KATİB ÇELEBİ

Mustafa bin Abdullah Fıkıh ve tarih âlimi
A- A+

Fıkıh ve tarih âlimi. İsmi Mustafa bin Abdullah'tır. 1017 (m. 1608) senesi Zilkade ayında İstanbul'da doğdu. 1067 (m. 1656) senesi Zilhicce ayının yirmi yedisinde Cumartesi günü sabah vakti vefat etti. Kabri, İstanbul'da Vefa'dan Unkapanı'ndaki Mahmudiye Köprüsüne inen büyük caddenin sağ kenarında, Zeyrek Camii'ne varmadan, mektebin altındaki sebilin bitişiğinde küçük bir avludadır.

Katib Çelebi'nin babası, Osmanlı devlet ve siyaset adamlarının yetiştirildiği Enderun Mektebi'nde tahsil görmüş bir askerdir. Mustafa bin Abdullah, ordu katipliğinde bulunduğu için, ulema ve halk arasında “Katib Çelebi” diye tanındı. Hacca gittiği ve başmuhasebeci ikinci halifesi (ikinci başkanı) olduğu için, “Hacı Halife” ismiyle meşhur oldu. Babası, dinine bağlı bir zat olduğu için, Katib Çelebi beş veya altı yaşına geldiği zaman, Kırımlı İsa Halife'yi, ona Kur'an-ı Kerim ve tecvidi öğretmek üzere hoca olarak tuttu. Bu hocadan Kur'an-ı Kerim'i öğrendi ve daha sonra ezberledi. Zekeriyya Ali İbrahim Efendi ve Nefeszade'den ilim öğrendi. İlyas Hoca'dan Arapça gramer derslerini okudu. Böğrü Ahmed Çelebi diye tanınan hattattan yazı dersleri aldı.

Ondört yaşında Anadolu Muhasebesi kalemine katip oldu. Oradaki vazifelilerin birinden, hesap kaidelerini, erkam ve siyakat yazısını öğrendi. 1033 (m. 1024) senesinde babasıyla birlikte Tercan Seferi'ne, bir sene sonra da Bağdat Seferi'ne çıktı. Dönüşte Musul'a geldiklerinde babası, bir ay sonra da Nusaybin civarında amcası vefat etti. Bir müddet Diyarbakır'da kaldı. Babasının yakın arkadaşlarından Mehmed Halife, Katib Çelebi'yi Süvari Mukabelesi'ne tayin etti. 1037 (m. 1627-1628) senesinde isyan eden Abaza Mehmed Paşa'nın işgal ettiği Erzurum'un kuşatmasına katıldıktan sonra İstanbul'a döndü. Burada yaklaşık iki sene, Bağdat Seferi'ne katılana kadar, Kadızade'nin derslerine devam etti. Kadızade'nin düzgün ve dokunaklı bir konuşması vardı. Katib Çelebi, onun tesiri altında kaldı. 1039 (m. 1630) Bağdat kuşatmasında, toprak dolu torbalarla yapılmış siperler arasında, ordunun defterini tuttu. Seferden sonra tekrar İstanbul'a dönerek, Kadızade'nin derslerine devam etti. Ondan; Envarü't-tenzil ve Esrarü't-te'vil, İhyaü'l-ulum, Şerh-i Mevakıf, Dürer ve Gurer, Tarikatü'l-Muhammediyye adlı eserleri okudu.

1043 (m. 1633)'te Halep Seferi'nde Hacca gitme fırsatını buldu. Dönüşte bir kış Diyarbakır'da kalıp oradaki âlimlerle görüştü. 1044 (m. 1635) senesinde de Sultan Dördüncü Murad Han ile Revan Seferi'ne katıldı. On sene kadar çeşitli savaşlarda bulunduktan sonra İstanbul'a döndü ve kendisini tamamen ilme verdi. Kendi ifadesi ile **“cihad-ı asgardan cihad-ı ekber”**e döndü.

Katib Çelebi, ilme olan sevgisinden dolayı eline geçen bir defa küçük, bir defa da büyük mirasın önemli bir kısmını kitaba verdi. Kendisini tamamen ilme verdiği için, Sultan Dördüncü Murad Han'ın 1047 (m. 1637) senesindeki Bağdat Seferi'ne katılamadı. Fazileti ve derin bilgisi ile tanınan A'rec Mustafa Efendi'nin derslerine devam etti. Bu zatı şimdiye kadar derslerinde bulunduğu âlimlerin hepsinden daha yüksek bir bilgiye sahip bularak üstat edindi. A'rec Mustafa Efendi de Katib Çelebi'ye öteki talebelerinden ayrı bir yakınlık gösterdi. A'rec Mustafa Efendi, ona El-Endülüsiyye fi'l-aruz, Hidayetü'l-hikme, Mülahhas fi'l-hey'e ve şerhiyle birlikte Eşkalü't-te'sis isimli eserleri okuttu. Ayrıca; Ayasofya dersiamı Abdullah Efendi ve Süleymaniye dersiamı Mehmed Efendi'nin derslerinde bulundu. Vaiz Veli Efendi'den İbn-i Hacer-i Askalanî'nin Nuhbetü'l-fiker isimli eserini okudu. Katib Çelebi bir taraftan ilim öğrenirken, diğer taraftan birçok talebeye de ders verdi.

1055 (m. 1645) senesinde Girit Seferi münasebetiyle, haritaların nasıl yapıldığını, bu konuyla ilgili yazılan eserleri ve çizilen haritaları gördü. Bu arada Mukabele başhalifesi (başyardımcısı) ile arası açıldı. Vazifesinden ayrılarak, üç sene vazife yapmadı. Üç sene içinde, bazı talebelerine çeşitli konularda dersler verdi. Yine bu zaman içinde ani olarak hastalandığı için, tedavi çarelerini aramak maksadıyla, tıp kitapları okudu. Ayrıca kalbini kötülüklerden temizlemek, manevî sağlığa kavuşmak için Esma ve Havass kitaplarını okudu. İslam âlimlerine çok saygılı olduğundan, onlarla beraber olmaya çalışırdı. 1058 (m. 1648) senesinde tekrar memuriyete başladı. Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, Katib Çelebi'nin dostu ve sırdaşı idi. Katib Çelebi, huşu içinde, şartlarına uygun olarak yapılacak duaların kabul olacağını ve Kur'an-ı Kerim'in şifa vereceğini sık sık zikrederdi. Sarf, mantık ve matematik ilimlerinde dersler vermekte idi. Başlıca prensibi öğretimin henüz başında iken her konuya birden yayılmamak ve cüz'iyattan külliyata doğru yavaşça ilerleyerek o ilme ait usulü tamamen kavramak, ayrıca bir ilme tamamen vâkıf olmadıkça bir başka ilme geçmemek şeklinde idi.

Katib Çelebi, çalışkan, iyi huylu, vakarlı, az konuşan, çok yazan biri olarak bilinir. Arabî ve Farisînin yanında, Latinceyi de çok iyi bilirdi. Osmanlı Devleti'nde, ilk defa batı ilmiyle en fazla ilgilenen, doğu ilmiyle mukayesesini ve sentezini yapan, Türk ilim adamlarından biridir. İnsan için en yüksek mertebenin ve en büyük mutluluğun Allahü tealayı tanımak, özellikle nereden geldiğimizi ve sonunda nereye gideceğimizi bilmek olduğunu ve bu bilgiye ulaşmak için iki yol bulunduğunu, bunlardan birincisinin ilim akıl ve istidlal sahiplerinin yolu olduğunu, ikincisinin ise nefsini, kendini yoldan çıkaran şeylerden korumak, nefsiyle mücadele etmek ve tasavvuf yolunu tutmak olduğunu söylerdi. O bu yolu tutan kişinin şeriate, Allah'ın kanunlarına uyarak kendini kötülüklerden, kötü huylardan kurtularak nefsini vehimlerden ve şüphelerden kurtarmaya çalışmasını tavsiye ederdi. Cahil ve sahte tarikatçılardan, bid'at sahiplerinden uzak durulmasını belirtir ve bunları açıkça tenkit ederdi. Taassubun her türlüsünden uzak durmuş ve böyle kimselerin fitneye sebep olduklarını belirtmiştir. İlmî tarafsızlıktan asla vaz geçmiştir.

Katib Çelebi'nin çok kitabı vardı. Bir gün Şeyhülislam Yahya Efendi, sohbet sırasında Katib Çelebi'ye; “Senin bin ciltten fazla tarih kitabın varmış. Bu doğru mudur?” diye sordu. Katib Çelebi de; “Olması gerekir.” diye cevap verdi. Fakat şeyhülislamın tereddüt ettiğini görünce ertesi gün on katıra birbirinden ayrı üç yüz cilt tarih kitabını yükleterek şeyhülislama götürüp; “Evde, ciltsiz bundan da fazla vardır.” dedi.

Katib Çelebi, yazdığı yirmiyi aşkın eserleriyle sadece Türk dünyasına değil, bütün dünyaya seslenmişti. Çalışmalarının genişliği ve derinliği ile dönemin en önemli ilim adamlarından sayılmıştır. Özellikle bibliyografya ve biyografyaya ait eserlerini hazırlarken fiş kullanarak çalışmıştır. Tarih kitaplarında daha çok hadiselerin özünü ve hakikatini anlatmaya çalışmış, Üslup ve edebiyat yönüne fazla ağırlık vermemiştir. Fikirlerini, düşüncelerini çeşitli sanatlarla süsleyerek anlatmak yerine, kısa, öz ve açık yazmıştır.

Hey'et yani astronomi ilmine merak salan Katib Çelebi bu alanda derinleşmiştir. Kainattaki hakikatleri anlamak için hey'et ve teşrih (astronomi ve fizyoloji) ilmini bilmek gerektiğini ve bu ilimleri bilmeyenin Allahü tealayı tanımaktan aciz kalacağını belirtmiştir. Cemiyetlerin ayakta kalmasının ve devamının ilimle ve âlimle mümkün olduğunu ve insanda kalb ne ise cemiyette de âlimlerin aynı derecede olduğunu belirtmiştir. Katib Çelebi aynı zamanda İbn-i Haldun'un Osmanlıdaki takipçisidir. Keşfü'z-zünun ve diğer eserlerinde İbn-i Haldun'un görüşlerinden oldukça faydalanmıştır. Onun Keşfü'z-zünun mukaddimesinde bahsettiği görüşler Osmanlı İlmiye teşkilatının anlaşılmasında mühim bir yer işgal etmektedir.

Eserleri: 1- Fezleketü't-tevarih: Bir mukaddime, üç usul ve bir sonsözden ibaret olan bu eser, varlıkların başlangıcı, Peygamberlerin ve hükümdarların tarihi diye hulasa edilebilecek bir tarih kitabıdır. Müellif hattı nüshası Bayezid Devlet Kütüphanesi No: 10318'de kayıtlıdır. 2- Keşfü'z-zünun an esmai'l-kütübi ve'l-fünun: Arabî olup çok kıymetli bir eserdir. Onbeşbine yakın kitap ve onbine yakın müellifi tanıtan büyük bir bibliyografya ansiklopedisi mahiyetindedir. Mısır'da, Almanya'da, İstanbul'da basıldı. Latinceye de tercüme edildi. Katib Çelebi burada kitapları tanıtırken birçoğuna gördüm demektedir. Bu durum onun ne kadar çok kitap okuduğunu ve ilminin çokluğunu göstermektedir. Bu eser aynı zamanda Türk ansiklopedi geleneğinin ilk eserlerinden kabul edilmektedir. 1362'de İstanbul'da zeyilleri ile birlikte basılmıştır. 3- Cihannüma: En eski coğrafya kitabımızdır. Haritalarıyla birlikte 1145'te İbrahim Müteferrika matbaasında basılmıştır. Daha sonra yazılacak coğrafya kitaplarına kaynak teşkil eden bu eser, Avrupa dillerine de tercüme edilmiştir. 4- Tuhfetü'l-kibar fî esfari'l-bihar: Denizcilik tarihimiz bakımından mühim bir eserdir. Osmanlı Devleti zamanındaki deniz savaşlarından bahseder, İngilizce ve Fransızcaya tercüme edilmiştir. İlk olarak 1141'de İbrahim Müteferrika matbaasında basılmıştır. 5- Takvimü't-tevarih: Hazreti Âdem'den 1058 (m. 1648) tarihine kadar geçen vakaların kronolojik açıklamasını ihtiva eder. 1146'da İbrahim Müteferrika Matbaası'nda basılmıştır. Bu eseri iki ay gibi kısa bir zamanda tamamlamıştır. 6- Fezleke: Fezleketü't-tevarih'in devamı niteliğindedir. 1000 (m. 1591) senesinden 1065 (m. 1654) tarihine kadar olan hadiseleri içine alır. 1296 (m. 1879) senesinde İstanbul'da iki cilt olarak basılmıştır. Senelere göre düzenlenmiş olan bu eser, her senenin sonunda o sene içinde ölen devlet adamlarıyla, âlim, şair ve başka kimselerin hayat ve eserlerinden kısaca bahsetmektedir. 7- Tarih-i Frengi tercümesi: Johan Carian'un, Chronic isimli eserini esas alarak hazırladığı bir eser olup Şinasi zamanında Tasvir-i Efkar Gazetesi'nde bazı kısımları yayınlanmıştır. Katib Çelebi bu eseri, 1065 (m. 1654) senesinde, İstanbul'da bundaki bilgileri İslam tarihlerine aktarmak ve eklemek için Şeyh Mehmed İhlasî ile birlikte hazırlamıştır. Yegane nüshası Konya İzzet Koyunoğlu Kütüphanesi No: 14031'de kayıtlıdır. 8- Tarih-i Kostantiniyye ve Keyasire: Kısaca Revnakü's-saltana diye isimlendirdiği bu eseri, 985 (m. 1577) senesine kadar geçen hadiseleri tercüme ve seçme yoluyla meydana getirmiştir. Bunun da bir nüshası Konya İzzet Koyunoğlu Kütüphanesi No: 14032'de kayıtlıdır. 9- İrşadü'l-Hıyara ila Tarihi'l-Yunan ve'r-Rum ve'n-Nasara: Avrupa memleketleri hakkında, onların idare tarzlarına dair ellisekiz yapraklık küçük bir risaledir. Avrupalıların yazmış olduğu eserlerden tercüme ederek toplamıştır. Bir nüshası Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi No: Y 15'te kayıtlıdır. 10- Süllemü'l-vüsul ila Tabakati'l-fühul: Alfabetik sıraya göre tertiplenmiş Arapça bir tabakat kitabıdır, iki ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde, künyeleriyle tanınmış meşhur kişiler, ikinci bölümde, neseb, künye ve lakaplarıyla bilinenler sıralanmaktadır. Esas olarak Süyutî'nin Tahrirü'l-lübab isimli eserini kaynak almıştır. Yüzden fazla kaynaktan yararlanmıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı No: 1877'de kayıtlıdır. 11- Levamiü'n-nur: İkinci önemli Coğrafya eseridir. Atlas Minar'ın tercümesidir. Eserde Kuzey Kutup bölgesi, İzlanda Adası ve Avrupa memleketleri; nehirleri, dağları, şehirleri ile tasviri, bir coğrafya şeklinde tarif edilmektedir. Kuru bir tercüme olmayıp zaman zaman tenkit etmiştir. Bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi No: 2998'de kayıtlıdır. 12- İlhamü'l-mukaddes min feyzi'l-Akdes: Bu risalede ortaya konan üç mesele şunlardır: 1- Kuzey memleketlerinde namaz ve oruç vakitlerinin tayini, 2- Güneşin aynı cihetten doğup batmasının dünyanın bir noktasında mümkün olup olmadığı, 3- Her ne yana dönülse, kıble olabilecek Mekke'den başka bir memleketin bulunup bulunmadığı. Kendisi bu üç sorunun cevabını, kendi vermeyip bu konuda meşhur âlimlerin eserlerinden yararlanarak, yalnızca bunları açıklamakla yetinmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Lala İsmail Kısmı No: 694'te kayıtlıdır. Eser 1985'te Ankara'da eksik olarak neşredilmiştir. 13- Tuhfetü'l-ahyar fi'l-hikem ve'l-emsal ve'l-eş'ar: Alfabetik sıraya göre tertiplenmiştir. Tanınmış şairlerin ve yazarların yahut, ismi meşhur olan kimselerin sözlerini veya bunlara ait fıkra, hikaye ve latifeleri içine alan bir eserdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 2539'da kayıtlıdır. 14- Dürer-i müntesire ve gurer-i münteşire: Katib Çelebi biyografi eserini hazırlamak için kaynak kitapları incelediği sırada, buralardaki faydalı olacak noktalarla, türlü meselelere ve konulara dair seçmeler yaptı. Bunları toplayınca bu eseri meydana geldi. Müellif hattı nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi No: 4949'da kayıtlıdır. 15- Düsturü'l-amel fî ıslahi'l-halel: 1063 (m. 1652) senesinde devlet bütçesinde gelirin az olup masrafın çoğalması ile ilgili bir araştırmadır. 1280'de İstanbul'da basılmıştır. 16- Mizanü'l-hakk fî ihtiyari'l-ehakk: Katib Çelebi'nin yazmış olduğu eserlerin en sonuncusudur. 1067 (m. 1656) senesinde yazmıştır. Devrinde şiddetli tartışmalara konu olan bir takım meseleleri ele almıştır. 1306'da İstanbul'da basılmıştır. 17- Kanunname: Bazı teşrifat kaidelerini toplayan bir eser olup günümüze ulaşmamıştır. 18- Recmü'r-racim bi's-sin ve'l-cim: Garip fıkıh meseleleri ve fetvaları toplayan bir eserdir. Herhangi bir nüshasına rastlanmamıştır. 19- Tefsir-i Beydavî Şerhi: Herhangi bir nüshasına rastlanmamıştır. 20- Hüsnü'l-Hidaye: Bir talebesinin isteği üzerine yazmıştır. Ali Kuşçu'nun Risaletü'l-Muhammediyye'sinin şerhidir. Nüshası bilinmemektedir. 21- Camiu'l-mütun min celli'l-fünun: Çeşitli konulara dair okuduğu ve okuttuğu yirmiyedi eserin özetleri ve şerhlerinden meydana gelmiş antoloji mahiyetinde bir mecmuadır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Lala İsmail Kısmı No: 694'te kayıtlıdır. Katib Çelebi bu eserine daha sonra “Mukaddime fi ilmi't-tefsir min itmami't-dirayat”, “Ta'limü'l-muallim”, gibi başlıklar altında ilâvelerde bulunmuştur. Kabiliyetli ve zeki bir kişinin çeşitli fenler hakkında bilgi sahibi olması gerektiğini, imkân bulduğu takdirde bu fenler üzerinde derinleşebileceğini belirten Kâtib Çelebi derlediği mecmuada her ilim için ana metinlerden birini alarak özetlemiştir.

Bunlardan başka Tütün hakkında bir risalesinin daha olduğu rivayet edilmektedir.

Katib Çelebi'nin Sultan Genç Osman'ın şehit edilmesiyle ilgili söylediği bir şiir şöyledir:

“Bir şah-ı alişan iken,
Gayretli, genç arslan iken.

Gazi, bahadır han idi,
Namıyla Osman Han idi.

Hükmetmeye kâdir idi,
Haccetmeye hazır idi.

Niyet edip haccetmeye,
Kulak gerek işitmeye.

Eşrat-ı saattir bu dem,
Ruz-ı kıyamettir bu dem.

Ey dil ciğerler oldu hun,
Kan ağladı ehl-i fünun.

Ali neseb sultan idi,
Şah-ı cihana kıydılar.

Kula nedamettir bu dem,
Şah-ı cihana kıydılar.

Derdim bir iken oldu on,
Şah-ı cihana kıydılar.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası