İnsan, kâğıda yazılmış dümdüz bir cümle değildir; aksine, altı çizilmiş, kenarına notlar düşülmüş ve yırtılsa bile tekrar dikilmiş veya yapıştırılmış bir sayfadır. Hayatı sathi ve sığ yaşayanlar için acı, bir an önce kaçılması gereken bir yangındır. Oysa bazı müstesna beden ve ruhlar için dert, bir felaket değil; insanın özüyle, hakikatiyle tanışma makamıdır. Onlar, çilesine âşık olanlardır.
Çile, insanı hamlıktan kurtarıp olgunlaştıran bir ateştir. Toprak altına girmeden filizlenemeyen bir tohum gibi, ruh da çilenin karanlığından geçmeden kendi ışığını bulamaz. Çilesine âşık olan insan, başına gelen musibete değil, o musibetin kendisinde uyandırdığı derinliğe tutkundur. Bilir ki elmas, yüksek basınç ve sıcaklık olmadan sıradan bir kömürden ibarettir.
Bu idrak yolculuğunun en yüksek mertebesi insanın kendi çilesini aşıp başkalarının derdine âşık olmasıdır. İnsanlığın ıstırabı, onların ruhunda bir yük değil, hayatı anlamlı kılan bir vazife hâline gelir. Vicdan sahibi bir âlim, toplumun cehaleti için uykusuz kalır. Bir şair, hiç tanımadığı bir yetimin gözyaşına kelamlar döker, bir mimar, hiç tanışmayacağı insanların huzuru için taş üstüne taş koyar.
Bu insanlar, başkalarının derdiyle dertlenmeyi bir yük olarak değil, bir lütuf olarak görürler.
Büyük fikirler, "ölümsüz" sanat eserleri ve insanlığı ileri taşıyan adalet ve fikir mücadeleleri; hep bu derdine âşık olan ruhlar sayesinde doğmuştur. Onlar gülü severken dikeninden şikâyet etmez; bilir ki gülün güzelliği, dikenin koruyuculuğunda saklıdır.
Nihayetinde hayat, sabırla kitreye boya düşüren usta bir ebru zenin teknesidir; kimi o suda dağılan boyaların karmaşasında kaybolur, kimi ise her damlanın getirdiği dalgalanmayı ve hüzün harelerini aşka dönüştürerek ortaya eşsiz ve zarafet dolu bir ebru çıkarır.
Derdine ve çilesine sevdalananlar, bu âlemden sessiz bir gölge gibi geçip gitmezler; arkalarında insanlığın ruhunda nakış nakış işlenmiş silinmez bir iz bırakırlar.
Ayhan Özbek/Eğitimci-Yazar
ŞİİR
Son tren
Saat, pişmanlığı keşke geçiyor
Ve üstü örtülü eyvahlarımın.
Kırk yıl taş taşıdım bu kuru çaydan,
Bu mu kefareti günahlarımın?
Sandıkta kilitli kaldı umutlar,
Anahtar, sevdanın boynunda gitti.
Dostlar ayrılığın hüznünü kutlar,
Aşk, nar ağacının dibinde bitti.
Acıyla yoğurduk aşk hamurunu,
Fırıncı geç kaldı, heyhat ne çare!
Vefa bildiriyor son durumunu:
Kardeşi takatsiz, bacı biçare.
Son tren kalkıyor bu istasyondan,
Gidenler tedirgin, kalan sabırsız.
Bari kalacak yer iste sen ondan,
Gıyabî; tacında, tahtta hayırsız.
Mustafa Özkahraman
TARİHTEN BİR YAPRAK
EBÜ’L-GÂZİ BAHADIR HAN: Harezm Özbek hanlarından bir hükümdar ve tarihçi. Babası Arap Muhammed Han, Harezm Özbek hanlarının ceddi olan Yâd-gâr Hanın dördüncü batından torunudur. 1603’te Rus Kazaklarının Urgenç’e hücum ve babasının tarafından imhaları hadisesinden 40 gün sonra doğmuş ve bu gazâ dolayısıyla “Ebü’l-Gâzi” ismi verilmiştir.
Ebü’l-Gâzi’nin, 16 yaşında devlet idaresi işlerine başlayıncaya kadar Urgenç’te geçirdiği gençliğinde ve İran’daki hayatında ciddî surette ilim tahsil ettiği, güzel Arapça ve Farsça bildiği, bu dillerden yaptığı tercümelerden anlaşılmaktadır. İki önemli eser bırakmıştır. Bunlardan biri 1659’da yazdığı Şecere-i Terakime, diğeri 1663’te ölmesi ile yarım kalan ve vasiyeti üzerine oğlu Enûşe tarafından ikmâl edilen Şecere-i Türk’tür. İlk eserini, Reşideddîn’in tarihinden aldığı Oğuz Name’yi, Türkmenler arasında ele geçirdiği diğer 20 kadar Oğuz Name rivayetleri ile karşılaştırarak tasnif etmiştir. Eser, Rus müsteşriki Tumansky tarafından 1892’de Aşkaabad’da Rusça olarak ve 1937’de Türk Dil Kurumu tarafından Çağataycası faksimile olarak neşredilmiştir.

