Tarih, fıkıh, hadis, kıraat, tefsir ve edebiyat âlimi. Künyesi, Ebu Abdullah olup, asıl ismi Muhammed bin Ömer bin Vakıd'dır. Sehm bin Sehl oğullarının azatlık kölesi olduğu için Eslemî, dedesi Vakıd'a nisbetle Vakıdî, Medineli olduğu için de el-Medenî nisbet edildi. Annesi İranlı esirlerden Medineli Saib Haşir'in torunlarından İsa bin Ca'fer'in kızıdır. 130 (m. 747) yılında Medine'de doğan Vakıdî, 207 (m. 822) senesinde Bağdat'ta vefat etti. Borçlarının ödenmesini halife Harun Reşid'in oğlu Abdullah'a vasiyet etti. Namazını Batı Bağdat kadısı Muhammed bin Sema kıldırdı. Hayzuran Kabristanı'na defnedildi.
İlim tahsiline babası Ömer bin Vakıd'dan aldığı derslerle başlayan Muhammed bin Ömer el-Vakıdî, İmam-ı Malik, Süfyan-ı Sevrî, Ma'mer bin Raşid, Sevr bin Yezid, İbn-i Cüreyc ve daha birçok âlimden hadis, fıkıh ve diğer ilimleri tahsil edip, hadis-i şerif rivayet etmekle şereflendi. Kıraat ilmini Nafi bin Nuaym, İsa bin Verdan, Süleyman bin Müslim ve İbn-i Cemmaz'dan aldı. Gazalarla ilgili bilgilerin çoğunu 170 (m. 786) yılında vefat etmiş olan Ebu Ma'şer Nuceyh es-Sindî'den aldı. Şehit çocuklarından, gazilerin yakınlarından savaşlarla ilgili bilgileri topladı. Önceden elde edilen malumatları bilenlerden öğrendi.
Buğday ticaretiyle meşgul olan Muhammed bin Ömer bin Vakıdî, Peygamberimize, peygamberliğinin bildirilmesinden, kendi zamanına kadar geçen bütün hadiselerin cereyan ettiği yerleri, tek tek gezerek gördü. Oralarda incelemeler yaptı. Çok cömert bir zat olan el-Vakıdî, elindeki malları fakirlere dağıtınca, kendisi muhtaç duruma düştü. Ticareti bırakarak 180 (m. 796) yılında Bağdat'a gitti. Vezir Yahya Bermekî'nin tertip ettiği ilim meclislerindeki sohbetlere iştirak etti. Şam ve Rakka'da da bir müddet bulunduktan sonra, tekrar Bağdat'a döndü. Halifenin de ihsanlarına mazhar olan bu büyük âlim, Bağdat'ın Asker-i Mehdi (Rusafe) bölgesinde kadılık yaptı. Vefatına kadar burada kaldı.
Her ilimde âlim olan Vakıdî'nin, bilhassa tarih ilminde mühim bir yeri vardır. İslam tarihini doğru olarak yazmıştır. Vakıdî, İbn-i Haldun ve İbn-i Hallikan tarihlerinde, İslam tarihi doğru olarak anlatılmıştır. Bu eserlerde Sahabe-i kiram hakkında dine ve edebe muhalif bir şey yoktur. Talebelerinden İbn-i Sa'd'ın ifadesine göre, zamanındaki âlimler Vakıdî'ye gelirler, bilmedikleri bir şeyi sorarlar, cevabını alıp itiraz etmeden giderlerdi.
Vakıdî'nin yaşadığı bu dönemde, Sahabe-i kiram ve Tabiîn'in şahit oldukları hadiseleri, doğum ve vefatlarını kaydedip, kitaplara geçiren kimse, yok denecek kadar azdı. Vakıdî, Eshab-ı Kiram'ın katıldığı muharebeleri, siyasi hareketleri, yaptıkları fetihleri inceledi. Bunlarla ilgili her yere giderek, bu hususta bilgisi olan kimselerle görüştü. Elde ettiği bilgileri günü gününe yazdı. Savaşlarla ilgili hikayeler ve siyer ilminde üstad olan Vakıdî, İslam tarihçilerinin en eski ve en mümtazlarındandır. Müslümanların dünyaya medeniyet ve fazilet yayan, feyz saçan fetihlerini, bütün ihtişamıyla tasvir ederek, mücahitlerin savaşlardaki hal ve hareketlerini ve gösterdikleri kahramanlıkları da canlı ve çok güzel bir şekilde göz önüne sermiştir.
Bağdat'ta vefat eden Vakıdî Hayzuran Kabristanlığı'na defnedilmiştir.
Kendisinden, Katib-i Vakıdî diye bilinen meşhur Tabakat müellifi Muhammed bin Sa'd, Ebu Hasan Ziyadî, Muhammed bin İshak Saganî, Abdullah bin Hasan Haşimî, Ahmed bin Ubeyd bin Nasuh, Muhammed bin Şüca' Selcî, Haris bin Ebu Üsame gibi âlimler ve diğerleri ilim tahsil edip hadis-i şerif rivayet ettiler. Çok cömert bir insan olan Muhammed bin Ömer el-Vakıdî'den yine Abdullah bin Ubeydullah şöyle nakleder:
Ramazan ayına on gün kalmış ve benim evimde hiçbir hazırlık yapılmamıştı. Bir şeyler alacak parada yoktu. "Olmazsa gider, dostlarımdan alırım." diye düşünürdüm. Hilalin görünmesine iki gün kala, dostlarımdan birinin kapısını çaldım. Durumumu anlattım. Biraz düşündü ve yastığın altından bir kese alıp verdi. Bende eve döndüm. Hizmetçiyi çağırıp, çarşıdan alınacakların listesini yazdırmaya başladım. Bütün ihtiyaçlarımı yazıp bitirdiğimiz esnada kapı çalındı. Gelen, Peygamber Efendimizin torunlarından, bir mübarek kimseydi. Evimizi şereflendirmesinin sebebini sorduğumda; "Ramazanın gelmesi dolayısıyla, paraya ihtiyacı olduğunu." söyledi. Bende, Resulullah'ın torununu boş çevirmek istemedim. Keseyi arz ettim. O da aldı gitti. Listeyi de bir kenara koydum. Hanımıma durumu anlatınca, o da çok sevindi. Resulullah'ın torununa yapmış olduğum bu iyilik için, beni tebrik etti. Onun ihtiyacını görmekle şereflendiğimiz için, Allahü tealaya şükrettik. Daha sonra bir başka dostum hatırıma geldi. Gidip onun kapısını çaldım. Halimi anlattım. O da bir kese çıkarıp; "Yarısını al, yarısını da bana bırak!" dedi. Dediği gibi yaptım. Bu esnada kesenin, benim Resulullah'ın torununa verdiğim kese olduğunu gördüm. Eve dönüp ihtiyaç listesini tekrar yazdırmaya başladım. Kapı çalındı. Bir saray hizmetçisiydi. Vezir Yahya Bermekî'nin beni evine davet ettiğini söyledi. Söylenen saatte gittiğimde, vezir beni sevinçle karşıladı. Ramazanın yaklaştığını, bir ihtiyacım olup olmadığını sordu. Bende hikayemin uzun olduğunu söyledim. O anlatmamı istedi. Bana para vereni ve benden para isteyenlerin halini anlattım. Hazinesine bakan adamını çağırıp, her birimiz için birer kese verdi. Bende götürüp, dostlarıma ve Resulullah'ın torununa verdim. Çok sevinip vezire dualar ettiler.
Mısır kadısı Harun bin Abdullah ez-Zührî, Vakıdî ile Me'mun arasındaki hüsn-ü münasebete misal kabilinden şu hatırayı anlatır:
Vâkıdî, borçlarının çokluğunu ve verdiği sıkıntıyı ifade ettiği bir pusulayı Me'mun'a gönderir. Me'mun aynı pusulanın arkasına, Sende iki haslet var, biri cömertlik, diğeri haya. Cömertlik, elinde avucunda bulunanı harcamana sebep oldu. Haya ise, durumunu bilmemize engel oldu. Gerekenin yapılmasını emrettik. Şayet gösterdiğimiz fevkalade ilgi bizden istemen konusunda iradene etki ettiyse, şüphesiz Allah'ın hazineleri açıktır. Sen Er-Reşîd döneminde kadı iken Malik bin Enes'ten Muhammed bin İshak vasıtasıyla Resulullah'ın, Zübeyr bin Avvam'a hitaben; "Ey Zübeyr! Arş'ın kapısında rızık açıktır. Allahü teala kullarına nafakaları oranında rızık verir. Allahü teala, mesul olduğu kişilerin nafakalarını kısana az, çoğaltana bol verir." dediğini bana rivayet ettin notunu yazar ve Vâkıdî'ye gönderir. Vâkıdî, bu hadisi unutmuştum. Hadisi hatırlamam bana Me'mun'un ihsanından daha sevimlidir dedi. Kadı Harun bin Abdullah ez-Zührî, Me'mun'un Vakıdî'ye olan bu ihsanın miktarının 100.000 dirhem olduğu şeklinde bir bilgi bana ulaştı diyerek rivayeti bitirir.
Vakıdî hakkında; İbrahim bin Harb; "Vakıdî, Müslümanlar için emin bir kimsedir." derken, Muhammed bin İshak da; "Eğer sika (güvenilir) olduğunu bilmeseydim, ondan hadis-i şerif rivayet etmezdim." demektedir.
Muhammed bin Ömer Vakıdî, Sahabe-i kiramdan en son vefat edenleri, şu şekilde bildirir:
Eshab-ı Kiram'dan Kufe (bugünkü Necef) şehrinde en son vefat eden, Abdullah bin Ebu Evfa'dır. Şam'da en son vefat eden, Abdullah bin Yüsr'dür. Medine-i Münevvere'de en son vefat eden, Sehl bin Sa'd'dır. Doksan beş yaşında vefat etti. Basra'da en son vefat eden, Enes bin Malik'tir. Mekke-i Mükerreme'de en son vefat eden Ebüttufeyl Âmir'dir ki, hepsinden sonra, hicretin yüzüncü yılında vefat eden budur.
Eserleri: Vakıdî'nin iki tane yardımcısı tarafından gece-gündüz temize çekilen yazıları, onun eserlerini meydana getirmiştir. Bazı rivayetlerde, yüz yirmi devenin taşıyabildiği bir külliyatı vücuda getirdiği bildirilen bu eserler, hadis, fıkıh, tarih, tefsir, edebiyat gibi ilimlere dairdi. Onun bilhassa mümtaz talebesi ve katibi, Tabakatü'l-kübra yazarı Muhammed bin Sa'd, hocasının kaybolmuş olan Tabakat'ını günümüze aktarmıştır. El-Vakıdî, Tabakat'ını hadis-i şeriflerin rivayet merkezi olan Medine-i Münevvere'den yirmi beş büyük âlimi senet göstererek yazmıştır. Hülafa-i Raşidin devri ve daha sonraki yıllarda cereyan eden hadiseleri, Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i tabiîn'in tabakalarına göre yazmıştır.
Vakıdî'nin dünyanın birçok yerine dağılmış başlıca eserleri şunlardır:
1- Kitabü'l-megazî: Vakıdî'nin en mühim eseridir. Neşredilmiştir. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan en mevsuk (sağlam kaynaklara dayanan) eserlerdendir. Bu eserini, şehit çocuklarından, ravilerden, âlimlerden dinleyerek yazmış ve hadiselerin geçtiği yerlere giderek incelemiştir. Bu yönü ile orijinaldir.
2- Tuamu'n-Nebî,
3- Kitabu't-Tarih ve'l-Megazî ve'l-Mab'as,
4- Kitabu Ahbari Mekke,
5- Kitabu't-Tabakat: Bu eserini talebesi İbn-i Sa'd kendi Tabakat'ından da nakletmiştir.
6- Kitabu Fütuhi'ş-Şam: Neşredilmiştir. Ancak yapılan neşrinde bazı hatalar olduğu söylenmektedir.
6- Kitabu Fütuhi'l-Irak,
7- Kitabu's-Sire,
8- Kitabu Ezvaci'n-Nebî,
9- Kitabu Yevmi'l-Cemel,
10- Kitabu Harbi'l-Evs ve'l-Hazrec,
11- Kitabu's-Siffin,
12- Kitabu Vefati'n-Nebî,
13- Kitabu'l-Menakib,
14- Kitabu's-Sakif ve Biat Ebu Bekr,
15- Kitabu Zikri'l-Kur'an,
16- Kitabu Sireti Ebu Bekr ve Vefatuhu,
17- Kitabu Darbi'd-Denanir ve'd-Derahim,
18- Kitabu Galati'l-Hadis,
19- Kitabu's-Sünne ve'l-Cemeave Zemmi'l-Hevave Terki'l-Havaric fi'l-Fiten,
20- Kitabu'l-İhtilaf: İbnü'n-Nedim, kitabın Medine ve Kufe fıkıh âlimlerinin İslam hukuku ile ilgili meseleler üzerindeki ihtilaflarını konu aldığını söyler.
21- Kitabu fî Gazveti Uhud,
22- Kitabu's-Savaif,
23- Kitabu't-Terğib fî ilmi'l-Kur'an,
24- Kitabu Mevlidi'l-Hasan ve'l-Hüseyin,
25- Kitabu Makteli'l-Hüseyin,
26- Kitabu zikri'l-Azan,
27- Kitabu'ş-Şura: Hazreti Osman'ın halife seçimini anlatır.
28- Tefsiru'l-Kur'an,
29- Kitabu'r-Ridde: Neşredilmiştir.
30- Hadisu'd-Dar ve Meşhedu Osman,
31- Mevlidu'n-Nebî,
32- Mechulu'l-İsm fî Hayati'n-Nebî,
33- Meda'i Kureyş ve'l-Ensar fi'l-Kataı,
34- Vaz'u Ömer ed-Devavin ve Tesanifu'l-Kabail ve Meratibuha,
35- Nuru'l-Uyun fî Telhis Siyer el-Emînî'l-Me'mun,
36- Tarihu'l-kebir: İmam-ı Taberî, 179 yılına kadar olan olayları bu eserden almıştır. Bu eser 1882'de Almanca'ya tercüme edilmiştir.
Ayrıca Vakıdî'ye nisbet edilen Kuzey Afrika fetihlerini konu edinen (şimdiye kadar tespit edilen) üç kitap bulunmaktadır.
1- Fütuhu Mısr ve'l-İskenderiyye,
2- Fütuhü'l-Bahnasa,
3- Fütuhu İfrikiyye,
Vakıdî tarihinde, Hazreti Ebu Bekr devri hadiselerinden biri şöyle anlatılmaktadır:
Hazreti Ebu Bekr, Şam'ın fethi için asker topluyor, bunun için etrafa mektuplar gönderiyordu. Yemen mektubunu Hadim-i Resulullah (Allah'ın Resulünün hizmetçisi) lakabının sahibi Hazreti Enes bin Malik ile göndermişti. Hazreti Ebu Bekr oradan gelecek haberi bekliyordu. Aradan günler geçmişti. Nihayet Hazreti Enes, Medine-i Münevvere'ye döndü. Hazreti Ebu Bekr'e Yemenlilerin geldiği müjdesini şöyle verdi: "Ey Resulullah'ın halifesi! Kıymetli mektubunuzu kime okuduysam, hepsi sizin davetinizi kabul etti. Harp hazırlıklarını yaptılar. Ey Resulullah'ın halifesi! Sana, Yemenlilerin büyük bir cemaat halinde geldiğini müjdelerim. Bu gelenler, Yemen'in kahramanlarıdır. Bütün ağırlıklarıyla, çoluk çocuk hepsi geliyor. Sanki sen onların arasındasın. Sana çok yaklaştılar. Buraya kavuşmak üzereler. Lütfen, sen onları karşılamaya hazırlan."
Enes bin Malik, verdiği müjdeye Hazreti Ebu Bekr'in çok sevindiğini bildirerek, daha sonraki hadiseleri de şöyle anlattı: Ertesi gün, beklenen kimseler geldi. Yolculuk sebebiyle, toz toprak içerisinde kalmışlardı. Gelen asker topluluğu, Medine-i Münevvereliler ve daha başka yerlerden gelenlerle beraber, sancaklarını açarak Hazreti Ebu Bekr'in önünden geçmeye başladılar. Kabileler, peş peşe birbirlerini takip ediyorlardı. Bunların ilki, Yemen'den gelen Himyer kabilesi idi. Hepsi baştan ayağa silahlanmışlardı. Aralarında Zü'l-Kela'-i Himyerî de vardı. Hazreti Ebu Bekr'e yaklaşınca, Zü'l-Kela' şu manadaki beyitleri okudu:
"Himyer kabilesi sana çoluk çocuğu ile geldi. Hepsi çeşitli rütbelere sahip. Her biri, harbi bilen genç aslanlar. Hepsi emrinize hazırdırlar."
Hazreti Ebu Bekr, onun bu sözüne tebessüm etti. Sonra, Ali bin Ebu Talib'e; "Ey Ebü'l-Hasan! İşitmedin mi? Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştu: 'Himyer kabilesine mensup kimseler, yanlarında çocuklarını taşıyan kadınlar olduğu halde geldikleri zaman, bütün müşriklere karşı, Allahü tealanın nusret ve yardımı ile sizi müjdelerim.' " Hazreti Ali; "Evet doğru söyledin. Bende Resulullah'tan bunu duydum." dedi.
Himyer kabilesi, bütün asker ve ağırlıklarıyla yürüdü, önlerinde reisleri Kays bin Hübeyre Muradî vardı. Hazreti Ebu Bekr'in hizasına vardığı zaman; "Resulullah'a salatü selam getiriniz." diye bağırdı. Sonra şu manadaki mısraları söyledi: "Sana taçlar sahibi seçkin askerler geldi. Kavmimizin uzun kılıçlı kahramanlarını görmeniz için, huzurlarınızdayız." deyip, emrindeki askerlerle geçti.
Ondan sonra Tay kabileleri geldi. Onları ise reisleri Haris Taî takdim ediyordu. Hazreti Ebu Bekr'in hizasına gelince, atından indi. Yürüyerek geçmeye hazırlanırken, Hazreti Ebu Bekr tekrar atına binmesini emretti. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekr'eyaklaşıp, selam verdi ve müsafeha yaptılar. Bundan sonra, diğer Yemen kabileleri de büyük kalabalıklar halinde birbirlerinin peşinden geçtiler. Onların bu halleri ve Allahü tealanın rızasını kazanmak için Yemen gibi uzak yerlerden gelmeleri, Hazreti Ebu Bekr'i çok sevindirdi. Bunun için Allahü tealaya şükretti. Ordu, Medine-i Münevvere'nin dışına doğru hareket etti. Hazreti Ebu Bekr de, Resulullah Efendimizin Eshabı ile beraber, yaya olarak takip etti. Aralarında, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali de vardı.
Ordu büyük bir heybetle ilerliyordu. Bu sırada bütün ordu, tekbir getirdi. Tekbir sadaları dağlarda akisler yapıyor, yer-gök "Allahü Ekber." nidalarıyla çınlıyor, kuşlar ve kurtlar Allahü tealanın azamet ve kibriyasını terennüm ediyordu. Bu esnada Hazreti Ebu Bekr, orduya bir göz atınca, her tarafın askerle kaplı olduğunu gördü. Bu hal sebebiyle, yüzünde sevinç alametleri belirdi. "Allah'ım! Sen onlara sabır ver. Yardımını lütfet. Düşmanlarına teslim etme. Sen her şeye kadirsin." diye dua etti. Hazreti Ebu Bekr çeşitli kimseleri çağırıp, onlara sancak verdi. Bunların ilki Yezid bin Ebu Süfyan idi. Onu bin süvarinin başına komutan olarak tayin etti. Hicaz bölgesinin meşhur kahramanı Rebia bin Âmir'e de sancak ve emrine bin süvari verdi. Sonra Yezid bin Ebu Süfyan'a döndü; "Rebia bin Âmir kahraman birisidir. Onu senin emrine verdim. Onu askerin önünde bulundur. İşlerinde onunla istişare et. Fakat ona muhalefet etme." dedi.
Bundan sonra askerler, seri bir şekilde silahlarını kuşandılar. Hepsi bir araya toplanıp, atlarına binerek hareket ettiler. Fakat Hazreti Ebu Bekr, Eshab-ı Kiram ile beraber yürüyordu. Bunu gören Yezid bin Ebu Süfyan; "Ey Resulullah'ın halifesi! Seni razı eden, Allahü tealanın gazabından kurtulur. Siz yürürken, bizim atlarımız üzerinde olmamıza gönlümüz razı olmuyor. Ya sizde binersiniz, yahut biz atlarımızdan ineriz." dedi. Hazreti Ebu Bekr ona; "Ben binmeyeceğim, siz de atlarınızdan inmeyeceksiniz." diye cevap verdi. Onlarla Seniyyetü'l-veda denilen yere kadar yürüdü. Burada durdu. Yezid bin Ebu Süfyan, Hazreti Ebu Bekr'in yanına gelip; "Ey Resulullah'ın halifesi! Bize tavsiyede bulun." dedi.
CÖMERT VEZİR
Muhammed bin Ömer Vakıdî'den Abdullah bin Ubeydullah nakleder: "Halife Harun Reşid, hacdan sonra Medine-i Münevvere'ye gelmişti. Veziri Yahya Bermekî'den, Resulullah Efendimiz ve Eshabının yaşadığı hadiseleri, bizzat yerlerini göstererek anlatacak birini bulmasını istemişti. O da kime sorduysa, beni tarif etmişler ve yatsı namazında Mescid-i Nebevî'de bulunmam hakkında haber göndermişlerdi. Yatsı namazından sonra beni çağırıp, halifeye takdim etti. Halife ve vezirle birlikte birer merkebe binip, gece sabah akadar dolaştık. Cebrail'in Peygamberimize vahiy getirdiği yerleri, şehitlerin mezarlarını tek tek gösterip, orada cereyan eden hadiseleri anlattım. Her gittiğimiz yerde onlar bineklerinden indiler. İki rekat namaz kılıp, uzun uzun dualar ettiler. Duydukları her hadisede ağladılar. Sabah ezanı okunurken mescide geldik, namazlarımızı kıldık. Yahya Bermekî, halifenin çok memnun olduğunu ve on bin dirhem parayı da hediye olarak kabul etmemi rica ettiğini, söyledi. 'Bu sana şimdilik yeter, ihtiyacın olduğu zaman bize müracaat et!' diye de, tenbih etti. Bende; 'Peki.' deyip evime döndüm. O parayla bütün borçlarımı ödedim. O sene hiç sıkıntı çekmedim. Ertesi sene, tekrar çok borçlanmıştım. Hanımımın da teşvikiyle Bağdat'a vezirin yanına gitmeye karar verdim. Vezir Yahya Bermeki, beni izzet ve ikramla karşılayıp, Ramazan ayı boyunca her akşam iftara davet etti. Kendisi imam olup, namazı kıldırarak, diğer âlimlerin de bulunduğu yemekten sonra, toplanan ilim meclisinde beni yanına oturturdu. Benden başka hiç kimseden bir şey sormazdı. Her gün, içinde beş bin dirhem para bulunan bir kese hediye ederdi. Ben orada bir ev tutup, hizmetçi ve at sahibi oldum. Medine'ye giden kadı Zübeyrî ile de evime para gönderdim. Vezir, bayram namazında çok güzel giyinmemi ve beni halifeye takdim edeceğini söyledi. Halife, benim hac esnasında kendisine delil olan kimse olduğumu anlayınca, otuz bin dirhem hediye etti. Bayramdan sonra, vezirden Medine'ye gitmek istediğimi söyleyip izin istedim. Benim yanıma bir kişi verip, hediyeler aldırttı ve Medine'ye kadar bana refakat etmesini tenbih etti. Adam, beni Medine'ye kadar götürdü ve bir kuruş masraf ettirmedi. Ben hayatımda, vezir Yahya bin Halid Bermekî gibi güzel ahlâklı ve cömert kimse görmedim."
Hazreti Ebu Bekr; "Yolda kendin ve emrin altındakileri sıkma, işlerinde onlarla istişare et. Kendi kavmine ve arkadaşlarına kızma. Adalet ile muamele et. Çünkü, zulmeden bir cemaat felaha (kurtuluşa) eremez. Düşmanlarına galip gelemez. Siz düşmanla karşılaştığınız zaman mealen; '... Onlara arkalarınızı çevirmeyin, kaçmayın. Kim böyle bir günde, tekrar düşmana atılmak için kendini kaçar gibi göstererek aldatmak veya başka bir birliğe katılıp savaşma dışında kafirlere arka çevirip kaçarsa, muhakkak ki, o, Allah'ın gazabına uğramıştır. Onun yeri Cehennem'dir. Ve o ne kötü bir dönüş yeridir.' ayet-i kerimesini (Enfal suresi: 15-16) unutmayın. Eğer düşmana galip gelirseniz, çocukları, ihtiyarları öldürmeyiniz. Yenilecek hayvanları lüzumsuz kesmeyiniz. Söz verdiğiniz zaman sözünüzü bozmayınız. Sulh yaptığınız zaman onu ihlal etmeyiniz. Kiliselerde rahiplere rastlarsanız, onlara dokunmayınız. Kiliseleri yıkmayınız. Sonra, başka kimselere rastlarsınız, bunlar şeytanın yardımcıları ve putperesttirler.
Vakıdî'nin en mühim eseri olan Kitâbü'l-megazî'nin kapak sayfası. Peygamber Efendimizin hayatını anlatan en mevsuk (sağlam kaynaklara dayanan) eserlerdendir. Bu eserini, şehit çocuklarından, ravilerden, âlimlerden dinleyerek yazmış ve hadiselerin geçtiği yerlere giderek incelemiştir. Bu yönü ile orijinaldir.
Bunlar, İslam'a girmezler veya cizye vermeyi kabul etmezler ise kılıçtan geçiriniz. Sizi Allahü tealaya emanet ediyorum." dedi. Sonra Yezid bin Ebu Süfyan'a sarıldı ve onunla müsafeha etti. Rebia'ya da aynı şekilde yaptı ve ona; "Ey Rebia! Bugün kahramanlığını ortaya koy. Allahü teala bizi ve sizi af ve mağfiret eylesin!" dedi. Daha sonra yoluna devam etti. Hazreti Ebu Bekr de, yanındakilerle beraber Medine-i Münevvere'ye döndü. Ordu ise, süratle yoluna devam ediyordu. Bu sırada Rebia bin Âmir; "Ey Yezid, bu yolculuk nedir? Halbuki Hazreti Ebu Bekr sana, yolculuk sırasında yumuşak muamele etmeni emretti." Yezid; "Ey Âmir! Ebu Bekr Şam'a çok asker gönderdi. Ben herkesten önce Şam'a varmak istiyorum. Belki herkes oraya ulaşmadan önce biz orayı fethederiz." dedi. Ordu Tebük ve sonra Gabiye denen yere varabilmek için Vadi'l-Kura üzerinden yürüyordu. Müslümanların bu hareketi Heraklius'a ulaştı. Haber kesinleşince, o da en cesur askerlerini toplayarak gerekli hazırlıkları yaptı. Müslümanlardan Tebük'e ilk gelen Yezid bin Ebu Süfyan, Rebia bin Âmir ve beraberlerinde bulunan Müslümanlar oldu. Onlar, Rumlardan üç gün önce geldi. Dördüncü gün Müslümanlar Şam'a hareket ettiler. Yezid bin Ebu Süfyan, Rumlara göre sayıca az olan ordusuna bir konuşma yaptı ve; "Biliniz ki, Allahü teala size zaferi vaat etti. Sizi meleklerle destekledi." Sonra mealen; "Allah'ın izni ile pek az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara suresi: 249) ayet-i kerimesini okudu. Devamla; "Siz, Şam'a ilk giren ve buranın insanlarıyla ilk savaşanlarsınız." diyerek orduya nasihat ederken, Rumların öncüleri ve arkasından orduları göründü. Rumlar Müslümanları görünce, hepsinin bu kadar olduğunu zannettiler. Birbirlerine, memleketimizi almak isteyen Müslümanların hemen işini bitiriverelim deyip, hücuma geçtiler. Fakat onlar, karşılarında Resulullah Efendimizin eshabının yüksek himmet ve gayretlerini buldular. Rumlar, Müslümanlar üzerine daha fazla asker yığdılar. Kısa zamanda, Müslümanların işlerini bitireceklerini sandılar. Fakat aniden, karşılarına gizlenmiş bulunan Rebia bin Âmir çıkıverdi. Müslümanlar tekbirler, tehliller ve Resulullah Efendimize salat-ü selamlarla, can-u gönülden hücum ettiler. Rumlar, kahramanların karşısında şaşkına döndüler. Allahü teala onların kalbine korku verdi. Gerilemeye başladılar. Rebia, bir taraftan askerlerini savaşa teşvik ederken, diğer taraftan düşman ordusu içinde en azgınının üzerine hücum edip, onu yaraladı. Böğrü üzerine düşürdü. Bunu gören Rumlar, geri dönüp kaçmaya başladılar. Böylece zaferi, Müslümanlar kazandı. Rumlar, o gün bir daha toplanamayıp savaş alanından kaçarak uzaklaştılar.
Sa'd bin Evs de, Tebük'te Müslümanlarla Rumların karşılaşmasını şöyle anlatır: "Yezid bin Ebu Süfyan ve Rebia bin Âmir kumandasındaki ordu, Rum ordusuyla Tebük'te karşılaştı. Allahü teala Rumları hezimete uğrattı.
Bu çarpışmada Müslümanlar 120 şehit vermiş, Rumlardan ise 1.200 kişi öldürülmüştü. Rumlar mağlup olunca, kumandanları; "Size yazıklar olsun, İmparatorun yanına hangi yüzle gideceksiniz. Müslümanlar bizi perişan ettiler. Her taraf bizim ölülerimizle dolu." dedi. Bu sözü duyan Rumlar, çadırlarının yanında toplandılar. Kendilerine yardımcı kuvvet olarak gelen Araplardan birisini Müslümanlara gönderdiler. Ona; "Git, Müslümanlara söyle, ileri gelenlerinden birisini göndersinler, ne istediklerini konuşalım." dediler. O şahıs atına bindi, Müslümanların tarafına geldi. Müslümanlar onu görüp karşıladılar. Ne istediğini sordular. O da; "Kumandanımız sulh için sizinle konuşmak istiyor." dedi. Durumu Yezid'e haber verdiler. Rebia; "Ben, giderim!" dedi. Yezid; "Ey Rebia! Onların sana bir şey yapmalarından korkarım. Çünkü, dün sen onların büyüklerini öldürdün." dedi. Rebia mealen; "Bize Allahü tealanın takdir ettiğinden başkası ulaşmaz. O, bizim mevlamızdır, dostumuzdur. Onun için Müminler, yalnız Allahü tealaya tevekkül etsinler. (O'na) güvenip bağlansınlar." (Tevbe suresi: 51) ayet-i kerimesini okudu. Sonra siz beni iyi takip edin. Herhangi bir durumda, yardıma koşarsınız. Eğer onların sözlerinden döndüğünü görürseniz, üzerlerine saldırırsınız! dedi.
Sonra atına bindi, Rum ordusunun yanına gitti. Rebia'yı götüren Rum taraftarı şahıs: "Atından in, kralın ordusuna hürmet et!" deyince Rebia: "Ben izzetten (şerefli bir durumdan) zillete (alçak ve düşük bir duruma) geçmem. Hem ben atımı da kimseye teslim edemem. Ben melikin çadırının kapısından başka bir yerde inmem. Aksi takdirde, geri dönerim. Çünkü siz bizi çağırdınız." dedi. Rebiabin Âmir'in yanında refakatçi olan şahıs, bu durumu Rumlara bildirdi. Onlar da, Rebia'yı haklı buldular. Rebia çadırın kapısında indi. Orada atının dizginini ve silahını eline aldı. Bu sırada Rumların kumandanı Cercis (Yorgi) yanına geldi. İmparator Heraklius, dinler hakkında bilgisi olan bir papaz göndermişti. Kapıcı, papazı da oraya getirdi. Papaz gelip oturunca; Cercis, papaza; "Rebia'ya, kendi dinlerinden sor!" dedi. Papaz ona; "Ey Arap kardeş! Bizim bildiğimize göre Allahü teala Hicaz'da, Haşimoğullarından ve Kureyş kabilesinden bir peygamber gönderecek. Bunun alameti, Allahü tealanın onu geceleyin göklere doğru yükseltmesidir. (Miraç hadisesidir.) Bu oldu mu, olmadı mı?" diye sordu. Rebia; "Evet, oldu. Bunu Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de haber verdi." deyip mealen; "Her türlü noksanlıktan münezzeh olan O Allah'tır ki, kulunu (Hazreti Muhammed'i) gece Mescid-i Haram'dan (Mekke'den alıp) o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya kadar götürdü. Ona, ayetlerimizden (kudretimize delalet eden acaipliklerden) gösterelim diye yaptık." (İsra suresi: 1) ayetini okudu. Papaz; "Bizim kitaplarımızda, Allahü teala sizin Peygamberinize ve ümmetine, Ramazan'da bir ay boyunca oruç tutmayı farz kıldığını söylüyor." dedi. Rebia da; "Evet öyledir." deyip, Kur'an-ı Kerim'den mealen şu ayet-i kerimeyi okudu: "O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur'an-ı Kerim o ay içerisinde indirilmiştir. O Kur'an insanları hakka ulaştırır. Helal ile haramda ve din hükümlerinde hakkı batıldan ayırır." (Bakara suresi: 185).
Papaz; "Ben bizim kitaplarımızda gördüm: Kim bir iyilik yaparsa, onun on katı ona yazılır." dedi. Rebia; "Evet, öyledir. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; 'Kim bir hayır ve güzel amelle gelirse, ona on misli sevap verilir. Kim de bir günah ile gelirse, ona ancak misli ile (günahı kadarla) ceza verilir. Onlar (gerek iyilik ve gerekse kötülük yapanlar) haksızlığa uğratılmaz.' (En'am suresi: 160), buyurmaktadır." dedi. Papaz; "Bizim kitabımızda yazdığına göre; 'Allahü teala, Muhammed'in ümmetine, Peygamberlerine salat-ü selam okumalarını emrediyor.' bu gerçekten böyle midir?" diye sordu. Rebia; "Evet öyledir, Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; 'Gerçekten, Peygamber'e salat ederler. (Şeref ve şanını yüceltirler.) Ey iman edenler! Siz de ona salat edin (Allahümme salli ala Muhammed, deyin) ve gönülden teslim olun.' (Ahzab suresi: 56) dedi. Papaz, Rebia'nın verdiği bu cevaplara hayran kaldı. Yanındakilere; "Bu kavim hak üzeredir." dedi. Orada bulunan hizmetçilerden biri, papaza; "Senin kardeşini öldüren budur." dedi. Bunun üzerine, Rebia'nın üzerine atladılar. Bütün bu durumları takip eden Yezid bin Ebu Süfyan, yanındaki birlik ile Rebia'nın bulunduğu yere hücum ettiler. İki ordu tekrar şiddetle çarpıştılar. Neticede Müslümanlar yine muzaffer oldular. Onlardan çok ganimet ve mallar elde ettiler. Hepsini beş yüz süvari ile birlikte Medine-i Münevvere'ye gönderdiler. Zafer Hazreti Ebu Bekr'e haber verilince, Allahü tealaya şükür secdesi yaptı. Daha sonra Yermük'te İslam ordusuna katıldılar.
Aynı tarih kitabının başka bir yerinde, Hazreti Ebu Bekr'in İslam ordusunun diğer bir koluna nasihati şöyle anlatılmaktadır:
Ebüdderda buyurdu ki: Ben Amr bin As'ın ordusunda bulunuyordum. Hazreti Ebu Bekr'in ona şu nasihatta bulunduğunu duydum: "Gizlide ve açıkta Allahü tealadan kork. Yalnız olduğun zamanlarda da Allahü tealadan haya et. Çünkü sen O'nu görmüyorsan da, O seni ve yaptıklarını görüyor. Ahiret için çalışanlardan ol. Yaptığını sırf Allahü tealanın rızası için yap. Yanındakilere, emrin altında bulunanlara baba gibi ol. Yolculuğunda onlara yumuşak ve müsamahakar ol. Belki onlar arasında zaif durumda olanlar vardır.
Vakıdî'nin Fütuhu İfrikiyye adlı el yazması eserinin ilk sayfası. Kuzey Afrika'daki İslam fetihlerinden bahseden en eski eserlerden biridir. Yale Üniversitesi, Beinecke Nadir Kitap ve El Yazmaları Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.
Vakıdî'nin Fütuhu'ş-Şam adlı eserinin kapak sayfası.
Müşrikler istemeseler de, Allahü teala dinini bütün dinlere karşı üstün kılmak için, Müslümanların yardımcısıdır. Sakın, İbn-i Ebu Kuhafe (Ebu Bekr) beni az bir kuvvetle düşmana ezdirecek, deme. Çünkü ey Amr! Sende gördün, biz çok yerlerde bulunduk. Bizden kat kat fazla düşmanlarla muharebe ettik. Sonra sen Huneyn'de Allahü tealanın Müslümanlara nasıl yardımda bulunduğunu da biliyorsun. Ey Amr, senin yanında Bedir'de savaşmış olan Muhacir ve Ensar'dan olanlar var. Onlara çok ikramda bulun. Onların hakkını gözet. Onlar üzerinde hüküm ve otoriten ile büyüklük ve üstünlük gösterme. Şeytanın vesvesesi sana karışıp da; "Ben onlardan daha üstün olduğum için, Ebu Bekr beni onların başına seçti." demeyesin. Şeytanın hilesinden çok sakın. Sanki onlardan biri gibi ol. İşlerinde onlarla istişare et. Namaza çok sarıl. Vakit girince ezan okut. Namazları ezansız kılma. Ezanı bütün asker işitsin. Seninle beraber namaz kılmayı arzu edenlere namaz kıldır. Bu en faziletli olanıdır. Fakat, yalnız başına namaz kılanın da namazı olur. Düşmanından çok sakın. Dikkatli ol. Arkadaşlarına söyle, onlarda çok dikkatli olsunlar. Sen maiyetinde bulunanların ahvalini iyi bil. Onların arasında bulun. Onlarla beraber otur. İnsanların gizli şeylerini açma. Düşmanla karşılaştığın zaman düşmandan değil, Allahü tealadan kork. Arkadaşlarına nasihatte bulunduğun zaman, kısa ve öz söyle. Önce kendini düzelt ki, emrin altında olanlar da sana karşı iyi olsunlar. İmam (işin başında bulunan) kimsenin bildiğini ve emri altındakiler hakkında yapacağını, Allahü tealadan başkası bilmesin. Ben seni Araplardan muhtelif kabilelerin başına geçirdim. Sen onların her birisine kendi durumlarına uygun olan neyse, ona göre muamele et. Onlara, şefkatli ve merhametli bir baba gibi ol. Yola çıkmadan önce öncü birlik gönder. Düşmanını gördüğün zaman sabırlı ol. Askerine Kur'an-ı Kerim okut. Cahiliye sözlerinden onları menet. Böyle sözler, kabilelerin birbirlerine karşı üstünlük ifade eden sözleri, aralarında düşmanlık doğurur. Dünyanın parlaklığına rağbet etme. Böyle yaparsan, Allahü tealanın Kur'an-ı Kerim'de övdüğü kimselerden olursun." buyurdu.
Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'ın cihada davet için Mekkelilere yazdığı mektup da şöyledir:
"Bismillahirrahmanirrahim. Ebu Bekr'den, Mekkelilere ve diğer Müminlere. Ondan başka ilah olmayan Allahü tealaya hamd eder, Onun peygamberi Hazreti Muhammed'e salat ve selam ederim. İmdi, ben, Müslümanları cihada ve Şam taraflarının fethine çağırıyorum. Sizi ve diğer Müslümanları Allahü tealanın emrettiği şeye davet ediyorum. Çünkü, Allahü teala Tevbe suresi kırk birinci ayet-i kerimesinde mealen; 'Ey Müminler gerek hafif (süvari) gerek, ağırlık (piyade) olarak seferber olun ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda muharebe edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için pek hayırlıdır.' buyuruyor. Bu ayet-i kerimeyi ilk önce tasdik edenler, onun hükmüne ilk uyanlar sizlersiniz. Bu bakımdan (her zaman) bu ayet-i kerimenin hükmüne öncelikle uymaya layık olanlar, sizlersiniz. Kim Allahü tealanın dinine yardım ederse, Allahü teala da ona yardım eder. Kim de bu hususta cimrilik ederse, Allahü tealanın ona asla ihtiyacı yoktur. Öyleyse; '(Ey Mekkeliler), meyvelerinin devşirilmesi çok yakın olan yüksek bir Cennet'e koşunuz.' (El-Hâkka suresi: 22-23) Allahü teala onu Ensar ve Muhacirlere hazırlamıştır. Kim onların yoluna tabi olursa, Allahü tealanın veli kullarından ve seçilmişlerden olur. 'Allahü teala bize kafidir ve O ne güzel vekildir.' (Al-i İmran suresi: 173)."
Hazreti Ebu Bekr, mektubunu mühürleyip, Abdullah bin Huzafe'ye verdi. Abdullah bin Huzafe mektubu alıp yola çıktı. Mekke'ye varınca, Mekke halkını yüksek sesle yanına davet etti. Mekkeliler onun yanına toplandılar. Hazreti Ebu Bekr'in mektubunu kendilerine verdi. Mektup, Resulullah'ın Eshabına okundu. Mektubu dinledikten sonra, Sehl bin Amr, Haris bin Hişam, İkrime bin Ebu Cehl; "Biz bu daveti kabul ettik. Bize söylenilenlerin hepsini tasdik ettik." dediler. Ayrıca İkrime; "Ne zamana kadar canlarımızı feda etmeden duracağız? Herkes gidilecek yere gitti. Kazanan kazandı. Biz onlardan geri kalmış olsak bile, hiç olmazsa, cihat için bizden önce davranıp gidenlere kavuşur, böylece, biz de onlardan oluruz." dedi. Sonra İkrime bin Ebu Cehl ve Haris bin Hişam, Mahzumoğulları ile beraber hareket ettiler. Mekkelilerden beş yüz kişi de onlara katıldı.
Hazreti Ebu Bekr, Taiflilere mektup yazdı. Onlar da dört yüz kişi ile yola çıktılar. Onlar arasında Sa'id bin Halid bin Sa'id bin As isminde cesur bir genç vardı. Asil bir genç idi. Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'ın huzuruna çıkıp: "Ey Resulullah'ın halifesi: Sen, babam Halid'e bayrak vermek istemişsin. O senin askerlerinin kumandanı olacakmış. Fakat, bazı kimseler onun hakkında konuştuğu için sen onu azletmişsin. Halbuki o, canını Allah yoluna vakfetmişti. Hem bende senin cihat davetini kabul ettim. İstersen beni bir miktar askerin başına ver. Ben harpten asla çekinmem." dedi. Sa'id bin Halid babasından daha kahraman ve savaşçı birisiydi. Bunun üzerine, Hazreti Ebu Bekr ona bayrak verip, iki bin kişilik bir kuvvetin kumandanı yaptı. Ancak Ömer bunu muvafık görmedi. Doğruca Hazreti Ebu Bekr'in yanına gelip: "Ey Resulullah'ın halifesi, sen daha üstünleri bulunduğu halde, Sa'id bin Halid'e bayrak verip kumandan yapmışsın, öyle mi?" dedi. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekr çok düşündü. Sa'id bin Halid'i de kumandan yapmak istiyor, diğer taraftan, Ömer'e de muhalefet etmek istemiyordu. Çünkü, Hazreti Ömer'i seviyor, onun nasihatine kıymet veriyor, onun Resulullah'ın yanındaki yerinin ne kadar yüksek olduğunu çok iyi biliyordu. Bunun üzerine kalkıp, Hazreti Aişe'nin yanına gitti. Kendisinin Sa'id bin Halid'e bayrak vermek istediğini, Hazreti Ömer'in ise bunu münasip görmediğini söyledi. Bunun üzerine Hazreti Aişe: "Sen de biliyorsun ki, Ömer'in İslama olan hizmeti büyüktür. Bu hizmeti Allah rızası için yapıyor. Kalbinde hiçbir Müslüman için kin ve buğz yoktur. Onun, Sa'id bin Halid'e bayrak verilmesini uygun görmemesi, en iyi olanın yapılmasını istemesinden dolayıdır." dedi. Ebu Bekr Hazreti Aişe'nin bu sözlerini kabul edip, oradan ayrıldı. Sonra Ezd ed-Devsî'yi çağırdı. Ona; "Sa'id bin Halid'e git, bayrağı sana teslim etmesini söyle!" dedi. Ezd ed-Devsî, Sa'id bin Halid'in yanına gidip, bayrağı kendisine teslim etmesini, söyledi. Sa'id bayrağı ona teslim edip dedi ki: "Vallahi, Hazreti Ebu Bekr nerede olursa, onun bayrağı altında harp edeceğim. Çünkü ben, canımı Allah yoluna vakfettim."
Ebu Bekr es-Sıddîk, ordunun önünde kimi göndereceğini düşünüyordu. Bu sırada yanına Sehl bin Amr, İkrime bin Ebu Cehl, Haris bin Hişam gelip; "Şahit olunuz, biz canımızı Allah yoluna vakfetmişiz. Bu uğurda savaştan asla geri dönmeyiz." dediler. Onların bu sözleri üzerine, Ebu Bekr; "Allah'ım onları umduklarından daha iyisine kavuştur!" diye dua etti. Sonra Hazreti Ebu Bekr, Amr bin As'ı çağırdı. Ona bayrağı teslim edip; "Seni, Mekkeliler, Taifliler, Hevazin ve Beni Kilab'dan ibaret bir ordunun başına kumandan tayin ettim. Filistin mıntıkasına git. Orada Ebu Ubeyde ile mektuplaş, ona yardımcı ol. İşlerinde onunla meşveret etmeden (ona danışmadan) karar verme. Haydi git. Allahü teala sana da, Ebu Ubeyde'ye de hayırlar versin!" dedi. Hazreti Ebu Bekr, Amr bin As'a, Müslüman askerlere ve Allahü tealanın izni ile zaferi kazandıktan sonra, düşmanlara ve onların çoluk çocuğuna karşı nasıl muamele edeceğine dair, bazı nasihatlarda bulundu. Sonra onları uğurlayıp, gönderdi.
Hazreti Ebu Bekr, Amr bin As'dan bir gün sonra, Ebu Ubeyde kumandasındaki orduyu da, sancak ve bayraklar açarak uğurladı. Resulullah.
Resulullah, Ebu Ubeyde için; “Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir.” buyurmuşlardı. Hazreti Ebu Bekr, Ubeyde'ye; “Ey ümmetin emini, Amr bin As'a yaptığım nasihatleri duydun. Aynı tavsiyeleri, sana da yapıyorum.” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr, Ebu Ubeyde'nin ordusunu da uğurladıktan sonra, Halid bin Velid'i çağırdı. Onun için de bir bayrak açtı. Onu kumandan yaptı. Ayrıca ona seçkin askerler verdi. Bunlar, çok kahraman kimselerdi. Bunların hepsi, Resulullah ile muharebelere katılmış Eshab-ı Kiram'dan meydana geliyordu. Hazreti Ebu Bekr, Halid bin Velid'e; “Ey Ebu Süleyman, seni bu ordunun başına kumandan tayin ettim. Sen, doğru Irak ve İran tarafına git. Allahü tealadan, size nusretini (yardımını ve sizi muzaffer kılmasını) dilerim.” deyip, onları da uğurladı.
Hazreti Ebu Bekr böylece her orduyu, başında bir kumandanla göndermişti. Zamanla Hazreti Ebu Bekr'i bir düşünce ve bir endişe kapladı. İslam ordularının durumlarını merak ediyordu. Bu, yüzünden belli idi. Bunu sezen Hazreti Osman ona; “Niçin böyle gamlısın?” diye sorunca, Hazreti Ebu Bekr; “Acaba İslam ordularının durumu ne olacak diye merak ediyorum.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Osman; “Benim, Şam'a gönderilen ordu dışında, diğer ordulardan hiç endişem yok. İnşaallah Rumlara ve İranlılara karşı zafer kazanacağız. Bu hususta, Allahü tealanın vaadi var. Allahü teala vaadine asla muhalefet etmez. Ancak zafer bu ordu ile mi, yoksa başkası ile mi olur, onu bilmiyorum. Fakat sen yine de, Allahü tealadan zafer bekle!” dedi.
O gün akşam oldu. Hazreti Ebu Bekr o gece rüyada, Amr bin As'ı sıkıntılı bir halde gördü. Sonra Amr bin As, ovalık, yeşillik ve rahat bir yere doğru gidip at üstünde düşmana saldırdı. Peşinden Müslüman askerler saldırdı. Sonra geniş bir araziye gelip, istirahat ettiler. Bu sırada Hazreti Ebu Bekr, uykudan uyandı. Gördüğü rüyadan dolayı rahatladı. (Rüyasını Hazreti Osman'a anlatınca), O; “Rüya, Müslümanların muzaffer olacağına delalet ediyor. Fakat, Amr bin As düşmanla savaş ederken büyük bir sıkıntı ile karşılaşacak, ancak, bu durumdan kurtulacak.” dedi.
Gerek İslamiyetten evvel ve gerekse İslamiyetten sonra, Şam taraflarından tüccarlar Medine-i Münevvere'ye gelir, beraberlerinde buğday, arpa, zeytin, incir, kumaş ve daha başka Şam'da bulunan eşyaları getirip, satarlardı. Yine bu satıcılardan bazısı gelmişti. O sırada da, Hazreti Ebu Bekr, Rumların ve İranlıların üzerine ordular göndermişti. Bütün bunları gören tüccarlar, Şam'a dönünce, Medine-i Münevvere'de olup bitenleri, Rum kralı Heraklius'a bildirdiler. Bu haberi alan Heraklius, hemen devletin ileri gelenlerini topladı. Onlara, kendisine ulaşan haberi bildirdi. Onlara; “Daha önce size böyle bir durumla karşılaşacağınızı haber vermiştim. O Peygamber'in Eshabı, mutlaka benim hakimiyetim altında olan yerlere sahip olacaktır. Bunun zamanı çok yakındır. Muhammed'in halifesi, sizin üzerinize ordular gönderiyor. Onlar şu anda bize çok yaklaştılar. Artık dininizi ve kendinizi koruyunuz. Eğer, gevşeklik ederseniz, Araplar, bütün memleketinize ve mallarınıza sahip olacaklardır.” dedi.
Heraklius'un bu sözlerini dinleyen Rumlar ağlamaya başladılar. Heraklius onlara; “Ağlamayı bırakın da, başınızın çaresine bakın.” dedi. Sonra Heraklius'un veziri; “Ey Melik, bize bu haberi getirenleri dinlemek istiyoruz.” deyince, Heraklius, kapıcılarından birisine, haber getiren Hıristiyan tüccarları çağırmasını emretti. Kapıcı, yanında o tüccarlardan birisi ile geldi. Heraklius ona; “Getirdiğiniz, bu haber ne zamana ait?” diye sorunca, tüccar; “Yirmi beş günlük.” dedi. Heraklius; “Şimdi onların başında kim var?” dedi. Tüccar; “Ebu Bekr-i Sıddîk denen birisi var. Senin memleketine orduları o gönderiyor.” diye cevap verdi. Heraklius; “Sen onu gördün mü?” diye sordu. Tüccar; “Evet! O benden dört dirhem karşılığında bir semle (peştemal gibi bir örtü) satın aldı. Onu omuzuna koydu. O sanki, halktan birisi gibi. Üzerinde sadece iki elbisesi var. Halk arasında dolaşıyor. Çarşıya gidiyor, insanların yanına gidip, onlarla görüşüyor. Zayıfın hakkını kuvvetliden alıyor.” dedi. Bunları dinleyen Heraklius; “Evet biraz daha anlat.” dedi. Tüccar; “Ebu Bekr, rengi soluk ve yanakları ince bir zattır.” diye konuştu.
Bunun üzerine Heraklius; “Dinim hakkı için bu anlattığın zat, bizim kitaplarımızda okuduğumuz ve kendisinden sonra Müslümanların başına geçeceği bildirilen, Ahmed'in (Resulullah'ın) arkadaşıdır. Kitaplarımızda, onun uzun boylu, kuvvetli bir arslan gibi olduğu bildirilir.” Tüccar, Heraklius'un bu sözünü duyunca, şiddetle bağırdı: “Ebu Bekr'i aynen anlattığın gibi gördüm.” dedi. Daha sonra, Heraklius; “Vallahi bunların hepsi doğrudur. Hatta ben, Rumları Muhammed'in dinine davet ettim de, onlar bana itaat etmediler. Fakat şu kesindir ki, benim hakimiyetim çok yakında yok olacaktır.” Sonra haç'ı, ordusunun kumandanlarından birisine verdi. Ona; “Seni başkumandan yaptım. Arapları, Filistin'den çıkarmak için harekete geçiniz. Filistin, bolluk ve bereketli bir topraktır. Filistin bizim şerefimiz, makam ve mevkimiz, başımızın tacı ve her şeyimizdir.” dedi. Böylece Rum ordusu yola çıktı.
Hazreti Ebu Bekr'in Amr bin As komutasında gönderdiği ordu Filistin toprağına varınca; Amr bin As, Muhacir ve Ensar'ı toplayıp onlarla, istişare etti. Müslümanlar muharebe hakkında istişare halinde iken, Adî bin Âmir çıkageldi. Adî Müslümanların seçkinlerinden bir zat idi. Şam taraflarına çok gidip gelirdi. Şam'ı, buradaki insanları ve onların hallerini iyi bilirdi. O gelince Amr bin As'ın yanına oturttular. Amr bin As ona; “Şam taraflarında neler var?” dedi. Adî; “Hıristiyanlar ordularıyla geliyorlar. Karınca gibiler, çok kalabalıklar.” dedi. Bunun üzerine, Amr bin As ona: “Biz onlara karşı Allahü tealaya güveniyor, ondan yardım diliyoruz. La havle ve la kuvvete illa billah.” dedi.
Sonra şöyle konuştu: “Burada hepimiz eşitiz. Birimizin diğerinden farkı yoktur. Düşmana karşı Allahü tealadan yardım isteyiniz. İ'lay-ı kelimetullah (Allahü tealanın İsm-i şerifini yüceltmek için) harp ediniz. Kim böyle savaşırsa, şehit olur. Kim de böyle savaşıp, hayatta kalırsa, o kimse mesut ve bahtiyar bir insandır. Şimdi, herkes harp hususunda fikirlerini beyan etsin.” dedi. Herkes düşmana galip gelmek için, nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair görüşlerini bildirdiler. Muhacirlerden birisi de şöyle dedi: “Biz Resulullah ile beraber, az bir orduyla, kalabalık orduları yenerdik. Allahü teala, bize yardım edeceğini vaat etti. O, sabredenlere hayır ve iyilik vaat etti. Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey Müminler! Önce kafirlerden size, yakın bulunanlarla savaşın. Onlar sizde şiddet ve kuvvet bulsunlar. Biliniz ki, Allahü teala takva sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe suresi: 123) buyurmaktadır.” dedi.
Nihayet Müslümanlar, düşmanla bütün güçleriyle harp edeceklerine dair karara vardılar. Amr bin As, Abdullah bin Ömer bin el-Hattab'a sancak verip, emrine bin tane süvari verdi. Bunlar arasında Taîf ve Sakif kabilelerinden birçok kahraman vardı. Birlik, Amr bin As'ın emri üzerine hareket etti. Sabaha kadar yürüdüler. Bu sırada, kalabalık insan topluluğuna dair bir takım izlere rastladılar. Abdullah bin Ömer; “Bu asker izi. Zannederim, Rumların öncü birliklerine aittir.” dedi. Sonra, emrindeki askerlerle birlikte durdu. Askerler; “Sen bizi bırak, bu izi takip edelim.” dediler. Abdullah bin Ömer; “Hayır, izin kime ait olduğunu öğreninceye kadar, kimse dağılmasın.” diye emir verdi. Bu yüzden kimse yerinden ayrılmadı. Araştırma neticesinde, on bin kişilik Rum askerinin, yakınlarında olduğunu gördüler. Bunlar, Müslümanlara dair haber alabilmek için dolaşan Rum öncüleri idi.
Vakıdi'nin Kitâbü'l-megazî'de anlattığı Yermük savaşında; yenildikten sonra perişan bir halde Yermük vadisinden çekilen Bizans ordusunu tasvir eden bir gravür.
Abdullah bin Ömer, onları görünce, Müslüman askerlere; “Bu fırsatı kaçırmayınız. Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” dedi. Bu sırada, Müslümanlar, gür bir sesle; “La ilahe illallah Muhammedün resulullah.” söylediler. Her taraf Kelime-i tevhid sesleriyle doldu. Ağaçlar, taşlar ve orada bulunan her şey, onlara Kelime-i tevhid ile cevap veriyordu. İlk hücum eden İkrime bin Ebu Cehil oldu. Onu Sehl bin Amr ve Dahhak takip etti. İki ordu birbirine girdi. Abdullah bin Ömer bu sıradaki manzarayı şöyle anlatır: “O anda, Rumların önde gelen kahramanlarından, iri yapılı, sağına soluna çevik hareketlerle vuran birisini gördüm. Bu öncü kuvvetlerinin komutanı ve Rumların gözbebeği olan birisi idi. Rum askerinin üzerinde moral yönünden büyük tesiri vardı. Üzerine hücum edip, mızrağımı ona doğru uzattım. Fakat o, mızraktan kendisini kurtardı. Ona doğru yaklaştım. Kendisini mutlaka öldürmek istiyordum. Bir fırsatını bulup, onu yaraladım. Kılıcımla ona vuruyordum. Fakat, sanki taşa vuruyordum. Kılıcımla vurdukça, kılıç sert taşa vurulunca çıkardığı ses gibi ses çıkarıyordu. Hatta kılıcımın parçalandığını zannettim. Nihayet Rumların kumandanı yere düştü. Bunu gören Rumlar, büyük bir korkuya kapıldı. Bundan istifade ederek Müslümanlar daha şiddetli çarpışmaya başladılar. Allah için Dahhak ve Haris bin Hişam çok kahramanlıklar gösterdiler. Rumlar büyük bir hezimete uğradılar. Bir kısmı da kaçtılar. Böylece muharebe, Allahü tealanın Müslümanlara vaat ettiği nusretiyle (yardımıyla) zaferle sonuçlandı.” Harp sahasının çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Müslümanlar döndüler. Hepsi bir araya geldiler. Rumlardan aldıkları malları ve ganimetleri topladılar. Bütün Müslüman askerler dönmüş, Abdullah bin Ömer ise daha ortada yoktu. Müslümanlar, birbirlerine; “Abdullah bin Ömer nerede?” diye soruyordu. Birisi; “O çok zahit ve çok ibadet eden birisidir.” diye konuştu. Başkaları ise; “Bu muharebede Abdullah bin Ömer gibi birisi vardı. O öyle mübarek bir kimsedir ki,” deyip onu çok methettiler. Onların arasında geçen konuşmaları bulunduğu yerden dinleyen Abdullah bin Ömer, yüksek sesle, tekbir ve tehlil getirip, Resulullah'a salat-ü selam getirdi. Elinde bulunan bayrağı salladı. Bunu gören Müslümanlar, doğruca onun yanına koşuştular. Ona nerede idin diye sorduklarında o; “Rumların kumandanı ile meşguldüm. Onu öldürdüm.” dedi.