Kaydet
a- | +A

(Benim günah işleyeceğim alnıma yazılmışsa, yani kaderimde varsa, günah işler, cehenneme giderim. O zaman benim suçum ne) diyenler çıkıyor. İyi bilmek gerekir ki, Allahü teâlâ zorla günah işletmez. İnsan, kendi isteği ile günah işler. Allahü teâlâ, her insanın başına geleceği işleri ezelde biliyordu. Bu bilgisine Kader [alın yazısı] denir. Ezeldeki takdîr, bir emir değil, bir ilimdir. Allahü teâlâ, ezelî ilmi ile kullarının kendi istekleri ile yapacakları işleri bilir. Bilmesi ise, insanların ibadet etmesine veya günah işlemesine tesir etmez. Mesela bir öğretmen, daha önceki birçok tecrübesine dayanarak, çok tembel bir talebesi için, (Bu imtihanı kazanamaz) diye bir deftere yazsa, yazılan yazı, o talebenin imtihanını etkilemez. Talebe imtihanı kazanamayınca, (Sen deftere yazdığın için ben imtihanı kazanamadım) diye suçu öğretmene yükleyemez. Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Takvime öyle yazıldı diye mi, güneş o saatte doğup batıyor? Takvimlere yazılması, güneşin doğup batmasına hiç etki eder mi? İşte Allahü teâlânın da, ezelî ilmi ile, kulların kendi istekleri ile, günah veya sevap işleyeceklerini Levh-i mahfûz''a yazması, kulların işlerine zorla bir müdahale değildir. Sevap işleyen de, günah işleyen de kendi arzusu ile işlemektedir. Zaten öyle olmasa idi, sevap işleyene mükâfat, günah işleyene ceza verilmesi abes olurdu. Araplar ve bedevîler Tövbe suresinin 97. ayetinde, (A''rabîler [bedeviler] küfür ve nifakta daha beter) deniyor. Tefsirlerde, A''rab kelimesi, bedevî olarak geçmektedir. Kâdı Beydavî tefsirinde, bu ayetin açıklamasında buyuruluyor ki: Şehirden uzak, çölde yaşayan bedevîler, küfür ve nifak yönünden şehir halkından daha ileridedir.

Bedevîlerin şehir medeniyetinden uzak kalışları, kalblerinin kasvetli oluşu, ilim ehli ile az görüşmeleri, kitap ve sünneti az bilmeleri sebebiyle onlar bu duruma düşmüşlerdir. Bu tefsirin Şeyhzâde haşiyesinde de şöyle buyuruluyor: Buradaki A''rab kelimesi Arap milleti değildir. A''rab şehir dışında, çölde yaşayan bâdiye halkıdır. (Arabı sevmek imandandır) hadis-i şerifi, A''rabî ile Arabın farklı olduğuna delildir. Zira Arap övülüyor, A''rab ise kötüleniyor. A''rabîler, yani bedevîler, terbiye altına girmek istemeyen, isyankâr ve kalbleri kararmış vahşî kimselerdir. İlim ehli ile görüşmezler, Allahın kitabını, Resulullahın kalblere şifa veren sözlerini dinlemezler. Bunlar, elbette sabah akşam ilim ve hikmet ehlinin ve Resulullahın sohbetini dinleyenlerle aynı olamaz. Şehirde yaşayanla bâdiyede yaşıyan arasındaki fark, dağda yetişen meyve ile bahçede [tekniğe uygun olarak] yetiştirilen meyveye benzer. (2/448) Bedevîlerin Müslümanları da elbette vardır. Fakat hüküm ekseriyete göre verilir. (Bu âyet-i kerimedeki A''rabîlerden maksat, Müslümanların arasında yetişen mürtedler ve münafıklardır. Bunların kâfirlik ve nifakları, diğer kâfirlerden daha şiddetlidir) diyen âlimler de olmuştur. Sevap bağışlamak Farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, sevabı, ölü, diri herkese hediye edilebilir. Namaz, oruç, hac, umre, sadaka, Kur''an-ı kerim okumak, evliyanın kabrini ziyaret, kurban, zikir gibi ibadetlerin sevapları başkasına hediye edilebilir. Hediye edenin kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erişir. Yani sevap, hediye edilen kimselere, taksim edilmeden, her birine bütünü kadar erişir. İbni Ömer hazretleri, Peygamber efendimiz için umre yapmış, İbn-is Serrâc, Resulullah efendimiz için on bin hatim okumuş, mübarek ruhu için kurban kesmişti.

ÖNE ÇIKANLAR