Yaptığı bir iş için özür dileyip bir daha yapmayacağını söyleyen kimsenin özrünü kabul etmek gerekir. Özür beyan etmek üç türlü olur: 1- Şunun için yaptım demek. Mesela Ali bey, arkadaşı Veli beye, (Pazar günü saat onda geleceğine söz vermiştin, fakat niçin gelmedin) diye sorunca, o da, (Hastaydım, gelemedim) gibi bir özür beyan etmek. Böyle bir özrü, yalan mı diye düşünmeden, doğru olup olmadığını araştırmadan kabul etmek gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Müslüman kardeşinin özrünü kabul etmemek günahtır.)
(Din kardeşinin özrünü kabul etmeyen, Kevser havzından içmeyecektir.)
(Özrü kabul etmeyen, özür dileyenin günahını yüklenmiş olur.)
(Kim Rabbinden özür dilerse, Allahü teâlâ onun özrünü kabul eder.)
2- Yaptım ama bir daha yapmam, keşke yapmasaydım demek. Bu, suçunu kabul edip özür dilemektir. Böyle özrü de kabul etmeyen kimseye, Allahü teâlâ azab ve gazab eder. (Yaptım ama, bir daha yapmam) demek, özür olur. 3- Yapmadım diyerek inkâr etmek. Yalan söylediğini bilerek özrünü kabul etmek, o kimseyi affetmek olur. Yalan söyleyerek özür dileyen böyle bir kimseyi affetmek vacip değil, müstehaptır. Affetmek çok faziletlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.) (Affedin ki affedilesiniz!)
(Kaba davranana nazik olur, zulmedeni affeder, sizi mahrum edene ihsan eder, sizden uzaklaşana yaklaşırsanız yüksek derecelere kavuşursunuz.)
¡ ¡ ¡ Ruhsat ve azimet
İnsanlar farklıdır. Herkese aynı şeyi söylemek yanlışlığa yol açar. Kimine azimetle, kimine ruhsatla amel edilmesi söylenmelidir! Nabza göre şerbet verilmelidir! (Amellerin en faziletlisi, nefse en zor geleni yapmaktır) hadis-i şerifine uyup, iman-ı kâmil sahibi olan müminler, Allahü teâlânın rızasını ve sevgisini kazanmak için, nefslerine zor gelen, güç şeyleri yapmayı seçerler. Böylece ahirette yüksek derecelere kavuşmak isterler. Fakat bir insanın nefsi, kolaylıkları yapmak istemezse, bunun azimetleri bırakıp, ruhsat ile amel etmesi efdal olur. Havf, Allahtan korkmak, reca da Allahın rahmetini ümit etmek demektir. Hep Allahın azabından bahsedip insanları korkutmak doğru olmadığı gibi, azabdan hiç bahsetmeyip hep Allahın rahmetinin bolluğundan bahsetmek de isabetli olmaz. Mümin ikisi arasında olmalıdır! Yaşarken, havfı, ölürken recası daha fazla olmalıdır! Azimetle hareket etmek elbette çok iyidir. Ancak azimeti yapamadığı için ruhsatı bile terk edene azimetten bahsetmek yanlış olur. Mesela vesvese sahibi olan, ruhsat ile amel etmelidir! Necmüddin-i Gazzi hazretleri, (Şeytan insana, Allahü teâlânın bildirdiği kolaylıkları yaptırmaz. Mesela mest üzerine mesh ettirmeyip ayaklarını yıkattırır. Ruhsat ile amel etmelidir) buyurmuştur. İmam-ı Rabbanî hazretleri de, (gerektiğinde en kolay fetvaya uymalıdır! Allahü teâlâ, insanlara güç gelen şeyleri değil, kolay olanların yapılmasını istiyor. Çünkü insan zayıf, dayanıksız yaratılmıştır) buyuruyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, emrettiği şeyler gibi, ruhsat verdiği şeyleri yapmanızı da sever.)
(Allahü teâlânın size verdiği kolaylık ve ruhsatlardan istifade edin!)
(Ruhsatlardan istifade etmeyen, Arafat dağı kadar günah işlemiş olur.)
Peygamber efendimizin mubarek ayakları şişinceye kadar geceleri, çok namaz kılmıştır. Fakat, ümmetine çok merhamet ettiği için, onların böyle sıkıntı çekmelerini istemezdi. Ümmetine ruhsat ile emrederdi. Kendisi azimet ile ibâdet yapardı. Din, yalnız emir demek değildir. Ruhsat ile azimetin ikisi de dindir. Tahrim suresinde, (Allahü teâlânın helal ettiklerini kendinize haram etmeyiniz) mealindeki ayet-i kerime, (Ruhsat, izin verilen şeyleri inkâr etmeyiniz! Bunları haram etmeyip de, terk eder, çekinirseniz zühd olur, iyi olur. Yapması ise, günah olmaz) demektir. (Sünnetimi kabul etmeyen benden değildir) hadis-i şerifi de, (Ruhsat, izin verdiğim şeyleri kabul etmeyip, kendine sıkıntı veren benim sünnetime uymamış olur) demektir.

