Tabiîn'in büyüklerinden. İsmi Üveys bin Âmir Karnî'dir. Yemen'in Karn köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 37 (m. 657) senesinde Sıffin'de şehit edildi. Peygamber Efendimizin sağlığında Müslüman oldu. Fakat görmediği için Sahabi olamadı. Peygamberimizin zamanında Medine'ye gelmedi. Tabiîn'in büyüklerinden olduğu hadis-i şerifte bildirildi. Hazreti Ömer'in halifeliği sırasında Medine'ye geldi. Çok alaka ve hürmet gördü. Önceleri kendi memleketi Yemen'de yaşadı. Sonra Kufe'ye gitti.
“Veysel Karanî'ye ait takke ve seccade. İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi'nde muhafaza edilmektedir.”
Veysel Karnî, Yemen'de iken deve güder, geçimini onunla temin ederdi. Geçimi, yaşaması pek sade idi. Hasta, âmâ ve ihtiyar annesinden başka kimsesi yoktu. Güttüğü develer için belli bir ücret istemez, ne verirlerse onu alırdı. Fakir olanlardan hiç ücret almazdı. Aldığının yarısını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kalanını da kendi ihtiyaçlarına ve annesine harcardı.
“Peygamber Efendimizin Veysel Karanî'ye hediye ettiği hırka-ı şerif. İstanbul'un Fatih semtinde Abdülmecid Han tarafından adına yaptırılan Hırka-i Şerif Camii'nde muhafaza edilmektedir.”
Hırka-ı Şerif Camii. Peygamber Efendimizin Veysel Karnî hazretlerine hediye ettiği Hırka-i şerîf İstanbul'a getirildikten sonra hırkanın muhafazası ve ziyareti için 1851'de Sultan Abdülmecid Han tarafından Fatih'te yaptırılmıştır.
Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca sevgili Peygamberimizin aşkı ile yanıp tutuşmuştur. Bir an bile Rabbini unutmamıştır. Kulluğunda o dereceye ulaşmıştır ki, her hali, her hareketi ve her sözü insanlara ibret ve nasihat olmuştur. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir.
“Sıffîn Harbi'nde şehit olan Veysel Karnî radıyallahü anh'ın Suriye'nin Rakka şehrinde, türbesinin de bulunduğu külliyenin girişi. Ammar bin Yaser ve Tabiîn'den Übey bin Kays radıyallahü anhüm hazretlerinin kabirleri de buradadır.”
Onun en önemli vasfı, Peygamberimize aşkı, ibadete canla başla devamı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır duasını almıştır. Resulullah Efendimizi görmeği çok arzu ediyordu. Defalarca Peygamber Efendimizi görmek için annesinden izin istedi. Annesi, kendisine bakacak kimsesi olmadığı için izin veremedi. Peygamberimiz; “Üveys-i Karnî ihsan ve iyilikte Tabiîn'in hayırlısıdır.” buyurdu. Resulullah Efendimiz zaman zaman mübarek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve; “Yemen tarafından rahmet rüzgarı estiğini duyuyorum.” buyururdu.
“Ammar bin Yaser ve Veysel Karnî radıyallahü anhüma hazretlerinin kabirlerinin bulunduğu türbenin dış kapısı.”
“Kıyamette Allahü teala Üveys suretinde yetmiş bin melek yaratır ve Üveys'i onların arasında Arasat'a götürürler. Cennet'e gider ve Allahü tealanın dilediği (bildirdiği) nden başka mahluk hangisinin Üveys olduğunu bilmez.” “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebîa ve Mudar kabilelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyamette şefaat edecektir.” buyurdu. Arabistan'da bu iki kabilenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah, bu kimdir?” dediler. “Allah'ın kullarından biri.” buyurdu. Biz hepimiz kullarız, ismi nedir dediler. “Üveys.” buyurdu. Nerelidir dediler. “Karnlıdır.” buyurdu. O sizi gördü mü dediler. “Baş gözü ile görmedi.” buyurdu. Hayret, size bu kadar aşık olsun da, hizmet ve huzurunuza koşup gelmesin dediler. “İki sebepten: Biri hallerine mağluptur. İkincisi ise benim dinime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar.” buyurdu. Biz onu görür müyüz dediler. Hazreti Ebu Bekr'e; “Sen onu kendi zamanında göremezsin.” ama Hazreti Ömer ve Hazreti Ali'ye; “Siz onu görürsünüz. Bedeni kıllıdır. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selamımı söyleyin ve ümmetime dua etmesini bildirin.” buyurdu.
Veysel Karnî hazretleri gece gündüz ibadet ve taatle vakit geçirirdi. Kendini halktan gizlerdi. İlk zamanlar herkes ona divane gözü ile bakıyordu. Sonradan onun büyüklüğünü anladılar, çok ikram ve hürmet göstermeye başladılar. Bunun üzerine, annesinin vefatından sonra Karn köyünden çıkıp Kufe şehrine gitmişti. Peygamberimizin vefatı yaklaşınca; “Hırkanızı kime verelim?” dediler. “Üveys-i Karnî'ye verin.” buyurdu. Resulullah'ın vefatından sonra Hazreti Ömer ile Hazreti Ali Kufe'ye geldiklerinde, Hazreti Ömer, hutbe esnasında; “Ey Necdliler, kalkınız!” buyurdu. Kalktılar. Aranızda Karn'dan kimse var mıdır? buyurdu.
“Veysel Karanî radıyallahü anh hazretlerinin türbesi.”
Evet dediler ve birkaç kişiyi ona gönderdiler. Hazreti Ömer, onlardan Üveys'i sordu. Biliyoruz. O, sizin aramanızdan pek aşağı bir kimsedir. Divanedir, akılsızdır ve insanlardan kaçar bir hali vardır, dediler. “Onu arıyorum, nerededir?” buyurdu. Arne vadisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez, insanların yediğini yemez; üzüntü ve neşe bilmez, insanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler dediler. “Onu arıyorum.” buyurdu.
“Siirt Bingöl yolu üzerinde bulunan Veysel Karanî külliyesi içinde yer alan cami (üstte). Caminin hemen karşısında Veysel Karanî hazretlerinin makamının bulunduğu türbe (sağda).”
Sonra Hazreti Ömer'le Hazreti Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılarken gördüler. Namazı bitirip selam verince, Hazreti Ömer, kalktı ve selam verdi. Selamı aldı. Hazreti Ömer “İsmin nedir?” diye sordu. “Abdullah, yani Allah'ın kulu.” dedi. “Hepimiz Allah'ın kullarıyız; esas ismin nedir?” diye sordu. “Üveys.” dedi. “Sağ elini göster.” buyurdu. Hazreti Ömer; “Peygamber Efendimiz size selam etti. Mübarek hırkalarını size gönderip; “Alıp giysin, ümmetime de dua etsin.” diye vasiyet etti.” dedi. “Ya Ömer! Ben zayıf, âciz ve günahkar bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına ait olmasın?” deyince. “Hayır. Ya Üveys, aradığımız kimse sensin. Peygamber Efendimiz senin eşkalini ve vasfını belirtti.” cevabını verdi. Bunun üzerine, Hırka-i şerifi hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Sonra: “Siz burada bekleyin.” dedi. Yanlarından ayrıldı. Biraz ileride hırkayı yere bırakıp, yüzünü yere koydu. Cenab-ı Hakk'a şöyle duada bulundu: “Ya Rabbî! Sevgili Peygamber Efendimiz, ben fakir, âciz kuluna Hazreti Ömer ve Hazreti Ali ile Hırka-i şeriflerini göndermiş.” dedi. Günahkar olan bütün Müslümanların affı için dua etti. Birçok günahkar Müslüman'ın affolduğu bildirilince Hırka-i şerifi hürmetle giydi.
Veysel Karnî'ye hediye edilen Hırka-i şerifin bir parçası, Van civarında İrisan beylerine kadar gelmiş ve 1618 senesinde, Osmanlı padişahlarından Sultan İkinci Osman Han'a getirilip hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecid Han, bu Hırka-i şerif için Fatih civarında Hırka-i şerif Camii'ni yaptırmıştır. Her sene Ramazan ayında camekan içinde halka ziyaret ettirilmektedir. Tasavvufta büyüklerini görmedikleri halde onların ruhaniyetinden istifade ederek feyiz alarak, yükselenlere “Üveysi.” denilir. Bu tabir, Veysel Karnî hazretlerinin Peygamber Efendimizi görmeden feyiz alıp, Ona tabi olmak suretiyle tasavvufta yüksek derecelere kavuşmasına benzeterek söylenilmiştir.
“Aziz Efendi hattı ile “Ya Hazreti Üveys bin Amir el-Karnî radıyallahü anh” yazılı bir levha.”
Üveysi demek mürşidi olmayan demek değildir. Görmediği halde Peygamber Efendimizin ve Onun varisleri olan evliyanın büyüklerinden birinin ruhaniyetinden feyiz alıp yükselmek demektir. Veysel Karnî kendisine hırka verildikten sonra Yemen'e döndü. Yemen'de artık kendisine hürmet edilmeye başlanmıştı. Bundan rahatsız olarak tekrar Kufe'ye gitti. Kufe'ye gittikten sonra çok az kimse onu görebildi. Görenlerden biri Herem bin Hayyan'dır. Herem bin Hayyan anlatır. Üveys'in şefaatinin ne derecede olduğunu bildiren hadisi işitince, onu görmek istedim. Kufe'ye gidip, onu aradım. Nihayet nehir kenarında abdest alırken buldum. Daha önce hakkında malumatım olduğundan onu tanıdım. Selam verdim. Selamımı aldı. Bana baktı. Müsafeha etmek istedim, elini vermedi. “Allah sana merhamet eylesin, seni bağışlasın ey Üveys, nasılsın?” dedim. Onu o kadar sevmiştim, ona o kadar acımıştım ki ağladım. Çünkü çok zayıf idi. O da ağladı ve “Allah sana hayırlı ömür versin, ey Herem bin Hayyan? Nasılsın ey kardeşim? Beni sana kim gösterdi?” dedi. “İsmimi ve babamın ismini nasıl bildin ve hiç görmeden beni nasıl tanıdın?” diye sordum. “Her şeyi bilen ve her şeyden haberi olan bana bildirdi. Ruhum senin ruhunu tanıdı. Çünkü Müminlerin ruhları birbirlerini tanırlar, birbirlerini görmeseler de.” dedi.
“Veysel Karanî hazretlerinin makamı.”
Resulullah'tan bana bir haber ver dedim. “Ben onu görmedim, Onun haberini başkalarından işitmişim. Hadis yolunu kendime açmayı istemem. Muhaddis, müftü veya müzekkir olmağı istemem. Benim meşguliyetim vardır. Bunlarla uğraşamam.” dedi. Bana bir ayet okuyun. Sizden duyayım dedim. Elimi tuttu. Euzü besmele okudu ve çok ağladı. Sonra Allahü teala bir ayette mealen; “Cinleri ve insanları beni tanımaları, ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat suresi: 56) Bir başka ayette mealen; “Gökü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Duhan suresi: 38) buyuruyor. **“İnnehuhüvelazizürrahim”**e kadar okudu. Sonra bir sayha vurdu (feryad etti). Aklının gittiğini sandım. Sonra; “Ey Hayyan'ın oğlu, sen buraya niçin geldin?” dedi. Seni tanımak, seninle sohbet etmek arzusu ile dedim. “Bir kimsenin Allahü tealayı tanıdıktan sonra, herhangi bir kimse ile ahbaplık etmek istemesine hiçbir zaman bir mana veremem.” dedi. “Bana vasiyet, nasihat et” dedim. “Yattığın zaman ölümü yastığının altında bil. Kalkınca da karşında bulundur. Günahın küçüklüğüne değil, onunla asi olmaklığının büyüklüğüne bak! Günahı küçük tutarsan, onu yasak eden Rabbini küçük tutmuş olursun. Onu büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun.” dedi. “Nereye yerleşmemi tavsiye edersin?” dedim. “Şam'a.” dedi. “Orada geçim nasıldır?” dedim. “Şüphenin ağır bastığı şu kalbe yazıklar olsun, nasihat kabul etmez.” dedi. “Bana bir tavsiyede daha bulun?” dedim. “Ey Hayyan'ın oğlu! Baban öldü, Âdem Aleyhisselam, Davud Aleyhisselam, Muhammed Resulullah öldüler. Halifesi Hazreti Ebu Bekr öldü. Kardeşim Ömer öldü. Ah Ömer!... Ah Ömer!” dedi. “Allah sana rahmet eylesin, Hazreti Ömer ölmemiştir” dedim. “Allahü teala, onun öldüğünü bana bildirdi.” dedi ve devam etti. “Ben ve sen, ölülerdeniz.” Salevat okuyup, kısa bir dua yaptı ve: “Vasiyetim şudur ki, Allah'ın kitabını ve onda bildirilen sırat-ı müstakimi (doğru yolu) elden bırakma ve ölümü bir an unutma. Kavmine ve akrabana varınca onlara nasihat et ve Allah'ın kullarına öğüt vermekten geri durma. Ehl-i Sünnet'e uymaktan bir adım ayrılma ki, dinini kayıp edersin de haberin olmaz ve Cehennem'e düşersin.” dedi. Birkaç dua daha etti ve sonra; “Git Herem bin Hayyan, bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni. Beni dua ile hatırla, ben de seni dua ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim.” dedi. Bir zaman onunla gitmek istedim. Bırakmadı. Gitti, ağlıyordu. Ben de ağladım. Ardından baktım durdum. Gözden kayboluncaya, şehre girinceye kadar baktım. Hâlâ ondan bir haber alamadım. “Benimle en çok konuşan Hazreti Ömer ve Hazreti Ali'dir.” demiştir.
Veysel Karnî Mekke'de hac yapıp, Medine'ye gidince işte Resulullah'ın türbesi burasıdır diye kendisine gösterildi. Kendinden geçerek düşüp bayıldı. Ayılınca beni buradan götürün. Resulullah'ın medfun bulunduğu bir beldede benim için yaşamanın tadı olmaz, demiştir. Rebi' bin Haysem anlatır: Üveys'i görmeye gittim. Sabah namazında idi. Bitirdi, tesbihlerin sonuna kadar bekleyeyim dedim. Kuşluğa kadar kalkmadı. Kalktı kuşluk namazı kıldı. Öğle oldu, öğleyi kıldı. Velhasıl üç gün namazdan kalkıp, dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece Ona kulak verdim. Gözüne uyku gelmişti. Derhal münacaata başladı ve: “Ya Rabbî, çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım.” dedi. Bana bu yeter dedim ve halini bozmadan kalkıp gittim. Geceleri hiç uyumadığı bildirilir. Bir gece, “Bu gece kıyam gecesidir.” der, diğer gece, “Bu gece rüku gecesidir.” öbür gece; “Bu gece secde gecesidir.” der, bir geceyi kıyam, bir geceyi rüku, bir başka geceyi secde ile geçirirdi. “Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi bir halde geçirmeye nasıl katlanıyorsun?” dediklerinde: “Secdede, sabah oluyor da, ben hâlâ bir kere Sübhane Rabbiye'l-a'la diyemem. Halbuki üç tesbih sünnetir. Bunu yapmamın sebebi, meleklerin ibadetini yapmak istememdir.” dedi. Kendisine, namazda huşu nedir? dediklerinde: “Böğrüne iğne batırılsa, namazda duymamaktır.” dedi. Kendisine nasılsın? dediler “Sabahleyin kalkıp, akşama sağ çıkacağını bilmeyenin hali nasıl olur?” dedi. İş nasıldır? dediler. “Ah, yolun uzaklığından azıksızlıktan, ah!” dedi.
Veysel Karnî'ye, şuracıkta bir adam var. Otuz senedir, bir mezar kazdı, kefenini giydi, o kabrin başında oturmuş ağlar, gecesi gündüzü yok dediler. Beni oraya götürün buyurdu. Veysel Karnî'yi onun yanına götürdüler. Sararmış, zayıflamış, kurumuş, gözleri ağlamaktan çukurlaşmış halde idi. “Ey kişi, bu kabir ve kefen, seni otuz senedir, Allah'tan alıkoydu. Sen Allah'ı düşünecek, zikredecek yerde, hep kefeni ve kabri düşündün.” buyurdu. O kişi, onun nuruyla o tehlikeyi kendinde gördü. Feryad ederek o kabre düşüp can verdi.
Bir zat, Veysel Karnî'yi ziyarete gitti. Ona hitaben: “Ey Allahü tealanın sevgili kulu. Bana bir nasihatta bulun.” dedi. Veysel Karnî hazretleri: “Allahü tealayı bilir misin?” “Evet bilirim.” “Öyle ise, Allahü tealadan gayri şeyleri bilme. Bu yetişir.” “Ya Üveys, bir nasihat daha söyle!” “Allahü teala seni bilir mi?” “Evet bilir.” “Öyle ise, Allah'tan gayrisi seni bilmesin. Allahü tealanın bilmesi senin için kafidir.”
Veysel Karnî'yi çocuklar bazen taşa tutardı. O ise çocuklara; “Yavrucaklar mutlaka beni taşa tutmanız gerekiyorsa, hiç olmazsa küçük taş atın da ayaklarımı kanatıp da namaz kılmakta bana zorluk olmasın” derdi. Veysel Karnî bir defasında üç gün üç gece yemek yemememişti. Dördüncü gün sabahı dışarı çıktı. Yolda bir altın para gördü. Bir kimseden düşmüştür deyip, almadı. Açlığını gidermeye çalışırken baktı ki, bir koyun kendisine doğru gelir ve ağzında o bir altınla önünde durur. Bir kimsenin olabilir deyip, yüzünü çevirdi. Koyun dile gelip: “Ben de, senin kulu olduğun zatın kuluyum. Allah'ın rızkını Allah'ın kulundan al.” dedi. Altını almak için elini uzatınca, onu eline bıraktı ve koyun kayboldu.
Buyurdu ki: “Allahü tealayı tanıyan hiçbir şey gizli kalmaz.” “Ey insan bu fani hayatta Allah korkusunu kalbinden çıkarma! Kurtuluş çaresi Ona itaattedir.” “Yüksekliği aradım, tevazuda buldum. Başkanlık aradım, halka nasihatta buldum. Neseb aradım, takvada buldum. Şeref aradım, kanaatte buldum. Rahatlık aradım, zühtte buldum. Zenginlik aradım, tevekkülde buldum.”