ZERKANÎ

Muhammed bin Abdülbakî bin Yusuf bin Ahmed bin Alvan Zerkanî Malikî mezhebi fıkıh ve hadis âlimlerinden.
A- A+

Malikî mezhebi fıkıh ve hadis âlimlerinden. İsmi Muhammed bin Abdülbakî bin Yusuf bin Ahmed bin Alvan Zerkanî'dir. Babası gibi Zerkanî adıyla meşhur oldu. Künyesi Ebu Abdullah'tır. 1055 (m. 1645) senesinde Mısır'da Zerkan köyünde doğdu. 1122 (m. 1710) senesi Ramazan-ı şerif ayında, Kahire'de vefat etti. Cenaze namazını büyük âlim Şeyh Muhammed Kuşî kıldırdı.

Muhammed Zerkanî, önce âlim bir zat olan babasından okudu. Sonra da zamanın büyük âlimlerinden Nureddin Ali Şebramelisî, Şeyh Yasin Hımsî, Şeyh Muhammed Babilî, Şeyh Muhammed bin Halil Aclunî, Cemaleddin Abdullah Şibravî ve başkalarından ilim tahsil etti. Fıkıh, hadis ve Arabî ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Bütün hocalarından icazet (diploma) aldı. Ebü'l-İkram bin Vefi'den tasavvuf yolunu öğrendi. Ezher Üniversitesi'nde ders okuttu.

Eserleri: Zerkanî, çok kıymetli eserler yazdı. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Telhisü'l-Makasıdü'l-hasene: Hadis ilmine dairdir. 2- Şerhü'l-Beykuniyye, 3- Şerhü'l-Mevahib: Bu eser, sekiz cilt olarak; 1329 (m. 1911) senesinde Mısır'da ve 1393 (m. 1973)'te Lübnan'da basıldı. 4- Şerhu Muvatta-ı İmam-ı Malik, 5- Vusulü'l-emani. 6- Suallere verilen cevaplarla oluşan risaleler.

Zerkanî'nin Şerhü'l-Mevahib adlı eserinden bazı bölümler: Tıbb-ı Nebevî: Peygamber Efendimiz, Eshabından bir kimse hasta olsa, onu görmeye giderdi. Hatta kâfirlerin hastasını da ziyaret ederdi. Hadis-i şerifte; “Hastaları ziyaret ediniz.” buyurulmuştur. İbn-i Battal; “Bu hadis-i şerifteki emir, farzı kifaye ve ziyaret edenle ziyaret edilen arasında yakınlık, sevgi ve muhabbetin meydana gelmesine teşvik içindir.” demektedir.

Zerkanî hazretlerinin Şerhü'l-Mevahib adlı eserinin kapak sayfası. En meşhur eseridir. Zerkanî hazretlerinin yazdığı Telhisü'l-Makasıdü'l-hasene adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi No: 227'de kayıtlıdır.

Taberî'den şöyle nakledilir: “Bereketi ve manevî yönden faydası umulan kimsenin hasta ziyareti daha mühimdir. Çünkü hasta, böyle kimselerden fayda görür.” Ka'b bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Hastayı ziyaret eden kimse (hastanın ziyaretine giderken) Allahü tealanın rahmetine dalar. Hastanın yanına oturduğu zaman, rahmet onun (bütün vücudunu) kaplar.” Taberî eserinde bu hadis-i şeriften hemen sonra; “Ziyaret eden kimse hastanın yanından kalktığı zaman, geldiği yere dönünceye kadar rahmet içerisinde bulunur.” hadis-i şerifini de yazdı. Bu hadis-i şerifler hasta ziyareti yapan kimsenin ziyarete giderken, hastanın yanında kaldığı müddet içerisinde ve dönerken Allahü tealanın rahmeti içerisinde bulunduğunu ifade etmektedir.

Ebu Sa'id-i Hudrî'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “(Ziyaret için) bir hastanın yanına girdiğiniz zaman, ömrünün uzun olacağına dair ümitlendiriniz veya eceli ile ilgili hususlarda, onun gam ve kederini gideriniz. Böyle yapmak onun gönlünü hoş tutar, rahatlamasına vesile olur.” Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: “Hastaya yüzünün iyi göründüğünü ve buna benzer kalbini rahatlatacak şeyleri, hastalık sırasında pek çok ecir ve sevaba kavuştuğunu, hastalığın günahlara kefaret olduğunu hatırlatmalıdır.” Bu hadis-i şerifte çok mühim ve kıymetli bir tedavi usulü bildirilmektedir. Bu ise hastanın gönlünü rahatlatıcı, moralini düzeltici sözlerle, hastalığın giderilmesine veya hafiflemesine yardımcı olmaktır. Hastanın gönlünü rahatlatacak, hastalık sebebiyle bozulan moralini düzeltecek, onu neşelendirecek sözlerle hastaya yardımcı olmak pek kıymetli bir tedavi usulüdür. Çünkü ziyaretçilerin bu çeşit sözleri hastanın moralini düzeltir. Hastaların, kendisini sevenlerin ziyareti ile zindeleştikleri, kendilerini iyi hissettikleri çok görülmüştür.

Enes bin Malik şöyle rivayet etti: “Resulullah ölüm hâlindeki bir hastanın yanına geldi. Ona selam verdi. “Kendini nasıl buluyorsun?” buyurdu. O da; “Hayr ile ya Resulallah! Allahü tealanın rahmetini umuyor, günahlarımdan dolayı Allahü tealanın azabından korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Bu anda bir kimsenin kalbinde bu ikisi bulunursa, Allahü teala ona umduğunu verir ve onu korktuğundan emin kılar.” buyurdu.

Hastalık iki kısımdır: 1- Kalb hastalıkları, 2- Bedenin normal hâlini kaybetmesi ve bozukluğu. Her birinin tedavisi vardır. Kalb hastalığının tedavisi: Bu, Resulullah Efendimizin bildirdikleri ile olur. Bunun başka yolu yoktur. Çünkü kalblerin ıslahı ve iyiliği ancak Allahü tealayı tanımak, O'nun mübarek isimlerini, sıfatlarını, fiillerini, emir ve yasaklarını bilmekle olur. Yine kalblerin salahı; Allahü tealanın rızasını ve sevgisini başkalarına tercih etmek, O'nu her şeyden önde tutmak ile olur. O'nun yasak ettiği ve gazabına sebep olan şeylerden sakınmakla olur. Kalblerin sıhhati ve hayat sahibi olması ancak bununla mümkün olur. Bunlar ise sadece Resulullah Efendimiz vasıtasıyla elde edilir.

Bedenin tedavisi ile alâkalı tedavi şekillerinin tamamı, Resulullah Efendimiz tarafından bildirilmemiştir. Bunların bir kısmı bildirilmiştir. Böyle bildirilenlerin, hak ve doğru olduğuna itikat etmek lazımdır. Şayet şifa elde edilmezse; bunun ya hastada yahut ilaçta bulunan bir mâniden dolayı olduğunu kabul etmelidir. Diğer tedavi usulleri ihtisas sahiplerine bırakılmıştır. Resulullah Efendimiz, insanları Allahü tealaya davet eden bir hidayet rehberi olarak gönderildi. Ümmetine, Allahü tealanın razı olduğu ve beğendiği şeyleri beyan edip onların yapılmasını emretti. Gazabına ve azabına sebep olan şeyleri de beyan etti ve onların yapılmasını yasakladı. Ümmetine, daha önceki Peygamberlerin haberlerini ve onların ümmetleri ile olan hâllerini haber verdi. Âlemin yaratılışını, insanların şakî ve said olmalarını ve bunların sebeplerini beyan eyledi. İyilerin Cennet'e, kötülerin Cehennem'e gideceğini bildirdi.

İslamiyette, bedenin tedavisi, bizzat maksud olan bir şey değildir. Çünkü bedenin tedavisine her zaman ihtiyaç duyulmaz. İhtiyaç hâlinde bedenin tedavisine müracaat edilir. Kalbin tedavisi ve ıslahına gelince: İslamiyette maksud olan budur. Zaten bedenin tedavisinden maksat, kalbin ıslahıdır. Kalbin ıslahı olmadan bedenin ıslahı faydasızdır. Hatta zararlıdır bile. Fakat kalb ıslah olduğu hâlde bedenin sıhhati yerinde olmazsa, bunun zararı kalbin bozuk olması hâlindeki zararından daha hafiftir. Çünkü bedende bozukluk olduğu zaman, dünyevî bir zarar meydana gelir. Bu ise geçicidir. Fakat peşinden Cennet'te devamlı nimetlere kavuşulur. Kalbdeki bozukluk böyle değildir. Maazallah bu ebedî azaba sebep olabilir.

Zerkanî hazretlerinin yazdığı Şerhü'l-Beykuniyye adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (ortada) ve matbu kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Mısır Evkaf Bakanlığı Yazmalar Merkezi Kütüphanesi No: 317'de kayıtlıdır.

İşte günahların kalbdeki zararı, zehirlerin bedendeki zararı gibidir. Dünyada ve ahirette ne kadar kötülük ve hastalık varsa, hepsinin sebebi, günah işlemek ve Allahü tealanın emirlerine karşı gelmektir. Günahların dünyada ve ahirette, kalbe ve bedene verdiği zararların büyüklüğünü ancak Allahü teala bilir. Günahların zararlarından bazısı şunlardır: 1- Günahlar sebebiyle ilimden mahrum olur. Çünkü ilim bir nurdur. Allahü teala onu kulun kalbine koyar. Bu nur, kulun Allahü tealanın emirlerine uyup yasaklarından sakınabilmesini temin eder. Günahlar ise bu ilim nurunu söndürür. İlim nurunun sönmesi ise ya kulun o ilimden bir şey anlamaması suretiyle o ilimden mahrumiyetine yahut tahsil ettiği ilmin faydasını görmemeye sebep olur. Hatta tahsil ettiği ilim, her iki dünyada da o kimse için zararlı olur.

Zerkanî'nin yazdığı Şerhu Muvatta-ı İmam-ı Malik adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 60'da kayıtlıdır. Zerkanî hazretlerinin Besmele ile ilgili yazdığı risalenin yazma nüshasının ilk sayfası. Eser Ümmü'l-Kura Üniversitesi kütüphanesindedir.

İmam-ı Malik bir gencin zekasının ve anlayışının parlaklığını çok beğendi. Bunun üzerine ona; “Allahü tealanın kalbine attığı nuru, günah işlemek suretiyle söndürme!” buyurdu. İmam-ı A'zam hazretlerinin talebelerinden Vekî bin Cerrah'a, bir talebesi ezberlemekte zorluk çektiğinden bahsetti. O da günahları terk etmesini tavsiye ederek; “İlim bir nurdur. Allahü teala nurunu asi olana (günah işleyenlere) vermez.” buyurdu.

2- Günah, insanı helal rızıktan mahrum eder. İnsan kazansa bile, günah işlemesi sebebiyle bereketini göremez. 3- Günah işleyen kimse, kalbinde bir yalnızlık hisseder. Bu sebeple o kimse ibadetlerini yapsa bile onlardan lezzet alamaz. Vehib ibni Verd'e; “Günah işleyen kimse, yaptığı ibadetin tadını duyar mı?” diye sorulunca; “Hayır ne o, ne de günaha yönelen kimse, ibadetin tadını duymaz.” buyurdu. 4- Kişi işlediği günah sebebiyle, kalbinde hissettiği bir zulmet (karanlık) bulunur. Kalbindeki bu zulmet, günahlarla beslendikçe ve kuvvetlendikçe, o kimsenin şaşkınlığı da artar. Neticede bidatleri, dalalet olan ve onu helake götüren işleri yapmaya başlar. Fakat o kimse bunun farkında olmaz. Kalbindeki zulmet o derece kuvvet bulur ve çoğalır ki bu durum yüzüne akseder. Bunu basiret sahibi herkes görür.

5- Günah işleyen kimse, işlerinde zorluklarla, mânilerle karşılaşır. Bir işe başladığı zaman önüne bir mâni çıkıverir veya yapacağı işler ona zor gelir. Bir işi yaparken onda yorgunluk ve isteksizlik meydana gelir. O işi yapmaya muvaffak olamaz. 6- Günah, kalbi ve bedeni zayıflatır ve kuvvetten düşürür. 7- Günah işleyen kimse, taatleri yapmaktan mahrum olur. Ömrü kısalır. Günahlar, ömrünün bereketini yok eder. Denilir ki: “Günahların ömrü kısaltması şu mânâdadır: Hakiki hayat, kalbin hayatıdır, insanın hakiki hayatı, Allahü tealayı hatırlayarak, O'nun her zaman kendisini görüp gözettiğini bilerek geçirdiği vakitlerdir. Hayatının bu anları en faydalı ve bereketli anlarıdır. Böyle vakitlerde insan iyilik, ibadet ve taati çok yapar, takva üzere olur. Bunlarsız geçen ömür, onun için hayat sayılmaz. Hulasa kul, Cenab-ı Hak'tan yüz çevirdiği, günahlarla meşgul olduğu zaman, hem dünya, hem de ahiret saadetini kazanmaya vesile olan kıymetli vakitlerini zayi etmiş, boşuna harcamış olur.

8- Günah işleyen kimse, insanlar arasında zelil (itibarsız) olur. 9- Günah, aklı bozar. O zaman insan doğruyu yanlış, yanlışı doğru görür. İnsanda aklının doğruyu bulmasına yardımcı olan bir nur vardır. Günahlar ise insandaki bu nuru söndürür. 10- Günahlar nimetin gitmesine, Allahü tealanın azabının gelmesine sebep olur. Kulda bulunan her nimet, bir günah sebebiyle ondan ayrılır. Ona gelen her azap ise ona yine günah sebebiyle gelir.

Ebü'l-Hasan Kindî, bu hususta şu mânâda bir şiir söylemiştir: “Nimet içerisinde olduğun zaman, o nimetin hakkını yerine getir! Nimet içerisinde iken günah işleme! Çünkü günahlar, nimeti yok eder. Allahü tealanın sana verdiği nimetleri, O'nun beğendiği işleri yapmakla süsle. Yoksa O'nun intikam alması, azabını göndermesi çok süratlidir. Gücün yettiği zaman zulümden çok sakın. Çünkü zulüm, çok şiddetli bir hastalıktır. Zalimlerin akıbetlerinin ne olduğunu görmek için insanlar arasında bir dolaş. İşte onlardan kalan şu gördüğün meskenleri, akıbetlerinin ne olduğuna şahittir. O zaman, insanların belini, zulümden daha fazla kıran bir şeyin olmadığını görürsün. Onlar arkalarında ne güzel saraylar, bağlar ve bahçeler bırakıp gittiler.”

Sualü rufia li'l-allame Eş-Şeyh Abdülbaki Zerkanî fi'l-ferağ ani't-tini's-sultanî ve cevabuhu li-cem mine'l-eimme adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Eser Michigan Üniversitesi Kütüphanesi Isl. Ms. 946'da kayıtlı mecmua içindedir.

Şiirin birinci kısmının mânâsına şu hadis-i şerif şahittir: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Bir kul üzerine Allahü tealanın nimeti büyüdüğü müddetçe, insanlardan gelen sıkıntılar da büyür. Bunlara tahammül edemeyen, sabredemeyen kimseden o nimet gider.” İbn-i Ömer'in rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: “Allahü tealanın bazı kulları vardır ki onlara bazı faydalarından dolayı bazı nimetler verilmiştir. Onlar o nimetlerden başkalarına verdikleri, başkalarını faydalandırdıkları müddetçe, Allahü teala onların elinden o nimetleri almaz. Fakat onlar, o nimetlerden başkalarına vermezler, onları faydalandırmazlarsa, Allahü teala o nimetleri onların elinden alır, başkalarına verir.” Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte ise Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Allahü teala bol nimet verdiği kimseye, insanların muhtaç olduğu bir şey verir. Şayet o kimse insanların muhtaç olduğu o şeyi insanlara vermekten rahatsız olur, sıkılırsa o nimet onun elinden gider.”

Fudayl bin Iyad şöyle buyurdu: “Bilmez misiniz, insanların size muhtaç olması, Allahü tealanın size bir nimetidir. Bu nimetler hususunda usanma ve isteksizlik göstermekten çok sakınınız. Yoksa bu nimetler, musibet ve azap olur.” İddetü esi'ile ve ecvibetuha adlı risalesinin Princeton Üniversitesi Kütüphanesi Garrett no. 5380Y'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 2412'de kayıtlı Mağribden gönderilen suallere verdiği cevap risalesinin ilk sayfası (ortada) ve bu suallerin matbu nüshasının kapak sayfası (solda).

Günahlar, kulu, dünya ve ahiret helakine sebep olan şeylerin içerisine düşürür. Günahlar iyice yerleşince öldürücü olur. Bedenin sıhhati, bedenin kuvvetini muhafaza eden gıdayı almak, zararlı maddeleri vücudundan atmak, bedene zarar veren şeylerden sakınmakla olur. Bunun gibi, kalbin gıdası da imandır. Salih ameller de imanı kuvvetlendirir ve parlatır. Tövbe-i nasûh, insandaki günahları dışarı atar. Günahlardan sakınmak ise kalbin sıhhetini muhafaza eder. Bunlar da takva ile mümkün olur. Takva şu üç şeyi içerisine alır: İman gıdası, tövbe-i nasûh ile günahları atmak ve günahlardan sakınmak. Bu üç taneden bir tanesi noksan olursa takva da noksan olur.

Bütün bunlardan sonra şu ortaya çıkıyor: Günahlar insanı zararlı işlere sürükler ve tövbe ile günahlardan sıyrılmaya mâni olur. Dikkat edilirse, hasta bir kimsede bunun aynısı görülür. Çünkü onda hastalık sebebi olan maddeler bulunur; hastalık sebebi olan bu şeyleri dışarı atamaz ve onlardan sakınamaz. Böyle bir kimsenin bedeni nasıl sıhhatli olur?

Zerkanî ve Muvatta şerhi ile ilgili yapılmış olan Menhecü'l-İmam Zerkanî fi şerhi'l-Muvatta adlı master tezinin kapak sayfası. Zerkanî hazretlerinin yazdığı ve Kıyamet Günü Arşın gölgesinde gölgelenecek olanları anlatan risalenin yazma nüsahısının ünvan sayfası. Yazma nüsha Ezher Kütüphanesi No: 28508'de kayıtlıdır.

İnsan, Allahü tealanın emirlerine uyup yasaklarından tövbe-i nasûh ile temizlenirse, Allahü tealanın rahmetine sebep olacak hiçbir şeyi terk etmez. Şerre götürecek her şeyden de uzak durur. Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Dikkat ediniz! Sizin hastalığınızı ve onun şifasını size söyleyeyim mi? Dikkat ediniz! Şüphesiz sizin hastalığınız günahlardır. (Çünkü günahlar sizin Cehennem'e girmenize sebep olur. Bu ise en büyük hastalıktır.) Şüphesiz sizin ilacınız istiğfardır. (İstiğfar tövbe etmek, günahlardan sıyrılmak, günahlardan dolayı pişmanlık duymak, bir daha günaha dönmemeye azmetmektir.)”

Bütün bunlardan anlaşıldı ki kalblerin tedavisi Resulullah Efendimizin bildirdiği şeylerdedir. Bedenin tedavisi hususuna gelince bu tedavinin ekserisi tecrübeye bağlıdır. Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte ise Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Allahü teala hastalığı yarattığı zaman onun ilacını da yarattı, öyleyse tedavi olunuz.” Eshab-ı Kiram'dan Üsame bin Şüreyk şöyle anlattı: “Resulullah'ın huzurlarına varmıştım. Huzurlarında Eshabdan bazıları vardı. Sanki başlarının üzerinde kuş varmış gibi sessiz ve hareketsiz duruyorlardı. Bu sırada Resulullah Efendimize hastalık tedavisinden soruldu. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Ey Allah'ın kulları! Tedavi olunuz. Çünkü Allahü teala koyduğu her hastalığın şifasını da yaratmıştır. Ancak bir şeyin ilacı yoktur. O da ihtiyarlıktır.” buyurdu. Allahü teala dileseydi hastalığı yaratmazdı. Hastalığı yarattığı zaman dileseydi ilacını yaratmazdı. İlacı yarattığı zaman dileseydi, onun kullanılmasına izin vermezdi. Fakat Allahü teala hastalık için ilaç kullanılmasına izin vermermiştir. Şifayı ilacın verdiğine değil, Allahü tealanın yarattığına inanmak lazımdır.

Cabir'in rivayet ettiği hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: “Her hastalığın bir ilacı vardır. Hasta, tecrübeyle veya bir bilenin haber vermesi ile hastalığın ilacını bulduğu zaman, Allahü tealanın izni ile iyileşir.” Tedavi olmak tevekküle mâni değildir. Tedavi de Allahü tealanın kudretindedir. Her şeyi yaratan ve yapan Allahü tealadır. Haris el-Muhasibî'ye; “Tevekkül sahibi tedavi olur mu?” diye sorulunca; “Evet, tedavi olur.” dedi. “Sen bunu nereden biliyorsun?” diye sorulunca; “Tevekkülde derecesine hiç kimsenin erişemediği Resul-i Ekrem, hem tedavi etmiş, hem de tedaviyi emretmiştir.” buyurdu.

Resul-i Ekrem'in; “Her hastalığın ilacı vardır.” hadis-i şerifinde hasta ve onu tedavi eden tabip için bir moral takviyesi ve gönlü rahatlandırmak vardır. Çünkü hasta, hastalığının ilacı olduğunu bilince bu ümit ondaki hastalığı giderir, ümitsizlik ateşi için bir serinlik olur. Onun için ümit kapısı açılır. Böylece morali düzelir. Bu ise hastanın ruhen ve bedenen kuvvetlenmesine sebep olur. Ruhen ve bedenen kuvvetli olan kimse, Allahü tealanın izni ile yakalandığı hastalığa galip gelir.

Şüphesiz Resul-i Ekrem'in bildirdiği tedavi usulünde iyileşmek kat'idir. Çünkü Resulullah Efendimizin bildirdiği tedavi şekli, vahye dayanır. Başka tabiplerin tedavisinin ekserisi, tecrübeye dayanmaktadır. Hastalığın tedavisinde isabetli de hatalı da olabilirler. Bazen Resulullah Efendimizin tavsiye buyurdukları tedavi şeklini tatbik eden kimse de şifa bulamayabilir. Bu, tedaviyi yapan kimsenin bu tedavi usulünün şifa vereceğine itikadının zayıf olması sebebiyle olabilir. Yoksa Resulullah Efendimizin bildirdikleri tedavi şekli mutlaka şifa verir. Kur'an-ı Kerim hastalıklara şifadır. Fakat bu tedavi usulünü tatbik eden bazı kimselerin Kur'an-ı Kerim'in şifa olduğuna itikatları zayıf olduğu için onlara şifa hâsıl olmuyor. Tıbbü'n-Nebevî, ancak itikat zayıflığından temizlenmiş olan, temiz bedenlere tesirli olur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in şifası, onun şifa vereceğine tam olarak itikat eden temiz ruhlara ve diri kalblere tesir eder.

Resulullah Efendimizin hastaya olan ilacı üç çeşittir: 1- İlahî ilaçlarla tedavi, 2- Tabiî ilaçlarla tedavi, 3- Her ikisinden meydana gelen ilaçlar. Allahü teala, hastalık için Kur'an-ı Kerim'den daha faydalı, daha büyük ve daha tesirli bir şifa kaynağı yaratmamıştır. Kur'an-ı Kerim, hastalıklar ve kalbdeki paslar (zulmet) için bir ciladır. Kur'an-ı Kerim ruhanî hastalıklara şifa olduğu gibi, bedenî hastalıklara da şifadır. Ruhanî hastalıklar iki çeşittir: 1- Batıl itikatlar, 2- Kötü ahlâk. Ruhanî hastalıkların en şiddetlisi, Allahü teala hakkındaki bozuk itikatlardır. Kur'an-ı Kerim bu gruptan olan manevî hastalıklara şifadır. Kötü ahlâka gelince; Kur'an-ı Kerim bunları da geniş olarak beyan etmekte ve onların ne kadar bozuk olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca faziletli ahlâkı ve işleri de bildirmektedir. Kur'an-ı Kerim bu çeşit hastalığa da şifadır.

Resulullah Efendimiz bir dualarında Kur'an-ı Kerim için; “Kalbimin ilkbaharı, gönlümün şifası.” buyurmuşlardır. Kur'an-ı Kerim, hastalığı kökünden kazıyıp bedeni, sıhhate ve normal hâle kavuştururan bir ilaç mertebesindedir. Hazreti Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Devanın en hayırlısı Kur'an-ı Kerim'dir. Çünkü Kur'an-ı Kerim kalblerin, ruhların ve bedenlerin devasıdır.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası