Şafii mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülkahir bin Tahir bin Muhammed el-Bağdadî et-Temimî olup; künyesi, Ebu Mansur’dur. Üstad lakabı ile tanınır. Fıkıh ilminin usul ve füru kısımlarında çok derin âlim olan imamlardan biriydi. Ayrıca kelam, feraiz, edebiyat, nahiv, ilm-i hesap ve diğer ilimlerde de söz sahibiydi. On yedi ayrı ilimde talebelere ilim öğretirdi.
Bağdat’ta doğup yetişti. Çocukluğunda babası ile beraber Horasan’a gidip, Nişabur âlimlerinden ilim ve hadis-i şerif öğrendi. Daha sonra İsferain’e gidip, Ebu İshak el-İsferainî’nin derslerine devam etti. Onun vefatı üzerine Mescid-i Ukayl’da talebelere ders okuttu. 420 (m. 1029) senesinde İsferain’de vefat edip, üstadı Ebu İshak’ın yanına defnolundu.
Abdülkahir Bağdadî vera ve takva sahibiydi. Haram ve şüpheli şeylerden çok sakınır, dünyaya kıymet vermezdi. Önceleri çok zengindi. Bütün malını, ilim tahsil etme ve ilim tahsil edenlere yardımcı olma yolunda sarf etti. İlim taliplerinden pek çoğu onun ilminden, derslerinden istifade etmişlerdir. Bir taraftan talebelere ders okuturken, bir taraftan da, kendisinden sonra gelecek olanların istifade etmeleri için kıymetli kitaplar yazdı. Bunlardan bazıları şunlardır:
Sübkî’nin Tabakat’ında Bağdadî’ye ait on beş, Fevatü’l-vefeyat’ta on yedi eser zikredilir. Son yıllarda yapılan tespitlerle bu sayı otuzu geçmiştir. Bazıları şunlardır:
El-Fark beyne’l-firak: Eser, mezhepler tarihinin ana kaynaklarındandır. Bu eseri, M. Zahidü’l-Kevserî 1948’de Kahire’de yayınlamıştır.
Usulü’d-din: Eser kelamla ilgilidir. Kolay ve akıcı bir üslupla yazılmış olup, İstanbul’da 1928’de basılmıştır.
El-Milel ve’n-Nihal: El-Fark beyne’l-firak’ın geniş şeklidir. Delilleriyle birlikte mezhepler hakkında bilgi verilmiştir.
Tefsiru esmaillahi’l-hüsna: Eser, British Museum’da (Or. 7547) mevcuttur.
Te’vilü müteşabihi’l-ahbar.
Kitabün fi’l-misaha: Eser, yüzölçümü, uzunluk, hacim ölçüleri ve o devirde bilinen ölçüm kurallarını ihtiva eder. Süleymaniye Kütüphanesi Laleli kısmında 2708/2 numarada mevcuttur.
Et-Tekmile fi’l-hisab: Kitab fi’l-misaha’dan daha geniş bir eserdir. Müslümanların bildiği aritmetik sistemlerin hepsini içine almaktadır. Müellif bu kitabının ön sözünde önceki eserlerin ya çok kısa ya da aritmetiğin bir bölümünü anlattıklarını, bu eserin ise, aritmetiğin bütün konularını açıkladığını söylemektedir.
En-Nasih ve’l-mensuh.
Abdülkahir Bağdadî’nin kaynaklarda zikredilen fakat günümüze ulaşmayan eserleri de vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Es-Sıfat, Nefyü halkı’l-Kur’an, Delailü’n-nübüvve, Et-Tefsirü’l-Kur’ani, Tafdilü’l-fakiri’s-sabir.
Abdülkahir Bağdadî hazretleri El-Fark beyne’l-firak isimli eserinde buyuruyor ki:
“Ehl-i Sünnet itikadına göre, Allahü teala, ahirette bütün insanları ve canlıları diriltecektir. Ehl-i Sünnet’in dışında bulunan bazı fırkalar; ‘Ahirette sadece insanlar diriltilecektir. Cennet ve Cehennem yaratılmamıştır.’ diye inkâr ettiler.
Ehl-i Sünnet’e göre, Cennet nimetleri Cennet’tekilere, Cehennem azabı da müşriklere ve münafıklara devamlıdır. Cehmiye fırkası ile Kaderiyye fırkasından Ebü’l-Huzeyl taraftarları buna inanmadılar. ‘Cennet’te nimetler, Cehennem’de azaplar bir müddet sonra son bulur.’ dediler.
Ehl-i Sünnet itikadına göre, Cehennem’de kâfirlerden başkası temelli kalmayacaktır. Kaderiyye ve Havaric’in görüşlerine göre ise, Cehennem’e giren herkes orada devamlı kalırlar.
Ehl-i Sünnet itikadında olanlar, kabirde sorgu ve sualin var olduğuna inanırlar. Günah işleyenlere ve kabir azabına inanmayanlara, kabirde şiddetli azap yapılacağına inanırlar.
Havz, Sırat ve Mizan’ın olduğuna, bunları inkâr edenlerin Kevser Havzı’ndan içemeyeceği ve sırattan geçerken ayaklarının kayıp Cehennem ateşine düşeceğine Ehl-i Sünnet inanmıştır.
Peygamber Efendimizin ve O’nun ümmetinden salih kimselerin, günahkâr olan Müminlere ve kalbinde zerre miktarı imanı olanlara şefaat edeceklerine Ehl-i Sünnet inanmıştır. Ayrıca şefaati inkâr edenlerin, şefaatten mahrum kalacaklarını da bildirmişlerdir.
Ehl-i Sünnet itikadında olanlar, Allahü tealanın Habibi ve Sevgili Peygamberi ile beraber Bedr Gazası’na katılanların Cennetlik olduklarına inanırlar. Ayrıca, Uhud Gazası’nda, hurma bahçelerinin düşman işgaline maruz kalmaması için çarpışan Kuzman’ın ve Peygamber Efendimizin bildirdiği birkaç kimse dışında kalan Uhud’daki bütün Eshab-ı Kiram’ın Cennetlik olduğuna inanırlar. Hudeybiye’de Biat-ı Rıdvan’a iştirak eden Eshab-ı Kiram’ın Cennetlik olduğuna inanırlar.
Peygamber Efendimiz buyurdular ki: ‘Ümmetimden bir kısmını bana gösterdiler. Dağları, sahraları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız Cennet’e girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum, işlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teala’dan başkasına tevekkül ve itimat etmeyenlerdir, buyuruldu.’ Dinleyenler arasında Ukaşe ayağa kalkıp; ‘Ya Resulallah! Dua buyur da, onlardan olayım.’ deyince; ‘Ya Rabbi! Bunu onlardan eyle!’ buyurdu. Biri daha kalkıp, aynı duayı isteyince; ‘Ukaşe senden çabuk davrandı.’ buyurdu. Aralarında Hazreti Ukaşe’nin de bulunduğu yetmiş bin kişinin, sorgusuz sualsiz Cennet’e gireceği ve onların her birinin yetmiş bin kişiye şefaatçi olacaklarına, Ehl-i Sünnet itikadında olanlar inanırlar.
Ehl-i Sünnet, Peygamber Efendimizin Cennet’le müjdelediği Aşere-i Mübeşşere’den birini tekfir eden her kesin küfre girdiğine inanır.
Ehl-i Sünnet olanlar, Sevgili Peygamberimizin zevce-i mutahharalarının hepsinin, mutlak iman ile öldüklerine inanırlar. Bunlardan biri veya birkaçını tekfir edenin küfre girdiğini bildirdiler.
Ehl-i Sünnet olanlar, Peygamber Efendimizin torunları olan on iki imam Hazreti Ali bin Ebu Talib, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakır, Ca’fer-i Sadık, Musa Kazım, Ali Rıza, Muhammed Cevad Takî, Ali Nakî, Hasan Askerî Zekî ve Muhammed Mehdi ve diğer meşhur torunlarına sevgi ve hürmet göstermişler, onların iman ile vefat ettiklerini bildirmişlerdir.
Ehl-i Sünnet âlimleri, Eshab-ı Kiram efendilerimizin ve Tabiîn’in ileri gelenlerinin son nefeste iman ile vefat ettiklerini bildirdiler. Kur’an-ı Kerim’de bununla ilgili mealen; ‘Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla! İman etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, Rauf’sun, Rahim’sin.’ (Haşr suresi: 10) buyurulmuştur.
Ehl-i Sünnet itikadında olanlar, birbirlerini kâfir olmakla suçlamazlar. Aralarında uzaklaşma ve küfürle suçlamayı gerektirecek bir ayrılık yoktur. Onlarda birlik ve beraberlik vardır. Bunun için Cenab-ı Hak onları korur. Ehl-i Sünnet olanlar, inkâr ve tenakuza düşmezler, onlar hakkı ayakta tutan cemaattir.
Bozuk fırkaların her biri, birbirlerini küfürle suçlamışlar, birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Öyle ki, Kaderiyye, Haricî ve Rafızî gibi bozuk fırkalardan yedi kişi bir yerde toplanmışlar, neticede birbirlerini küfürle suçlayarak ayrılmışlardır. Yahudi ve Hıristiyanlar da aynı duruma düşmüşlerdir. Yahudi ve Hıristiyanların birbirlerini kâfirlikle suçladıklarını, Kur’an-ı Kerim haber veriyor. Ayet-i kerimede mealen; ‘Yahudiler; Hıristiyanlar, din işinde bir şey üzere değildirler.’ dediler. Hıristiyanlar da; ‘Yahudiler, din işinde bir şey üzere değildir.’ dediler… (Bakara suresi: 113)
Kur’an-ı Kerim’de Nisa suresi 82. ayetinde de mealen; ‘Onlar, hâlâ, Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve manasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbiriyle tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı.’ buyuruldu.
Allahü teala, Ehl-i Sünnet fırkasını, ilk üç asrın âlimleri hakkında uygun olmayacak sözler söylemekten ve onlara dil uzatmaktan korumuştur. Bunlar; Muhacirler, Ensar, Bedr, Uhud ve Biat-ı Rıdvan’da bulunan Eshab-ı Kiram’dır. Ayrıca Peygamber Efendimizin Cennet’le müjdelediği mübarek kimselerdir. Ehl-i Sünnet fırkasında olanlar, Peygamberimizin Ehl-i Beyt’ine ve torunlarına, Hulefa-i Raşidin’e şanlarına layık olmayan bir söz söylemekten şiddetle kaçınırlar. Onları canlarından çok severler. Allahü tealanın, kendilerini herhangi bir leke ve bidatten koruduğu Tabiîn’i ve Tebe-i tabiîni de çok severler, hürmetle isimlerini yad ederler.
İlim ve marifette pek üstün olan, Müminlerin varlıklarıyla iftihar ettiği Ehl-i Sünnet fırkasının kıymetli imamları ve kelam âlimlerinden bazılarının isimlerini zikredelim:
Eshab-ı Kiram’ın ilk kelam âlimi, Hazreti Ali bin Ebu Talib’dir. Sonra Hazreti Abdullah bin Ömer’dir. Tabiîn’den de Ömer bin Abdülaziz’dir ki, Kaderiyye fırkasını red için yazdığı eseri meşhurdur. Sonra Zeyd bin Ali Zeynelabidin gelir. Daha sonra Hasan-ı Basrî, Şa’bî, Zührî’dir. Ca’fer bin Muhammed Sadık hazretlerinin de Kaderîleri, Haricîleri ve Rafızîleri reddeden kitabı vardır.
Büyük imam Hanefî mezhebinin sahibi olan İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin de Kitabü’l-Fıkhı’l-ekber isimli Kaderiyye fırkasını reddeden eseri meşhurdur. Bu eser aynı zamanda, Ehl-i Sünnet itikadını özet olarak anlatan bir eserdir. İmam-ı Şafiî ve onun talebesi Ebü’l-Abbas bin Sureyc kelam ilminde pek üstündü.
Bozuk fırkalarla şiddetle mücadele eden kelam ilminin iki büyük imamı; Ebu Mansur-i Matüridî ve Ebü’l-Hasan-ı Eş’arî hazretleridir. Ebü’l-Hasan-ı Bahilî, Ebu Abdullah bin Mücahid ve bunların talebeleri olan Ebu Bekr Muhammed bin et-Tayyib el-Bakıllanî, Ebu İshak İbrahim bin Muhammed el-İsferainî, İbn-i Fûrek zamanının imamları olmuşlardır. Yine Ebu Ali es-Sekafî ve Ebü’l-Abbas el-Kalanisî Ehl-i Sünnet’i pek güzel müdafaa eden, bu mevzuda yüzlerce eser yazan âlimlerdendir.
Tabiîn, Tebe-i tabiîn ve daha sonra gelen fıkıh âlimleri ki, âlemi ilimle doldurmuşlardır. Bu âlimlerin arasında, Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat fırkasına yardımcı olmayanı, bidat fırkalarının bozukluğunu anlatmayanı yoktur. Onlar, yol göstermek için tepelerde yakılan ateşlerden daha göz kamaştırıcıdırlar. Bu mübarek zatların isimlerini bildirmek uzun sürer.
Hadis ve isnat imamları ise, bu sağlam yolun en kıymetli bekçileridir. Onların hiç birisi, en ufak bir bidat lekesine bulaşmamışlardır. Onların yazdığı eserler, kıyamete kadar ilim sahibi olanların elinde kalacaktır. Bu eserlerin isimlerini yazmak bile kitabımıza sığmaz. Bunun yanı sıra; “İrşat ve tasavvuf imamları da, asırlar boyu itikat bakımından bu sağlam yol üzereydiler.” diyen Abdülkahir Bağdadî, devamlı Ehl-i Sünnet’in bayraktarlığını yapmıştır.
İmam Abdülkahir Bağdadî, Kitabu Usuli’d-din isimli eserinde, 1. aslın 10. meselesinde, şer’î ilimlerin kaynağı konusu üzerinde dururken şöyle demektedir:
“Şer’î hükümler, dört asıl temel kaynaktan alınmıştır. Bunlar; Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır. Kitap, kendisine önünden ve arkasından batıl yaklaşamayan, içerisinde amm ve hass hükümler, mücmel, müfesser, mutlak, mukayyed, emir, nehy, haber, istihbar, nasih, mensuh, sarih, kinaye gibi hükümler bulunan Kur’an-ı Kerim’dir. Yine onda hitabın delili, mefhumu vardır. Bu vecihlerin hepsi, kendi mertebelerine göre delil olup, istidlal bakımından bazısı, diğer bazısından daha açıktır.
Kendisinden şeriat ahkamı alınan Sünnet; Peygamberimizden nakledilen haberlerdir. Bunlar ya tevatür yoluyla olur ki bu, namaz rekatlerinin sayısı, namazın rükünleri vb. olup, zarurî ilmi gerektirir. Veya haber-i müstefid olarak nakledilir. Bu da mükteseb ilim meydana getirir. Zekatın nisapları, haccın rükünleri gibi, yahut da haber-i ahad olarak nakledilir. Ravilerin bu nevi rivayetleri ilmi gerektirmese de, kendisiyle amel etmeyi gerektirir. Sünnetin delillerinin vecihleri de, daha önce zikredilen Kur’an-ı Kerim’in delillerinin vecihleri gibidir.
Şer’î hüküm vermede muteber olan icmaya gelince; icma, bu ümmetin, asırlarından herhangi bir asrın âlimlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmelerine mahsustur. Ümmet-i Muhammed dalalet üzerinde ittifak etmez.
Şer’î meselelerdeki kıyasa gelince, bununla, hakkında nass ve icma bulunmayan şeyin hükmü bilinir. Bu kıyasın da nevileri vardır.”
Abdülkahir Bağdadî 1. aslın 2. meselesinde, ilim ve ameli gerektiren haberlerin şartlarını açıklarken şöyle demektedir:
“Zarurî ilmi mucib tevatürün şartlarından biri, o rivayetin her asırdaki ravilerinin yalan üzerine ittifak etmelerinin muhal olmasıdır. Eğer bir haberin, bir asırdaki ravilerinin yalan üzerine ittifakları caiz olursa, bu haber, zarurî ilmi gerektirmez. Bundan dolayı, Yahudilerin ve Hıristiyanların İsa’nın öldürüldüğü ve asıldığına dair iddiaları ve Mecusîlerin, Zerdüşt’ten haber verdikleri şeyler ilmi mucib değildir, yani bu iddialarından kesin ilim meydana gelmez.”
Yine 1. aslın 12. meselesinde, şöyle demektedir:
“Âlimlerimiz demişlerdir ki: Akıllar, âlemin hadis olduğuna, yaratıcısının birliğine, kadim olduğuna, sıfatlarının da ezeli olduğuna, kullarına resuller göndermesinin ve dilediğini teklif etmesinin caiz olduğuna delalet eder. Bundan hadis olması sahih olan her şeyin hudusunun ve müstehil olan her şeyin de imkansızlığının cevazının sahih olduğuna delil vardır. Fiillerin kullar üzerine farz veya yasak kılınması; ancak din vasıtasıyla bilinir.”
Abdülkahir Bağdadî hazretleri, Peygamberleri bilme konusuna tahsis ettiği yedinci aslı, on beş meseleye ayırmıştır. Burada nübüvvetin ve risaletin manası, teklifin ve resuller gönderilmesinin cevazı, resulün risaletiyle resul olduğunu bilmesi, nebi ve resullerin sayısı, resullerin birincisi ve sonuncusu, Hazreti Musa’nın nübüvveti, Hazreti İsa’nın nübüvveti, Hazreti Muhammed’in nübüvveti ve O’nun Hatemü’r-rusül olması, resulün hususi bir kavme gönderilmesinin cevazı, resullerden bazısının diğer bazısına üstünlüğü, Peygamberimizin diğer Peygamberlere üstünlüğü, Peygamberlerin meleklere üstünlüğü, Peygamberlerin velilere üstünlüğü, Peygamberlerin günahlardan masum olması konuları üzerinde durmaktadır.
Tarifler kısmında; “Nebi’nin lugatteki manalarından biri, Allahü teala indinde yüksek derecesi, mevkii bulunan kişi demektir. Resul de, kendisine vahiy gelmesi devam eden zat demektir. Her resul, nebidir; her nebi, Allahü teala’dan kendisine vahiy gelen ve üzerine meleğin vahiy indirdiği kimsedir. Resul ise, yeni bir şeriat getiren veya kendisinden önceki bir şeriatin bazı hükümlerini nesh eden zattır.” cümlelerini kaydetmiş, üçüncü mesele bölümünde şunları söylemiştir:
“Resulün, kendisini Allahü tealanın resul olarak gönderdiğini bileceği bir hüccet ve burhana ihtiyacı vardır. Bunu birkaç şekilde bilmesi sahih olur: Birisi, Allahü tealanın kendisine vasıtasız olarak hitap etmesi ve kalbinde, hitap edenin Rabbi olduğu bilgisini zarurî bir ilim olarak yaratmasıdır. Âdem’e ruh üfürdüğü zaman hitap etmesi ve Rabbini zarurî olarak kendisine bildirmesi gibi ki, onu yaratanın ona hitap edenin kendisi olduğunu Cenab-ı Hak bildirmiştir. Derhal ona, mükteseb olmaksızın, zarurî bir ilim olarak bütün isimleri öğretmiştir.
Diğer bir şekil, Cenab-ı Hakk’ın vasıtasız olarak ona hitap etmesi ve o hâlde, hitap edenin Allahü teala olduğunu harikulade bir şekilde izhar etmesidir. Musa’yı Firavun’a gönderdiği zaman, ona vasıtasız olarak hitap etmiş ve kendisine bir takım mucizeler izhar etmiştir. O bu mucizeler vasıtasıyla, kendisine hitap edenin Allahü teala olduğunu anlamıştır. Dilindeki peltekliği gidermesi, elinde beyazlığın meydana gelmesi, asanın yılana çevrilmesi gibi.
Başka bir şekil: Allah’ın, resule bir melek göndermesi ve onu risaletle emretmesi ve melek göndermesi sırasında, onun şeytan değil, melek olduğunu bildirecek bir mucize göstermesidir.
Bir diğer şekil de şudur: Allahü teala bu yollardan biriyle, bir nebisine nübüvvetini bildirir; o da ümmetinden birine peygamberlik verildiğini tebliğ eder. O ikinci peygamber, peygamberliğini, kendisinden önce gönderilmiş olan diğer bir peygamber vasıtasıyla öğrenmiş olur. Lut’un kavmine peygamber oluşunun, İbrahim’in lisanıyla bildirilmesi gibi, Havarilerin İsa ile olan kıssaları da böyledir.”