onlara götürürdü. Katade bu ayet-i kerimedeki “ihsar” kelamını; “Nefislerini Allah yolunda hapsetmişlerdi. Yani Hak tealaya taatle meşgul olurlar, Allah yolundaki gazayı, geçim için istemezlerdi. Dilenme kapısını tamamen kapadıklarından, onları tanıyanlardan başkası, onların ihtiyacı olduğunu bilmezdi.” Mücahid; “Onlar, yüzlerindeki huşudan tanınırlardı.” buyuruyor. Dahhak; “Açlık sebebiyle, yüzleri sararmıştı.” buyuruyor. İbn-i Abbas; “Akşam yiyecek bulsalar, sabah yiyecek istemezler, sabahleyin yemek yeseler, akşam yemek aramazlardı.” buyurdu.

Belalara sabretmekle ilgili Ahkaf suresinin; “O hâlde (Ey Resulüm, kâfirlerin eziyetlerine karşı), ulü'l-azm Peygamberlerin sabrettikleri gibi sabret ve onlar hakkında azap için acele etme.” mealindeki 35. ayet-i kerimesinin tefsirini şöyle yapıyor: İbn-i Abbas; “Ulü'l-azm dört peygamberdir. Bunlar; Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa aleyhimüsselamdır.” buyurdu. Mukatil; “Ulü'l-azm altı peygamberdir. Bunlar; Nuh Aleyhisselam ki, kavminin eziyet ve sıkıntılarına sabreylemiştir. İbrahim Aleyhisselam ki, Nemrut'un ateşine sabretmiştir. İsmail Aleyhisselam ki, kurban olmaya sabretmiştir. Ya'kub Aleyhisselam ki, Yusuf Aleyhisselam'ın ayrılığına ve görmemeye sabreylemiştir. Yusuf Aleyhisselam ki, kuyuda ve zindanda kalmaya sabreylemiştir. Eyyub Aleyhisselam ki, yaralara ve yaralarındaki kurtlara sabretmiştir.” diyor. Mana sahipleri ve hakikat ehli, “Bütün Resuller, ulü'l-azm idiler. Allahü teala hiçbir resul göndermedi ki; azm, cezm, akıl ve reyde kemal üzere bulunmasın.” dediler. Allahü teala bu ayet-i kerimede, Habibine sabrı emretmekte ve O'nu acelecilikten men etmektedir.

Dünyanın esası mihnet, sıkıntı üzere kurulmuştur. Sıkıntının ise, sabretmekten başka çaresi, katlanmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Üç sabır çok sevgilidir. İbadet yapmaya sabır, günah işlememeye sabır, bela ve mihnete sabırdır. Nimetlere şükrü bildiren, “Eğer şükür eder ve iman ederseniz, Allahü teala size niçin azap etsin?” mealindeki Nisa suresi 147. ayet-i kerimesinin tefsirinde buyuruluyor ki: Bu ayet-i kerimede takdim (öne almak) ve tehir (sona almak) vardır. Yani eğer iman eder ve şükür ederseniz şeklindedir. Çünkü iman, diğer bütün ibadetlerden önce gelir. İman olmadan, hiçbir taatin, ibadetin faydası olmaz. Allahü tealaya şirkin (ortak koşmanın) kötülüğünü anlatan Nisa suresi 48. ayetinin sonunda mealen; “Kim Allah'a ortak koşarsa, gerçekten pek büyük günah uydurmuş olur.” buyuruluyor. Vesit Tefsiri'nde diyor ki: “Bu ayet-i kerime, usul ilmine dair iki büyük meseleyi kesin olarak haber vermektedir. Birinci mesele; Müslümanlardan büyük günah işleyenler, imanla ölünce, sonsuz olarak Cehennem'de kalmazlar. Allahü teala onlara sonsuz azap etmez. Ancak müşriki sonsuz Cehennem azabında bulundurur. İkinci mesele; Allahü teala şirkten başka günahları dilediği kimseden af ve mağfiret edeceğini vaat ediyor. Kaderiyye bozuk fırkasında olanlar, Allahü tealanın, büyük günahları mağfiret etmesi ve hiç kimsenin günahını bağışlaması caiz değil deyip, Ehl-i Sünnet'e uymadılar. Nisa suresi 48 ve 116. ayetlerinde mealen; “Muhakkak ki, Allahü teala, kendisine şirk koşanı mağfiret etmez. Şirkten başka her günahı, dilediği kulundan affeder.” buyuruluyor. Hazreti Ali; “Bana göre, Kur'an-ı Kerim'de bu ayet-i kerimeden daha çok ümit verici bir ayet yoktur.” buyurdu. Ebu Zer Gıfarî Resulullah'tan bildirir. Buyuruldu ki: “Allahü tealaya bir şeyi ortak koşmadan ölen ümmetimin, Cennet'e gireceği bana bildirildi.” “Ya Resulallah! Zina, yahut hırsızlık etse de böyle midir?” dedim. Peygamber Efendimiz; “Evet, zina ve hırsızlık etse de.” buyurdu.

Vesit Tefsiri'nde içki içmenin kötülüğü şöyle anlatılmaktadır: “Zücac buyurdu ki: “Allahü teala şu şeyleri şiddetle kötüledi. Bunlar; içki içmek, kumar oynamak, puta tapmak ve fala bakmaktır. Bir de cahiliye zamanında Araplar bir iş yapacağı zaman (evlenmek, yolculuğa çıkmak gibi) üç kâğıt yazarlardı. Birinci kâğıda; “Bu işi yapmayı bana Rabbim emretti.” yazarlardı. İkinci kâğıda; “Bu işi yapmaktan Rabbim beni nehyetti.” yazarlardı. Üçüncü kâğıdı boş bırakırlar ve bu üç kâğıdı bir örtünün altına koyup, herhangi bir kimseye, örtünün altındaki kâğıtlardan birini almasını söylerlerdi. Şayet birinci kâğıt çıkarsa, bu işi yapmalı, ikinci kâğıt çıkarsa yapmamalı, üçüncü kağıt çıkarsa tekrar çekmelidir diye inanırlardı. Allahü teala, ezlam denilen bu işi yasak etti ve mealen; “Bu ezlam (fal bakış) şeytanın pis işlerindendir.” (Maide suresi: 91) buyurdu.

Allahü teala içkinin haramlığını, putperestliğin haramlığına, yasaklığına yakın olarak bildirdi. Bu da içkinin içilmesindeki haramlığın şiddetini, yasaklığının büyüklüğünü bildirmek içindir. Bunun içindir ki, müfessirlerin şahı Abdullah ibni Abbas; “Allahü teala içkiyi yasak, haram ettiği zaman, Eshab-ı Kiram birbirlerine; “İçki haram edildi ve şirk ile beraber oldu.” derlerdi.” buyurdu. Cabir bin Abdullah'ın haber verdiği hadis-i şerifte; “Çok içildiği zaman sarhoş eden şeyin, az içilmesi de haramdır.” buyuruldu. Abdullah bin Amr bin As'ın radıyallahü anh şöyle dediği nakledilir: “Mekke'deydim. Bana içki içmek hakkında soruldu. “Yüce olan Allahü tealaya yemin ederim ve şu ihtiyar halim ile duyduklarımı değişik olarak anlatmaktan, yalan söylemekten O'na sığınırım. Ben burada bu taşın yanındaydım. Resulullah Efendimiz de şurada idi. Birisi bana gelip içki içmeyi sordu. “Resulullah şuradadır. O'na gidip sor. Cevabı alınca, benim yanıma gel ve ne buyurduğunu bana da söyle.” dedim. O kimse gidip biraz sonra geldi ve bu hususta Resulullah'ın şöyle buyurduğunu söyledi: “İçki içmek, büyük günahların en büyüğüdür. Bütün kötülüklerin anasıdır, başıdır. İçki içen, namazı terk eder. Anası ile teyzesi ile ve halası ile zina eder.” Abdullah ibni Ömer'in bildirdiği hadis-i şerifte; “Pis içkiyi içen ile arkadaşlık etmeyiniz. Aynı yerde oturmayınız. Cenazesine gitmeyiniz. Ona kız vermeyiniz ve onun kızı ile evlenmeyiniz. Muhakkak biliniz ki, içki içen kıyamet günü mezardan yüzü kara, gözleri mavi olarak kalkar. Dili göğsüne sarkmış pis kokulu olur. Dilinden pislikler damlar. Herkes bunun pis kokusundan kaçar.” buyuruldu.

Vahidî'nen; Ebu Büreyde'den, onun da babasından naklen rivayet ettiği, “Cennet ehli yüzyirmi saf olurlar, seksen safı benim ümmetimdendir. Kırk safı, diğer bütün Peygamberlerin ümmetidir.” manasındaki hadis-i şerif. Vahidî hazretlerinin Köprülü Kütüphanesi 36 numarada kayıtlı olan Esbabü'n-nüzul adlı el yazması eserinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda).

Faiz alıp vermek ile ilgili olarak da, Allahü teala Bakara suresi 275. ayet-i kerimesinde, mealen buyuruyor ki: “Faiz yiyen kimseler, kendisini şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, mezarlarından öylece kalkarlar. Bu hâlde olmaları, “Alış veriş, aynen faiz gibidir.” demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah, alış verişi helal ve faizi (ribayı) haram kılmıştır. Bundan böyle kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelip, faiz yemekten sakınırsa, daha önce aldığı faiz ona bağışlanır ve bundan sonra onun işi (affedilişi) Allah'a aittir. Kim de haram olan bu faizi, helal diye yemeye dönerse, işte onlar Cehennemliktirler, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır.” Vesit Tefsiri'nde buyuruyor ki: “Katade buyurdu ki: Faiz yiyen, kıyamet günü çılgın olarak, delirmiş hâlde kalkar. Mahşer ehli, faiz yiyenleri bu sıfat ile tanırlar.”

Gıybet ile ilgili olarak, Hazreti Cabir'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; “Gıybet etmek, zina etmekten şiddetlidir.” buyuruldu. “Ya Resulallah! Gıybetin zinadan daha şiddetli olması nasıl olur?” diye sorulduğunda, Peygamber Efendimiz; “İnsan zina eder ve sonra tövbe eder, Allahü teala da onu mağfiret eder. Ama gıybet ettiği kimse ondan razı olmayınca bağışlamaz.” buyurdu. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de gıybeti men ediyor ve Hucurat suresi 12. ayet-i kerimesinde mealen; “Bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmayacağı sözle) gıybet etmesin, çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz (değil mi?) O hâlde (gıybet etmekte) Allah'tan korkun.” buyuruyor. Vesit Tefsiri'nde, Zücac'dan naklederek bu ayet-i kerimenin tevilini şöyle anlatıyor: “Senin yanında bulunmayan birisinden, onun beğenmediği şekilde, kötü olarak bahsetmen, onun ölü hâlindeki etini yemen gibidir. O hâlde, gıybet edenler, o kardeşinin ölüsünün etini yiyorlar. Çok sakınmalıdırlar.”

Amr bin As, yanında birkaç kişi ile beraber, ölü bir katırın yanından geçiyordu. Yanında bulunanlara; “Sizden birinizin, bu kokmuş katırın etinden yiyip midesini doldurması, Müslüman kardeşinin etinden yemesinden iyidir. Yani Müslüman kardeşini gıybet etmekten iyidir. Allah'tan korkunuz ve gıybet etmeyiniz. Tövbe ediniz. Allahü teala tevvabdır. Tövbeleri kabul edicidir.” buyurdu. Bidat sahibi birisinden, fasık diye bahsetmek gıybet olmaz. Maksadı, insanları onun şerrinden uzaklaştırmak, onun tuzağına düşmemeleri için onları sakındırmaktır. Bu mubahtır. Çünkü Resulullah Efendimiz; “Fasık için gıybet yoktur.” buyurdu. Bu hadis-i şerif Vesit Tefsiri'nde vardır.

Halid bin Rebî şöyle anlatıyor: “Bir zaman dostlarımla beraber bir yerde bulunuyorduk. Orada bir Müslümanı gıybet ettiler. Ben mâni olamadım. O gece rüyada, siyah bir kimsenin, pis kokulu domuz etini bir tabağa koyup getirdiğini ve önüme koyduğunu, yüksek sesle; “Hadi, ye!” dediğini gördüm. “Ben Müslümanım. Müslüman domuz eti yemez.” dedim. Ama Müslümanın etini yersin. O bundan bin kat daha haramdır.” deyip o etten bir parça kesti. Ağzıma koydu. Uyandım. O et ağzımda idi ve pis pis kokuyordu. Kırk gün onun pis kokusunu ağzımda duydum.” Vahidî hazretlerinin Kıtatün min Şerhi Divani'l-Mütenebbî adlı el yazması eserinin ilk iki sayfası. Eser, California Üniversitesinde bulunmaktadır. Hadis-i şerifte; “Sizden biriniz, din kardeşini arkasından gıybet ederse, onun için mağfiret dileyip, ona dua etsin. Gıybetine kefaret olur.” buyuruldu. Yani; “Ya Rabbî! Gıybet ettiğim kimseyi mağfiret eyle.” demelidir.

Eserleri:

1- El-Basît fî tefsiri'l-Kur'an: 16 cilt olduğu rivayet edilen bu eserin çeşitli kütüphanelerde yazması vardır. Mesela Nuruosmaniye Kütüphanesi 173 numarada 5 cildi vardır.

2- El-Veciz fî tefsiri'l-Kur'an: Muhtasar bir tefsir olup, 1305 yılında Mısır'da basılmıştır.

3- El-Vesit fî tefsiri'l-Kur'an: Orta hacimde bir tefsirdir. Kütüphanelerde birçok yazması vardır. Mesela Damat İbrahim Paşa Kütüphanesi, No: 156-159'da vardır.

4- El-Havî li cem'i'l-meanî: Yukarıdaki üç tefsiri içine alan bir tefsir olduğu söylenmektedir. Haydarabat Asafiyye Kütüphanesi'nde yazması mevcuttur.

5- Camiu'l-beyan fî tefsiri'l-Kur'an: Kayıptır.

6- Tefsiru Esmai'n-nebî,

7- Meani't-Tefsir,

8- Müsnedü't-tefsir,

9- Muhtasaru't-tefsir,

10- Esbabü'n-nüzul: Ayetlerin iniş sebeplerini anlatır. 1969'da Mısır'da basılmıştır.

11- Fedailü'l-Kur'an: Köprülü Kütüphanesi 1631/1 numarada kayıtlıdır.

12- Kitabu Nefyi't-tahrif ani'l-Kur'ani'ş-Şerif,

13- Kitabü'd-deavât,

14- Kitabü'l-Megazî,

15- Kitabu'l-Ağrab fi'l-A'rab.

16- Kitatün min Şerhi Divan'l-Mütenebbî.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası