İRFAN ÖZFATURA

Tarihî beldeleri gezmek istiyorsanız “Old town, alte Stadt, strari grad, vieille ville, şehr-i kadim, beldetü’l-kadime” kelimelerini yazın bir kenara. Çünkü ne varsa eski semtlerde, onları atlarsanız tatsız kokusuz sokaklarda dolaşırsınız boşuna.
Mesela diyelim Eskişehir’i gezen mutlaka uğramalı Odunpazarı’na.
Tamam Sakarya, İstasyon, Muttalip ve Doktorlar Caddesi de temiz düzenli ama onlardan her yerde var. Otobüs durakları, apartmanlar, aşina marketleri, bildik mağazalar... Bunları görmek için niye gideyim oraya?
Odunpazarında dedelerimizin şehircilik anlayışına şahit oluyorsunuz. Bir kere evlerini kıraç yamaca kurmuş, mümbit ovayı ekmiş, biçmiş, mahsul almışlar. Binalar ne komşuların güneşini kesiyor, ne de manzarasına mani oluyor. İnceliğe bakın ecdat bunu “kul hakkı” görüyor.
Türk şehirleri genellikle bir külliye etrafında şekillenir, sonra dal budak salar sağa sola. Odunpazarı’nda çok cami var ama Kurşunlu Küliyesi başka. Haziresi, meşrutası, mektebi, medresesi, çeşmesi, şadırvanı, imareti ve asırlık çamlarla dolu bahçesi ile oturmuş tam ortaya.

BIKMADILAR, YIKMADILAR
Bizim lisede okuduğumuz yıllarda (1970’ler) Suk-i hatap, külli haraptı. Evlerin belleri bükülmüş, doğramaları çürümüştü, oluklar kopuk, çatılar akar, rüzgar önden girer arkadan çıkar. Ki, Eskişehir’in ayazı öyle böyle değildir, yaşlılar Porsuk üzerinden at arabasıyla dolandıklarını anlatırlar.
Sonra fark ettiler ki, turistler bu köhne sokakları seviyor. Yüzüne bakmadığın konağın makara makara resmini çekiyor.
Hımmm. Bu ihtiyarları elden mi geçirsek acaba?
Elbette. Şimdi o harebeler otel, kafe, mağaza, lokanta...
Lületaşı tespih ağızlık satanlar, kızgın yağa çiğ börek atanlar...

MUHACİR ŞEHRİ
Eskişehir bir göçmen memleketidir. Muhacirler belki de manavlardan (yerlisinden) fazla.  
Geçtiğimiz asırlarda Türk illerine çöreklenen Rus çarları, (bilahare kızıl patronlar) Müslümanlar üzerinde dayanılmaz bir baskı kurar, sürgünler, zindanlar, katliamlar... Peykleri de aynı yolun yolcusudur, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya.
İnsan kendi adına direnir de çol çocuk sahibi olunca... Neticede Tatarlar, Çerkesler, Abazalar ve Tuna boyu Türkleri soluğu Anadolu’da alırlar.
İskan için Eskişehir gösterilir. Toprağı bereketli, çarşısı hareketlidir zira.
Eskişehir 4 bin yıldır nice kavmi (Hitit, Frigya, Likya, Pers, Helen, Roma) ağırlamıştır, onlara da kucak açar. Yeni sakinler mahallî kıyafetlerini, ev düzenlerini, sofralarını, lisanlarını yaşatır, şehre renk katarlar.
Bilhassa Tatarlar tarım aleti kullanmayı iyi bilir, sobacılıkta ve kuyumculukta mahirdir. Gün gelir evlerde pişen mantılar çakçaklar vitrine çıkar.

DORYLAION, DURÛLYE
İmparator Justinianus devrinde Dorylaion adıyla anılan şehir 7. asırdan itibaren İslam orduları ile tanışır. Önce Emevi komutanı Mesleme bin Abdülmelik (708), sonra da Hasan bin Kahtebe tarafından fethedilir (778), adını “Durûlye” koyarlar. Arapların hedefi İstanbul’dur, buralarda oyalanmazlar.
Bizans nedense şehri gözden çıkarmıştır, ne onarır ne de kendi başına bırakır.
Abbasiler zamanında Anadolu’da biriken Türkler, Çağrı Bey etrafında toplanır, ağırlıklarını koyarlar (1015-21).
1071 Malazgirt zaferinin ardından İmparatoru Michael, Durûlye ve Söğüt’ü Selçukluya bırakır. Öte yandan haçlıları yardıma çağırır.
Haçlılar haris ve yağmacıdır; gasp, tecavüz gırla.  
I. Kılıç Arslan, Dorylaion Meydan Muharebesi’nde kalabalık ve zırhlı birliklerle karşılaşır. Netice alması mümkün değildir, bırakır (1097). Bundan böyle meydan muharebesine çıkmaz, düşmanı vurkaçlarla yıpratır. İşte o gün Kılıç Arslan’ın karargâhını kurduğu tepe “Sultan Öyüğü” diye anılır.
II. Kılıç Arslan ise Bizans İmparatoru Manuel’i Miryokefalon Savaşı’nda yener, dağıtır, antlaşma gereği Dorylaion’daki tahkimat yıkılacak, şehir boşaltılacaktır. Metruk gibidir, adı “Eskişehir” kalır.

SULTAN ÖNÜ SANCAĞI
Osman Gazi, ilk cuma hutbesini Karacahisar’da, ilk bayram hutbesini de Eskişehir’de okutur. Şehre subaşı olarak bizzat kardeşi Gündüz Alp’i yollar.
O günlerde Eskişehir, mutasavvıflara mekân olur, talipler, Seyyid Abdullah, Şeyh Şihabeddin Sühreverdi, Ahi Mehmed, Ahi Ömer, Ak Doğan, Gül Dede, Hacı Nasreddin ve Ahi Mahmud zaviyelerinde ilim hikmet toplar.


Yavuz Sultan Selim Eskişehir’e pek değer verir. Kurşunlu (Çoban Mustafa Paşa) Camii ve Seyitgazi yakınlarındaki Şeyh Şucaaddin Külliyesi bu dönemde yapılır. Orta Mescit, Alaca Mescit, Salı Mescidi, Hacı Atmaca Mescitleri etrafında yeni mahalleler şekillenir.
Kanuni dönemindeki Eskişehir, İran’a giden orduları ağırlar.
Daha da gelişecektir ancak Bursa ve Edirne öne çıkar.
Evliya Çelebi bu şirin beldeyi anlatmaya doyamaz; camilerini, tekkelerini, mektepleri sayar, 800 dükkânlı çarşısından söz açar. Etrafı bağlık bahçelik güllük gülistanlıktır, hamamları sıcak mı sıcak. Havanın letafeti insanlara da akseder ki, iyi giyinen sevimli insanlar tanımıştır.
16. yy.da Bilecik, İnönü, Seyitgazi, Karacahisar ve Günyüzü, “Sultanönü sancağına” bağlıdır. Sonra kendisi Hüdâvendigar vilayetinin Kütahya sancağına bağlanır. Adı artık “Eskişehir kazası”dır.
Hicaz Demir Yolu, Abdülhamid Han’ın hayalidir. Hat Eskişehir’den geçince şehir kalabalıklaşır, açılan cer atölyesi ile sanayi yolunda mesafe alır.

DERVİŞ GAZİLER
Anadolu’nun Türkleşmesinde Eskişehir’in payı büyüktür. Çünkü Şeyh Edebali Hazretleri dergâhını buraya kurar. Yörükler kutlu ocaktan feyz alır, Bilecik’e doğru uzanırlar. Sonra İzmit’e, İznik’e, Bursa’ya...


Bir bölgeyi kılıçla ele geçirebilir ama kılıçla elde tutamazsınız. Eğer insanları itelemez, ötelemez, hakkını yemez ve adaletle hükmederseniz yanınızda dururlar. Hele dulu yetimi korur, fakir fukarayı doyurursan yıkılmazsın bir daha.
Dört yüz çadırlık bir aşiret onca şehre nasıl hükümran olacaktı başka?
Eskişehir bir İç Anadolu şehri. Ama Marmara ve Ege’ye de uzak sayılmaz. İstanbul ve Konya’ya yakın, Bursa ve Ankara’ya daha yakın. Şimdi hızlı tren var. Günübirlik gidip gelebilirsiniz pekâlâ.


Kazaları da güçlü ve köklüdür, Çifteler, Alpu, Han, Mihalgazi, Beylikova, Günyüzü, Mahmudiye, Mihalıççık, Sarıcakaya, Seyitgazi, Sivrihisar…
Sakarya Nehri de bu coğrafyadan doğar. Porsuk, Sarısu ile buluşup Karadeniz’e koşar.

UNUTUVERİYORUZ
Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin haberine göre; Yunanlılar 2 Eylül 1922'de çekilirken 250 kardeşimizi şehit eder, şehir merkezinde iki bin mesken, iki bin mağaza ve dükkân, 22 otel ve han, beş hamam, dört fabrika, iki cami, üç mescit ve 10 mektebi yakarlar. Köylerde ise 13 bin hane ve davarıyla birlikte iki bin ağılı tutuştururlar. Yüz binlerce dönüm orman kül olur, zarar 150 milyon lirayı (sarı lira) aşar.
Bu barbarca zarar tazmin edilmez, yaptıklarıyla kalırlar.