Osmanlılar zamanında yetişmiş âlim ve evliyadan. İsmi Mahmud bin Osman bin Ali en-Nakkaş bin İlyas Lamiî'dir. 877 (m. 1472)'de Bursa'da doğdu. Zamanının büyük âlimlerinden zahirî ilimleri öğrendi. Tasavvufta Seyyid Emir Ahmed Buharî hazretlerine intisab ederek, onun talebesi olmakla şereflendi. 938 (m. 1531)'de Bursa'da vefat etti. Mezarı, dedesi Nakkaş Ali'nin yaptırdığı Bursa Orta Pazar Camii haziresindedir.
Lamiî Çelebi'nin babası Osman Çelebi, Sultan İkinci Bayezid'in hazine defterdarı idi. Osman Çelebi'nin de babası Nakkaş Ali Paşa, devrinin en şöhretli sanatkârı idi. Timur Han onu Semerkand'a götürdü. Bir müddet orada kalan Ali Paşa, Bursa'ya döndüğünde, Yeşil Cami ve Yeşil Türbe'nin iç nakışlarını yaparak büyük hizmetler yaptı. Lamiî Çelebi'yi annesi Dilşad Hatun yetiştirdi. Devrinin büyük âlimlerinden Molla Ahaveyn ve Molla Muhammed bin Hasanzade'den; tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini öğrendi. Talebelik hayatında tasavvufa karşı oldukça temayülü vardı. Bu sebeple Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin-i Buharî hazretlerinin yolundaki evliyanın büyüklerinden İstanbul'da Seyyid Emir Ahmed Buharî'nin derslerine katılarak, ona talebe oldu. Tasavvuf yolunda, o büyük zatın teveccühleri, feyiz ve bereketleri ile olgunlaşıp kâmil bir insan oldu.
Lamiî Çelebi, Şeyh Rüstem Halife ile aralarında geçen bir hatırasını şöyle anlattı: “Rüstem Halife, önceleri Zeyniyye tarikatında Hacı Halife'nin talebesi olmuş görünüyorsa da davranışları, onun Üveysîlere benzediğini gösteriyordu. O sıralarda gözüme bir ağrı girmişti. Yaptırdığım tedavilerden hiçbir fayda görememiştim. Rüstem Halife bana dedi ki: “Gençliğimde benim de gözüm ağrımıştı. Senin gibi çeşitli şeylere başvurmuştum. Fakat hiçbiri netice vermemişti. Birgün yolda giderken, karşıma biri çıktı. Daha bir şey söylemeden bana dedi ki: “Evlat! Gözlerinin ağrılarından kurtulmak istiyorsan, müekked sünnetlerin sonundaki rekatlerde Muavvezeteyn'i (Felak ve Nas surelerini) oku. Allahü tealanın izniyle şifa bulursun.” Ben de onun dediği gibi hareket ettim. Hamdolsun ondan sonra gözlerim ağrımadı. Sizin de öyle yapmanızı tavsiye ederim.” Rüstem Halife'ye; “O yiğit kim idi?” diye sordum. Cevabında; “Hızır Aleyhisselam idi.” dedi. Ben de müekked sünnetlerin son rekatlerinde Muavvezeteyn'i okudum. Rabbime sonsuz şükürler olsun, göz ağrılarından kurtuldum.”
Lamiî Çelebi, 918 (m. 1512)'de dört bin akçelik bir vakıf kurdu. 938 (m. 1531)'de Bursa'da vefat edince dedesi Nakkaş Ali'nin yaptırdığı mescidin avlusuna defnedildi. Şu anda sadece baş taşı kalan mezarında, girift sülüsle “El-merhum Şeyh Lamiî bin Osman.” yazısı vardır. Emir Ahmed Buharî vasıtasıyla tanıdığı büyük âlim Molla Abdurrahman Camî hazretlerinin Şevahidü'n-Nübüvve ve Nefehatü'l-üns'ünü tercüme ettiği için “Camî-i Rum” diye şöhret bulmuş idi. Nefehat'ı tercüme ettikten sonra ona ilaveler de yaparak eseri daha da genişletti. Daha sonra Fettah Nişaburî'nin Hüsn-i dil'ini tercüme edip Yavuz Sultan Selim'e takdim etti.
Lamiî Çelebi'nin dedesi Nakkaş Ali'nin Bursa'daki mescidinin önden görünüşü (sağda) ve arkadan görünüşü (solda). Lamii bu mescidin bahçesinde medfundur. Hisar'da bulunan mescit Nakkaşali Mahallesi Sarı Sokaktadır. 1855 depreminde mescit büyük zarar görmüş, hatta tamamen yıkılmıştır. 2011 yılı içinde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından aslına uygun olarak tamir edilmiştir.
Nakkaş Ali Mescidinin önü (sağda) ve bahçesindeki mezarlar (solda). Lamiî Çelebi ile dedesi Nakkaş Ali burada medfundur.
Lamii Çelebi'nin babasının mezar taşı (sağda) ve bahçedeki mezarlardan bir başka görünüş (solda).
İstanbul'da çok bulunmadığı hâlde İstanbul ilim meclislerinde tanındı. Resmî vazife almadı. Hüma Hatun adlı bir hanımla evlenmiş, Ahmed, Mehmed ve Abdullah adlarında üç oğlu ve Safiye isminde bir kızı vardır.
Lamiî Çelebi, çok iyi bildiği Arapça ve Farsça sayesinde İslam coğrafyasının edebiyat ve tasavvuf birikimini iyi değerlendirmiş, bilhassa Molla Camî'nin Farsça eserlerini tercüme ederken nazım ve nesirdeki başarısının en üst seviyesine çıkmıştır. Gerek medresede öğrendiği ilimler gerek tasavvuf çevrelerinde kazandığı irfan ve olgunluk gerekse araştırmacılığı, yaptığı tercümelerin sıradan çeviriden ziyade günün şartlarına göre şekillenen adaptasyon çalışmaları biçiminde yazıya dökülmesini sağlamıştır. İnzivayı seven ağır başlı bir kişiliğe sahip bulunmasına rağmen Lamiî Çelebi'nin tok sözlü ve hazır cevap olduğu, fikirlerinde ısrarcı olduğu bilinmektedir. Sanat gösterme endişesine fazla kapılmayan Lamiî Çelebi, oluşturduğu nazım ve nesir dili sayesinde başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında haklı ve kalıcı bir şöhret kazanmıştır.
Eserleri: Lamiî Çelebi divan edebiyatının en çok eser veren temsilcilerinden biridir. Nazım, nesir ve nazım-nesir karışık olarak telif ve tercüme ettiği kitaplarının sayısı otuzu bulmaktadır. Divan edebiyatı, o güne kadar Türkçe'de örneği bulunmayan bazı şark mesnevîlerini Lamiî'nin kaleminden tanımış ve yine onun yaptığı tercümeler sayesinde yeni konular edinmiştir.
Şerefü'l-insan adlı kitabının başında eserlerinden gece ve gündüzün saatlerine tekabül eden yirmi dördünün ismini sayar. Şerefü'l-insan ve daha sonra yazdıklarıyla sayıları artan eserleri şunlardır:
A) Mensur Eserleri: 1- “Terceme-i Şevahidü'n-nübüvve”: Abdurrahman-ı Camî'nin siyer türündeki eserinin genişletilmiş tercümesi olup 1876'da İstanbul'da Matbaa-i Amire'de basılmış, Latin harfli baskısı da Hakikat Kitabevi tarafından 1996'da İstanbul'da “Peygamberlik Müjdeleri” adıyla yapılmıştır. 2- “Terceme-i Nefehatü'l-üns”: “Fütuhü'l-mücahidin li-tervihi kulubi'l-müşahidin” adıyla da bilinen eser, Camî'nin “Nefehatü'l-üns” adlı evliya tezkiresinin genişletilmiş tercümesidir. 629 velînin hayat hikayesinin bulunduğu eserin önemli bir yönü de Anadolu'da yetişen evliyayı ihtiva etmesidir. Kitap 1872 yıllarında İstanbul'da basılmıştır. 3- “Hüsn ü Dil”: İranlı şair Fettahî'nin aynı adlı alegorik eserinin çevirisi olup manzum-mensur karışıktır. Bir nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emirî Efendi Kısmı Manzum, No: 13.220'de kayıtlıdır. 4- “Münazara-i Bahar u Şita”: Bu da manzum-mensur karışık bir eserdir. 1873'te İstanbul'da basılmıştır. 5- “Şerh-i Dibace-i Gülistan”: Sa'di-i Şirazî'ye ait eserin dibacesinin şerhidir. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi TY. Kısmı No: 578, 1013'te kayıtlıdır. 6- “Münşeat-ı Mekatib (Nisabü'l-belağa)”: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 3316'da kayıtlıdır. 7- “Hall-i Muammayı Mir Hüseyin”: “Şerh-i Esma-i Hüsna”, “Mir'atü'l-esma” ve “Cam-ı Cihannüma”, “Tefe'ülname” gibi adlarla da anılan eser, Mir Hüseyin bin Muhammed Şirazî'nin Allahü tealanın doksan dokuz ismini konu alan muammalarının şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Murad Buharî Kısmı No: 330'da kayıtlıdır. 8- “Menakıb-ı Üveys el-Karanî”: Bir nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi Hazine Kısmı No: 283'te kayıtlıdır. 9- “İbretname”: Tasavvufî-ahlakî menkıbelerden bahseder. 1273'te İstanbul'da basılmıştır. 10- “Şerefü'l-insan”: Lamiî'nin bu önemli eseri, “Resailü İhvani's-safa” adlı Arapça felsefe ansiklopedisinin yirmi birinci kısmının çevirisi olup insanlarla hayvanlar arasında bir münazarayı konu alır. Pek çok kütüphanede yazma nüshası mevcuttur. Mesela bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1508'de kayıtlıdır. 11- “Letaifname”: Hikaye ve hicivlerden ibaret beş bölümlük bir eserdir. 12- “Nefsü'l-emr”: Güzel davranışlardan bahseden bir risaledir. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 3182'de kayıtlıdır.
B) Manzum Eserleri 1- “Maktel-i Hüseyin”: Kerbela Vak'ası'nı anlatan eserin minyatürlü bir nüshası Türk-İslam Eserleri Müzesi'nde 4. dolap 1958 numarada kayıtlıdır. 2- “Selaman ü Ebsal”: Camî'den çeviri felsefi-alegorik aşk mesnevîsidir. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 3088'de kayıtlıdır. 3- “Şem' u Pervane”: Tasavvufî alegorik bir mesnevî olup Ehli-i Şirazî'den tercümedir. Bir nüshası Esad Efendi Kısmı No: 2744'te kayıtlıdır. 4- “Kuy u Çevgan”: İranlı şair Arifi-i Herevî'nin “Halname” olarak da bilinen tasavvufî-alegorik mesnevîsinin çevirisi olup Almanca bir önsözle birlikte 1994'te Stuttgart'ta neşredilmiştir. 5- “Ferhadname (Ferhad ü Şirin)”: Ali Şir Nevaî'nin eserinden uyarlamadır. Bir nüshası Erzurum Atatürk Üniversitesi Seyfettin Özege Kitaplığı Kısmı No: 262'de kayıtlıdır. 6- “Vumık u Azra”: Unsurî'den tercümedir. 1833'te Viyana'da basılmıştır. Bu mesnevînin sonuna Lamiî Çelebi, Kanunî Sultan Süleyman için “Gül-i Sadberk” adlı bir kaside eklemiştir. Bazı nüshalarda 100, bazılarında 102 beyit olan kaside Diyarbakır İl Halk Kütüphanesi'nde No: 2244 ayrı bir eser olarak kayıtlıdır. 7- “Kıssa-i Evlad-ı Cabir (Cabirname)”. 8- “Lugat-ı Manzume (Tuhfe-i Lamiî)”: Farsça-Türkçe 177 beyitlik bir lugatçedir. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 2785'te kayıtlıdır. 9- “Divan-ı Eş'ar”: Lamiî'nin “Şehrengiz-i Bursa” ve “Hayretname”'sini de içine alan divanı, bazı tasavvufî terimlerin açıklandığı bir girişle (dibace) beş defterden oluşmaktadır. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 1565'te kayıtlıdır. 10- “Şehrengiz-i Bursa”: Kanunî Sultan Süleyman'ın Bursa'yı ziyareti münasebetiyle yazılmıştır. 1288'de Bursa'da basılmıştır. 11- “Vîs ü Ramin”: Fahreddin Es'ad Gürganî'nin aynı adlı mesnevîsinden çeviridir. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 4020'de kayıtlıdır. 12- “Heft Peyker”: Nizamî-i Gencevî'nin aynı isimdeki eserinden tercüme olup Lamiî'nin vefatından sonra damadı Ruşenîzade tarafından tamamlanmıştır.
Lamiî Çelebi'nin ayrıca “Mevlidü'r-Resul”, “Risale-i Hall-i Fal”, “Risale-i Tasavvuf” (Topkapı Sarayı Kütüphanesi No: 150'de nüshası var), “Risale-i Aruz”, “Risale-i usul mine'l fünün”, “Fetihname-i Kal'a-i Moton”, “Risale-i Fal” gibi eserleri de vardır.
Lamiî Çelebi'nin şiirlerinden bir bölüm aşağıdadır:
Çağrışur gökte melekler ah-ü zarımdan, meded!
Odlara bandım, bu ah, pür şirarımdan, meded!
Senin gitmez başından bu havalar,
Dimağın cümle toprak olmayınca.
Bu sergerdanlığın payanı yoktur,
Vücudun serteser hak olmayınca.
Lamiî Çelebinin olduğu söylenen mezar taşı (sağda) ve kabrin diğer taşı (solda).
Lamiî Çelebi'nin Bursa'da Hüdavendigar Camii yolu üstünde yaptırdığı kendi adıyla anılan cami (sağda) ve Caminin içinden bir görünüş (solda).
Lamiî Çelebi'nin, Sultan Selim Han için yazdığı bir şiir de şöyledir:
Çünkü destin ebrdir, hasmın niçindir eşkbar?
Çünkü deryadır dilin, âlem neden pür macera?
Kapına yüz sürdüğüyçün buldu bu kadri güneş,
Ey güneş hoş südde-i aliye ettin iltica.
Feyz-i ihsanın eder dürrü sadef içre yetim,
Neşr-i lütfun gülşen-i bi berki eyler pür neva.
Saye-i adlinde âlem rahat, illa sim-ü zer,
Dest-i lütfundan perişan olmuş eyler iştika.
Sen Muhammed ayetü Haydar dili methedemez,
Lamiî, Selman değil, Hassan olursa Husreva.
Nura gark ettikçe dehri mihr-ü meh şam-ü seher,
Tal'atın ayinesinden âlem olsun ruşena.
Lamiî Çelebi'nin Osmanlıcaya tercüme ettiği Nefehatü'l-üns'te buyuruluyor ki:
“Sevgili Peygamberimizin peygamberliğine müjde olan alametlerden bazıları şöyledir:
Ka'bü'l-Ahbar rivayet etti: “Buhtunnasr, Benî İsrail'i katl ve esir ettikten sonra korkulu bir rüya gördü. Fakat rüyasını unuttu. Bütün kâhinlerini, sihirbazlarını toplayarak, rüyasını ve tabirini sordu. Onlar; “Rüyayı söylersen tabir ederiz.” dediler. Buhtunnasr onlara kızarak; “Ben sizi böyle günler için besliyorum. Üç gün içinde rüyamı bilip tabirini yapmazsanız, hepinizi öldürürüm.” diye tehdit etti. Bu haber halk arasına yayıldı. O sırada Danyal Aleyhisselam hapsedilmişti. Bu hadiseyi o da işitmişti. Zindancı başına; “Beni Buhtunnasr'a götürebilirsen rüyasını tabir ederim.” buyurdu. Bunu Buhtunnasr'a söylediler, o da kabul etti. Onların âdetine göre Buhtunnasr'ın yanına giren, önce ona secde ederdi. Danyal Aleyhisselam, Buhtunnasr'ın yanına girince secde etmedi. Buhtunnasr; “İçeride kim varsa dışarı çıksın.” dedi. Sonra Danyal Aleyhisselam'a; “Niçin secde etmedin?” diye sordu. Danyal Aleyhisselam; “Benim Rabbim, başkasına secde etmemek şartıyla bana rüya tabirini öğretti.” buyurdu. Bu sözü inceden inceye düşünen Buhtunnasr; “Rabbinin ahdine vefa ettiğin için sana itimat ederim. O hâlde gördüğüm rüyayı ve tabirini söyle.” dedi.
Danyal Aleyhisselam; “Rüyanda bir put gördün. Üst kısmı altından, ortası gümüşten, uçları bakırdan, topukları demirden, ayakları kerpiçten idi. Bu puta hayran hayran bakarken, gökten, putun başına büyük bir taş düştü. Putu un gibi toz hâline getirdi. Altın, gümüş, bakır, demir ve kerpiç birbirinden ayrılmayacak hâlde karıştı Bir rüzgâr esse, ortada bir şey kalmayacaktı. Sonra gökten inen taş, büyüdü, büyüdü, öyle oldu ki yerde ve gökte o taştan başka bir şey görünmez oldu.”
Buhtunnasr; “Doğru söyledin. Şimdi de tabirini yap.” dedi. Danyal Aleyhisselam da; “Gördüğün put, çeşitli ümmetlerdir. Altın, senin içinde bulunduğun ümmettir. Gümüş, senden sonra oğlunun hâkim olacağı ümmettir. Bakır, Rumlardır. Demir Acemlerdir. Kerpiç, Rumlara ve Acemlere hükümdar olan iki kadındır. Gökten inen taş ise ahır zamanda Araplardan bir Peygamberin getirdiği, bütün dinlerin hükümlerini yürürlükten kaldıran ve bütün dünyaya yayılan bir dindir.” buyurdu.
Cübeyr bin Mut'im anlattı: “Sevgili Peygamberimiz Peygamberliğini ilan edince Kureyşliler O'na çok eziyet etmeye başladılar. Öyle ki Peygamber Efendimizi helak edecekler sandım. Birgün Şam'a doğru yola çıkmıştım. Bir kiliseye uğradım. Rahip, oradakilere emretti, beni üç gün misafir ettiler. Üç gün sonra gitmeyince rahip beni yanına çağırdı. “Mekke'de peygamberliğini iddia eden şahsı tanıyor musun?” diye sordu. Ben de; “Elbette tanırım.” dedim. Rahip, benim elimden tutarak bir odaya götürdü. Orada pek çok insan suretleri vardı. Hepsinin suretlerini gösterdikten sonra; “Bunların içinde o Peygamber'in sureti var mıdır?” diye sordu. “Hayır.” deyince beni daha büyük bir odaya götürdü. Orada daha fazla resim vardı. “Burada mutlaka olması lazım.” dedi. Hepsine baktım; Peygamber Efendimizin ve Ebu Bekr-i Sıddîk'ın resimleri vardı. Rahip; “Gördün mü?” diye sorunca; “Evet” dedim. Fakat resmi onun göstermesini istiyordum. Parmağıyla işaret ederek; “Bu sizin Peygamberinizin, yanındaki de halifesinin resmidir.” dedi. Ben, dünyada aslına bu kadar benzeyen bir resim görmemiştim. Rahip dedi ki: “Sen O'nun öldürüleceğinden korkuyorsun değil mi?” Ben de; “Evet, belki de öldürmüşlerdir.” dedim. Bunun üzerine rahip; “Allahü teala, O'nu düşmanlarına galip getirecektir. O'nu hiç kimse öldüremeyip O düşmanlarını öldürecektir. Hiç korkma.” dedi. Bunun üzerine çok ferahladım.”
Hişam bin el-As anlattı: “Ebu Bekr, beni bir arkadaş ile Rum İmparatoru Herakl'e gönderdi. Onu İslam'a davet edecektik. Giderken Herakl'in valilerinden Cebele-i Gassanî'nin bulunduğu Gavta'ya geldik. Gavta, Suriye'de suyu ve ağacı bol, iklimi hoş olan bir yerdi. Cebele ile görüşmek istediğimizi söyledik, önce bizi kabul etmedi. “Ne söyleyeceklerse söylesinler.” demiş. Biz de gelen kimseye; “Söyleyeceklerimizi bizzat kendisine söylemek için geldik. Sana söylemeyiz.” dedik. Mecbur kalarak bizi valiye götürdüler. Cebele; “Niçin geldiniz? Ne söyleyeceksiniz?” dedi. Biz de; “Sizi İslam'a davet için geldik.” dedik. Cebele, üzerindeki siyah elbiselerini göstererek; “Sizi Şam'dan çıkarıncaya kadar bu elbiseleri üzerimden çıkarmayacağıma ant içtim.” dedi. Biz; “Bu toprakların elimize geçeceğini Peygamber Efendimiz bize haber verdi.” dedik. Bunun üzerine Cebele; “Bu toprakları, elimizden ancak oruç tutan bir kavim alabilir.” dedi ve bize oruçtan sordu. Biz de oruç ile ilgili Allahü tealanın emirlerini anlatınca yüzü simsiyah oldu ve yanımıza bir adam katıp Herakl'e gönderdi. Rum İmparatoru'nun şehrine yaklaşınca yanımızdaki adam bize; “Bu develerle şehre girmenize izin vermezler. Size başka binekler verelim de öyle giriniz.” dedi. Biz; “Kendi bineklerimizden başka bir hayvana binmeyiz.” diye cevap verdik. Durumu Herakl'e bildirdiler. O da kabul etmiş. Develerimiz ve kılıçlarımızla şehre girdik. Saraya geldiğimizde, Herakl balkondan bize bakıyordu. Yüklerimizi indirdikten sonra; “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber.” dedik. O anda balkon sallandı. Herakl hemen içeri girip bize bir adam gönderdi. “Sakın dinlerini açıklamasınlar.” demiş ve bizi yanına davet etmiş. Biz saraya girdik. Herakl'in tahtına doğru ilerledik. Elbisesi ve odadaki bütün eşyalar kırmızı idi. Etrafında patrikleri sıralanmış, bize pür dikkat bakıyorlardı. Herakl'e yaklaştık ve mektubu teslim ettik. Herakl bize; “Niçin birbirinize verdiğiniz selam gibi bize selam vermediniz?” dedi. Biz de; “Biz birbirimize verdiğimiz selamı size vermeyiz. Sizin birbirinize verdiğiniz selamı da biz söylemeyiz.” dedik. Herakl; “Birbirinize verdiğiniz selam nedir?” diye sordu. “(Esselamü aleyküm)dür.” dedik. Herakl; “Büyüklerinize nasıl selam verirsiniz?” dedi. “Aynı sözle.” diye cevap verdik. “Peki, büyükleriniz size nasıl cevap verir?” diye sorunca da; “Yine aynı sözle.” dedik. Herakl; “Sizin en büyük sözünüz nedir? diye sordu. Biz de; “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber.” dedik. O anda yine saray sallanmaya başladı ve durdu. Oradakiler şaşırdılar. Herakl tekrar sordu: “Büyüklerinizin yanında bu sözü söyleyince böyle sallanma olur mu?” Biz; “Hayır olmaz. Böyle bir şeyi biz de burada görüyoruz.” diye cevapladık. Herakl; “Ben isterdim ki her söylediğiniz yerde böyle sallanma olsun!” Biz; “Niçin böyle isterdiniz?” diye sorunca; “Çünkü o zaman bu sallanma peygamberlik alametlerinden olmaz, sihir olurdu.” dedi. Bazı sorular daha sordu, onları da cevapladık. Namaz ve abdestten sordu. Onları anlattıktan sonra istirahat etmek üzere bizi odalarımıza gönderdi.
Molla Cami'nin Şevahidü'n-nübevve adlı eserinin Lamii tarafından yapılan tercümesinin iç kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (ortada) ve Hakikat Kitabevi
tarafından Peygamberlik Müjdeleri adıyla yapılan neşrinin kapak sayfası (solda).
Molla Cami'nin Nefehatü'lüns adlı eserinin Lamii tarafından yapılan tercümesinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Lamii'nin hattiyle olup Ali Emiri Kütüphanesi Tar. No: 1218'de kayıtlıdır.
Üç gün orada misafir olduktan sonra bir akşam Herakl bizi çağırmış. Gittik, evvelki sordukları soruları tekrar sordu. Aynı cevapları verdik. Adamlarına emretti, bir sandık getirdiler. Sandığın içinde eskimiş pek çok küçük bölmeler, her birinin kapağı ve üzerinde kilidi vardı. Bir kilit açtı ve içinden siyah renkli bir ipek parçası çıkardı. Bu ipeğin üzerinde, kırmızı yüzlü ve büyük gözlü, güleryüzlü, uzun boylu, siyah elbiseli ve sakalsız bir insan resmi bulunuyordu. Herakl; “Bunu tanıdınız mı?” diye sordu. “Hayır, tanıyamadık.” dedik. “Bu, Âdem Aleyhisselam'dır.” dedi. Bir kilit daha açtı ve içinden ipek üzerine yapılmış bir resim çıkardı. Beyaz yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük başlı, güzel sakallı bir insan resmi vardı. Herakl; “Bu resimdekini tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır.” dedik. “Bu, Nuh Aleyhisselam'dır.” dedi. Bir göz daha açtı, bir ipek çıkardı. Üzerinde çok beyaz açık alınlı, güzel gözlü, aksakallı, sanki hayatta imiş de tebessüm ediyor gibi bir resim vardı. “Bunu tanıdınız mı?” diye sordu. “Hayır.” dedik. “Bu, İbrahim Aleyhisselam'dır.” dedi. Bir göz daha açtı. Bir ipek çıkardı. Üzerinde beyaz benizli bir insan resmi bulunuyordu. “Bunu tanıdınız mı?” dedi. Biz heyecanla yemin ederek; “Bu, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'dır. Sanki O'nu görüyoruz.” deyip ağlaştık. Herakl; “Bu, Allah hakkı için sizin Peygamberinizdir ve bu bölüm, sandığın son gözüdür. Sizin ne yapacağınızı merak ettiğim için acele ettim.” dedi ve sandığın diğer gözlerini teker teker açarak, diğer Peygamberlerin (aleyhimüsselam) resimlerini gösterdi. En sonda da siyah sakallı, güzel yüzlü bir yiğit resmi çıkardı. “Bunu tanıdınız mı?” dedi. “Hayır.” dedik. “Bu, İsa Aleyhisselam'dır.” dedi. Biz; “Bu resimleri nereden buldunuz?” diye sorduk. Herakl; “Âdem Aleyhisselam, Allahü tealadan, evladından ne kadar peygamber gönderecekse hepsinin resimlerini görmek isteğinde bulundu. Allahü teala da gönderdi. Bu sandık, Âdem Aleyhisselam'ın hazinesinde idi. Zülkarneyn, o resimleri garp tarafında bir yerde buldu. Danyal Aleyhisselam'a verdi. Danyal Aleyhisselam, o resimleri ipek parçalarına geçirdi.” dedi. Sonra; “Mülkümden çıkıp ölünceye kadar size kölelik yapmak isterdim.” dedi. Sonra bize pek çok hediyeler vererek gönderdi. Oradan çıktık, günlerce yol aldıktan sonra ülkemize geldik. Emirü'l-Müminîn Ebu Bekr'in huzuruna geldik. Olanları anlattık. Ağlayarak buyurdular ki: “Eğer Allahü teala ona hayır iyilik ihsan etse idi, elbette dediğini yapardı.” Sonra Resulullah'ın; “Hıristiyan ve Yahudiler benim sıfatlarımı Tevrat ve İncil'de okurlar.” buyurduklarını söyledi.
Ka'bü'l-Ahbar anlattı: “Babam bana, Tevrat'ın bir bölümü haricinde her tarafını okuttu. O bölümü sandığa koyup üzerini de kilitledi. Babam öldükten sonra sandığı açtım ve okudum. Orada; “Ahir zamanda bir peygamber gelecektir. Elini ayağını yıkar, beline izar bağlar. Mekke'de doğup Medine'ye hicret eder. Ümmeti her hâlde Allahü tealaya hamd eder. Yüksek yerlerde tekbir getirirler. Kıyamet günü abdest azaları nurludur.” yazılıydı.”
Abdullah bin Ömer rivayet etti: “Emirü'l-Müminîn Ömer, Kadisiye'de bulunan Sa'd bin Ebu Vakkas'a bir mektup yazdı. Hazreti Muaviye'nin oğlu Nadle'yi Irak'ta Halvan'a göndermesini istedi. Sa'd, Nadle'yi Halvan'a göndererek emri yerine getirdi. Nadle, Halvan'ı İslam topraklarına kattı, sayısız esir ve ganimet ele geçirdi. İkindi vaktinde bir dağın eteklerine inip orada ezan-ı Muhammedî'yi okumaya başladı. “Allahü Ekber.” deyince dağdan; “Tekbirin büyük olsun ya Nadle!” diye bir ses geldi. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah.” deyince; “İhlası söyledin ya Nadle!” diye, yine bir ses geldi. “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” deyince; “O kimseyi ve O'nun dinini bana İsa Aleyhisselam müjdeledi. O din, O'nun ümmetinde kıyamete kadar baki kalır.” diye dağdan bir ses geldi. “Hayye alessalah.” deyince; “Devamlı namaz kılana ve camiye gidene müjdeler olsun!” diye ses geldi. “Hayye alelfelah.” deyince; “İhlasın hepsini tamamladın ya Nadle!” diyerek bir ses daha geldi. Ezan-ı Muhammedî bitince; “Ey dağın içindeki! Allahü teala sana rahmet eylesin, sen kimsin?” Sesini duyuyoruz, fakat seni göremiyoruz. Biz Allahü tealanın kulları ve Resulünün ümmetiyiz. Ömer İbn-i Hattab'ın da cemaatiyiz.” dedik. Dağ yarıldı, içinden büyük başlı, uzun saçlı, aksakallı, üzerine yünden eski iki kaftan giymiş birisi çıktı. Selam verdi. Selamını aldık. “Ben Zerib bin Yuşelî'yim. İsa Aleyhisselam benim, kendisinin yeryüzüne inip hınzırları kesip putları kırıp Hıristiyanların iftirasından kurtuluncaya kadar bu dağda yaşamam için dua buyurdu. Muhammed Aleyhisselam ile görüşemedim. Hazreti Ömer'e selamımı söyleyin ve ona; “Ya Ömer! Doğruluktan ayrılma, tatlı sözlü ol, kıyamet yaklaşmaktadır.” deyiniz diyerek kayboldu. Nadle, bu hâli Sa'd bin Ebu Vakkas'a, o da Hazreti Ömer'e yazdı. Ömerü'l-Faruk Sa'd'a bir mektup yazarak; “Yanına Muhacirîn ve Ensar'dan ne kadar bulursan al. O dağa gidip selamımı söyle! Çünkü Resulullah Efendimiz bana İsa Aleyhisselam'ın vasîlerinden bazılarının o dağda yaşadıklarını buyurmuştu.” dedi.
Lamiî Çelebi'nin yazdığı Hüsn ü Dil adlı eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 409'da kayıtlıdır.
Sevgili Peygamberimize muhalefet edenlerin, sünnet-i şerifine karşı edepsizlikte bulunanların uğradıkları felaketler ve cezalar da Resulullah'ın mucizelerinden sayılır. Bunlardan bazıları aşağıdadır.
“Resulullah Efendimizin zamanında bir Hıristiyan vardı. Müslüman oldu. Bakara ve Âl-i İmran surelerini okudu. Vahiy kâtipliği yaptı. Daha sonra dinden çıkıp mürted oldu. Tekrar Hıristiyanlığa geçti. Önüne gelene İslamiyeti kötüler, Peygamber Efendimize iftiralar ederdi. Öyle ki; “Muhammed, benim yazdığım şeylerden başka bir şey bilmez.” demeye başladı. Kısa bir zaman geçmişti ki korkunç bir ölümle dünyadan göçtü. Kabrini kazıp defnettiler. Sabahleyin pis cesedini kabirden dışarı atılmış buldular. Bunu Müslümanlar yapmıştır diye tekrar kabre koydular. Ertesi gün yine dışarı atılmış buldular. Tekrar koydular, ertesi gün yine kabirden dışarı atıldığını gördüler. Artık bunun bir insan işi olmadığını anladılar, öylece bırakıp gittiler.”
Lamiî'nin Risale Fi nefsi'l-emr” adlı el yazması eserinin ilk sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi Kısmı 2744 numarada kayıtlıdır.
Lamiî'nin Münazara-i Bahar u Şita adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve 2a sayfası (solda). Eser Leipzig Universitätsbibliothek IslamHSBook_islamhs
No: 4257'de kayıtlıdır.
Münafıklardan biri, Resulullah'ın; “Melekler, ilim öğrenenler için kanatlarını yere döşerler.” buyurduğunu işitti. O münafık; “Ben o meleklerin kanatlarını kıracağım.” diyerek, ayakkabılarının altlarına çiviler çaktırıp Enes bin Malik'in ilim öğrettiği yere doğru gitti. Yolda ayaklarını yere vurarak; “Meleklerin kanatlarını kırıyorum.” diyordu. Aniden ayağı birbirine dolaşıp düştü ve ayağa kalkamadı. Evine kucaklayarak götürdüler. Ayaklarına çok şiddetli bir ağrı saplandı. Tabipler ne kadar uğraştılarsa da ağrıyı dindiremediler. Her geçen saniye daha da çoğalıyordu. Çaresizlikten iki ayağını da kestiler. Kötürüm kaldı. Hâlbuki önceleri ceylan gibi hızlı koşardı. Kısa bir müddet sonra da öldü.
İbn-i Mende-i İsfehanî anlattı: “Şam'a hadis âlimlerinden birinin yanına hadis-i şerif öğrenmek için gitmiştim. Önünde bir perde vardı. Perdenin ön tarafına oturdum. Perde arkasından hadis-i şerif okumaya başladı. Kendi kendime; “Acaba niçin önüne perde tutuyor?” diyordum. Bir müddet sonra hadis-i şerif okuması bitti. Bana; “Ey Eba Abdullah! Benim perde arkasında oturmamın sebebini biliyor musun?” dedi. “Hayır.” dedim. “Sen ilim ehlisin ve hadis-i şerif ile meşgul oluyorsun. Sana anlatayım ki benim hâlime düşmeyesin. Birgün hocalarımdan birinin huzurunda hadis-i şerif dinliyordum. Resulullah Efendimizin; “Başını imamdan evvel kaldıran kimse, başının merkep başına çevrileceğinden korkmaz mı?” buyurduğunu söyledi. Bu hadis-i şerifi, çeşitli yollardan da rivayet etti. İçimde şekavetten olacak ki; “Bu nasıl olur?” diye bir şüphe uyandı. O gece uyudum, sabahleyin başım merkebin başına döndürülmüştü. Bunun için ilim meclislerinden uzak kaldım. İlim talebesi yanıma geldiğinde, onunla böyle perde arkasından konuşabiliyorum. Senin ilim ve dindeki dereceni bildiğim için sana bu sırrı açıklıyorum. Yalnız, ben hayatta olduğum müddet içinde kimseye söyleme, öldükten sonra söyle ki ibret alsınlar da hadis-i şerif dinlerken edepte kusur etmesinler ve şüphede bulunmasınlar.” dedi. Ben de; “Bu durumu siz hayatta olduğunuz müddet içinde hiç kimseye söylemeyeceğime Allahü tealaya söz veriyorum.” dedim. Bunun üzerine perdeyi kaldırdı, kendini bana gösterdi. Vücudu insan, başı merkep kafası gibiydi. Bu durumu, o hayatta iken hiç kimseye söylemedim. Her şeyin doğrusunu ancak Allahü teala bilir.”
İbretname adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve 2a sayfası (solda). Eser Harvard Üniversitesi Kütüphanesi manuscript, 1572. MS Turk 45'de kayıtlıdır.
Şerefü'l-insan adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Belgrad Üniversitesi Kütüphanesi No: 35393'de kayıtlıdır.
İmam-ı Müstagfirî, Selef-i salihîn'den birinden rivayet etti: “Sefere çıkmış idim. Bir yerde cenaze defni için uğraşıyorlardı. Yardım ederim diye yanlarına gittim. O sırada, saçı sakalı ağarmış, güzel kokulu bir ihtiyar geldi. “Bu cenaze kimindir?” diye sordu. “Bu bir Müslümandır.” dediler. “Bunun yakını var mıdır?” diye sordu. Oradakiler, birisini göstererek; “Bu, bu cenazenin kölesidir.” dediler. İhtiyar köleye; “Senin efendin, hiçbir kavme reis olmuş mudur? Veya sultanın yaptığı bir işi yapmış mıdır?” diye sordu. Köle; “Benim efendim, ganimet mallara ihanet ederdi.” deyince ihtiyar kimse; “Bunun namazını kılmayınız.” dedi ve oradan ayrıldı. Biz meyyiti kabre defnettikten sonra köle; “Eyvah! Kazmayı kabirde unuttum. Kazma da emanet idi. Mutlaka sahibine vermem lazım.” diyerek kabri açmaya başladı. Kabir açıldığında, o şahsın oturmuş, kazmanın demirinin yılan gibi boynuna dolanmış, sapından da tutmuş olduğunu gördük. Onu öylece bırakıp kazmanın sahibine haber verdiler. Geldi aynı vaziyeti o da gördü ve kazmayı almaktan vazgeçti.”
İmam-ı Müstagfirî, Selef-i salihîn'den birisinden rivayet etti: “Annem ve babam kabir azabına inanmazlardı. Onlarla çok münazaralar edilip hak olan anlatıldı ise de yine de kabul etmediler. Bir gece babam beni yanına çağırıp lambayı yaktırdı. Büyük bir ızdırap içinde ayağını gösterdi. Ayağı yanmıştı ve yer yer de kabarmıştı. Bana şöyle anlattı: “Rüyamda bir mezarlığa girdim. Yürürken ayağım bir kabrin içine geçti. Meğer mezarın içindeki günahkâr bir kimse imiş ve kabrinde ateş varmış. Ayağım o ateşe girince yandı. Bu gördüğün yanık, biraz önce gördüğüm rüyadaki yanıktır.” dedi. Bundan sonra kabir azabına iman etti.”
Halife Mütevekkil, birgün yardımcıları ve devletin ileri gelenleriyle oturuyordu. Birdenbire gülmeye başladı. Yüzüne hayretle bakanlara; “Niçin güldüğümü sormayacak mısınız?” dedi. Onlar da; “Allahü teala seni sevindirsin. Niçin güldüğünüzü anlatır mısınız?” dediler. Vasık ve İbn-i Davud da oradaydı. Mütevekkil; “Kur'an-ı Kerim'in mahluk olması hakkında çok düşündüm. Bu hususa ihtimam göstererek halkı bu fikre davet ettim. Bir kısmı malıma ve mevkime tamah edip kabul ettiler. Bir kısmı da hapse atmak ve işkence etmekle dahi kabul etmediler. Bu iki grubun hâlini görünce kalbime bir şüphe düştü. Bu itikadın yanlış olduğunu anladığım için terk etmek istiyorum.” dedi. Kur'an-ı Kerim'e mahluk diyen İbn-i Davud; “Ey Emire'l-Müminîn! Ortaya çıkararak herkese kabul ettirmeye çalıştığın bu meseleyi söndürmek mi istiyorsun? Senden evvelkilerin yapamadığını sen yaptın. Allah, bu mesele üzerinde durduğun için sana hayırlı karşılıklar versin.” dedi. Vasık da; “Haydi geliniz, Kur'an-ı Kerim'in mahluk olduğuna yemin edelim.” dedi. İbn-i Davud; “Eğer Kur'an-ı Kerim mahluk değilse felç olayım.” dedi. Vasık; “Eğer Kur'an-ı Kerim mahluk değilse, dünyada yanayım.” dedi. Birisi; “Benim de vücuduma demir çiviler batsın.” dedi. Biri; “Vücuduma kötü bir koku gelsin, başkası yanımda duramasın.” dedi. Biri; “Allahü teala beni dar bir yerde öldürsün.” dedi. Başka biri; “Kur'an-ı Kerim mahluk değilse, Allah beni suda boğarak öldürsün.” dedi.
Allahü teala ile ahd edenlerin her biri söyledikleri gibi oldular. İbn-i Davud felç oldu. Birinin vücudunu çivilediler. Biri ölüm hastalığında terledi. Bu ter öyle fena koktu ki hiç kimse yanına yaklaşamadı. Her ne kadar güzel kokulu buhur yaktılarsa da hiç faydası olmadı. Birisine yarım metre yüksekliğinde daracık bir yer yaptılar, onun içinde öldü. Biri Dicle Nehri'ne düşerek boğuldu. Vasık hastalandı, ağrıları şiddetlendi. Doktorlar; “Zeytin ağaçlarını bir tandırda o kadar çok yakmalı ki tandırın duvarları akkor hâline gelmeli. Tandırı boşaltıp içine kepek doldurmalı. Vasık bu kepeklerin üzerinde üç saat yatmalı ki ağrıları dursun. Sonra tandırdan çıkartmalı. O zaman dışarının havası onun ağrılarını arttıracaktır ve tandıra tekrar girmeyi isteyecektir. Tandıra koymazlarsa ölebilir.” dediler. Akrabaları bu denilenleri yaptılar. Vasık'ı tandırda üç saat beklettikten sonra yanacak diye korktukları için dışarı çıkardılar. Derisi yer yer yanmış idi. Dışarı çıkarılan Vasık, havanın değişikliğinden sığır gibi bağırarak; “Beni tandıra sokun. Burada durmak yanmaktan daha zor.” dedi. Akrabaları feryadına dayanamayıp tekrar tandıra attılar. Orada sesini kesti. Vücudunun yanan yerlerinden sular çıkmaya başladı. Derisi kömür hâline geldiğinde tekrar dışarı çıkardılar. Burada inleyerek can verdi. Böylece Allahü teala, onlara yeminlerine uygun muamelede bulundu. Kur'an-ı Kerim'e mahluk demenin cezasını daha dünyada iken de çekmiş oldular.**
Heft Peyker adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (sağda) ve 2a sayfası (solda). Eser Leipzig Universitätsbibliothek IslamHSBook_islamhs No: 4455'de kayıtlıdır.
Biliniz ki dine karşı çıkanların, beğenmeyenlerin, küçük görenlerin uğradığı cezalar ve felaketler, yazmakla, söylemekle bitmez. Her vakitte, her memlekette, dinin emirlerinden dışarı çıkanlar, dinde reform yapıp bozmak isteyenler olmuştur. Bunlar ahirette uğrayacakları azaplardan başka, dünyada da cezalarını çekmişler ve çekeceklerdir. İmanın nuruyla aydınlanmış bir kimse, biraz düşünürse ibadet yapmak ile günah işlemek arasındaki büyük farkı görür. Çünkü ibadetlerin neticesi
zevk, huzur, iyi ahlâk ve beğenilen işlerdir. Günahların neticesi de üzüntü, hüsran, huzursuzluk, kötü ahlâk ve fena işlerdir. İbadetin, iyi işlerin karşılığı sevap kazanmaktır. Günahların karşılığı da azap çekmektir.