ŞAH VELİYYULLAH DEHLEVÎ

Ahmed bin Abdürrahim bin Vecihüddin Hindistan'da yetişen tefsir, hadis, kelâm, tasavvuf ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden
A- A+

Hindistan'da yetişen tefsir, hadis, kelâm, tasavvuf ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Ahmed bin Abdürrahim bin Vecihüddin olup künyesi Ebü'l-Feyyaz, Ebu Abdullah ve Ebu Abdülaziz'dir. Soyu, baba tarafından Hazreti Ömer'e, anne tarafından ise Hazreti Hüseyin'e ulaşır. Lakabı Kutbüddin, Şah Veliyyullah ve Şah Sahib, nisbeti ise Hindî, Dehlevî ve Farukî'dir. Daha çok Şah Veliyyullah Ahmed Sahib-i Dehlevî diye tanınır. Babası Şah Abdürrahim Dehlevî, annesi Şeyh Muhammed Pühletî'nin kızı Fahrünnisa Hanımdır. 1114 (m. 1702) senesi Şevval ayında Hindistan'ın Delhi şehrinde doğdu. 1176 (m. 1762) senesi Muharrem ayının yirmidokuzuncu günü öğleden sonra orada vefat etti. Şehrin dışında, bu gün Mehdiyan diye bilinen yerde, babasının yanında medfundur. Kabri ziyaretgâhtır. Doğum ve vefat tarihleri, 1110 (m. 1699) 1180 (m. 1766) olarak da rivayet edilmiştir.

Şah Veliyyullah-ı Dehlevî'nin babası Şeyh Safiyyullah Abdürrahim, Gürganiyye Devleti'nin en büyük hükümdarı olan Âlemgir Şah'ın hazırlattığı Fetava-yı Alemgirî'nin tashih heyeti azalarından idi. Zamanının uleması tarafından hürmet edilen, tasavvufta yüksek dereceler sahibi bir zattı. Hindistan evliyasının büyüklerinden Kutbüddin Ahmed Bahtiyar Kakî el-Uşî hazretleri bu zata rüyasında görünüp bir oğlu olacağını, Allahü tealanın dinine hizmet edeceğini ve ona kendi ismini vermesini bildirdi. Şeyh Abdürrahim, başka bir rüyada gösterilen bir işaret üzerine de zamanın ulemasından Şeyh Muhammed isminde bir zatın kızı ile evlendi. Bu hanımından Şah Veliyyullah doğdu. Onun doğduğunda, babasının, rüyasında Kutbüddin-i Bahtiyar hazretlerini göreli çok zaman olmuştu ve babası bu rüyayı unutmuştu. Oğlu dünyaya gelince ona Veliyyullah ismini verdi. Bir müddet sonra o rüyayı hatırladı ve oğluna; “Kudbüddin Ahmed” diye ikinci bir isim verdi. O doğduğu sırada birçok kimseler Delhi'de Şeyh Safiyyullah'ın evinde bir çocuğun doğduğuna, bunun Allahü tealanın dinine çok hizmet edeceğine dair işaretler gördüler.

Şah Veliyyullah gün geçtikçe serpilip büyüdü. Çocukluğu bile diğer çocuklardan farklıydı. Oynamasında, gülmesinde, yiyip içmesinde bir başkalık vardı. Zeka ve hafızası, edep ve hayâsı fevkaladeydi. Birgün bahçede akranı olan çocuklarla oynayıp eve dönmüştü. Babası yanına çağırıp; “Evladım! Bu günden itibaren öyle şeylerle meşgul ol ki bu meşguliyetten eline geçen şey yanında kalsın. Bunlar da okumak, yazmak, ibadet gibi şeylerdir.” dedi. Babasının sözlerini dikkatle ve can kulağıyla dinleyen Şah Veliyyullah; o zamana kadar geçen vakitlerine eyvahlar edip o günden sonra bir daha oyun oynamadı. Daha beş yaşındayken babasından Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğrenip temel din bilgilerini de talim eyledi. Yedi yaşında ana dili olan Farisî'yi okuyup yazmayı öğrendi. On yaşında iken Arabî lisanının gramer bilgilerinde Molla Camî'nin eserini okuyacak seviyeye geldi. Babasının nezaretinde, hadis ilminde; Mişkat, Sahihi Buharî, Şemail-i Şerif kitaplarını okudu. Tefsir ilminde; Şerh-i Vikaye'yi, usul-i fıkh ilminde; Hüsamî, Tavdih ve Telvih kitaplarını okudu. Kelam ilminde; Şerh-i Akaid, Şerh-i Hayalî ve Şerh-i Mevakıf ve diğer eserleri, mantık ilminde; Şerhi Şemsiyye, tasavvuf ilminde; Avarifü'l-Mearif ve Resail-i Nakşibendiyye'yi okudu. Nahiv ilminde, Molla Camî'yi ve me'ani ilminde, Mutavvel ve Muhtasarü'l-me'ani adlı eserleri okudu. İlm-i heyet (astronomi), hesap (aritmetik) ilimlerine ait çeşitli kitapları ve tıp ilminde El-Mu'cez fi't-tıb adlı kitabı okudu. İlmin her dalında geniş araştırmalar ve incelemeler yaptı.

Dört hak mezhebin fıkıh kitaplarını talim edip inceliklerine vâkıf oldu. Onbeş yaşına geldiğinde, zamanında okutulan zahirî ilimlerdeki tahsilini tamamlayıp kemale gelmişti. Şah-ı Nakşibend Behaeddin-i Buharî hazretlerinin yolunda mübarek bir kimse olan babasından feyiz alarak, batınî hazinelere de kavuştu. Son olarak okuduğu Beydavî Tefsiri'ni tamamlayınca babası, ulema ve salihlerin fakir ve zenginlerin iştirak ettiği bir yemekte, Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretlerine icazet verip başına da âlimlere mahsus sarığı giydirdi. Bundan sonra üç sene daha babasının nezaretinde nefsini terbiye edip evliyalık yolunda ilerlemeye gayret etti. Ondört yaşında iken babası diğer akrabalarının karşı çıkmasına rağmen Veliyyullah Dehlevî'yi dayısı Ubeydullah'ın kızı ile evlendirdi. Onsekiz yaşında iken babası Şeyh Abdürrahim hastalandı. Zahirî ve batınî ilimlerde kemale gelen oğlu Şah Veliyyullah'ı kendi yerine geçirip talebelere ilim öğretmek ve hak yolu bildirmek ile vazifelendirdi. Çok geçmeden de 1131 (m. 1719) senesinde vefat etti. Muhterem babasının vefatından sonra onun kurduğu medrese olan Rahimiyye'de onbir sene zahirî ve batınî ilimleri öğreten Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretlerinin ilmî şöhreti her tarafa yayıldı. Her beldeden akın alan talebeler geldi. Ona gelenler, arzuladıklarına kavuşup memleketlerine geri döndüler. Bu arada kendisi, durmadan okuyor, araştırıyor, inceliyordu. Dört mezhebin hükümlerindeki delillerini tek tek araştırıp tahkik etti. Bunların neticesinde Hanefî, Hanbelî, Malikî ve Şafiî mezhebi imam ve âlimlerinin yüksekliklerini, çalışmalarını, gayretlerini daha iyi anladı.

Her ilimde söz sahibi olduğu hâlde yine de başka ilim sahiplerinden bir şeyler öğrenmeye gayret eden Şah Veliyyullah-ı Dehlevî, hem hac farizasını ifa etmek, hem de Haremeyn ulemasının ilminden istifade etmek maksadıyla, 1143 (m. 1730) senesinde Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Hac vazifesini ifa edip dünyanın her tarafından oraya gelen Allah dostları ile de görüştü. İlim sahiplerinin ilminden istifade etti. Medine-i Münevvere'de ondört ay kadar kaldı. Ders verip ilim öğrendi. Muhammed Efdal Hacı Siyalkutî, Ebu Tahir Muhammed Medenî, Şeyh Vefdullah bin Süleyman Mağribî, Mekke müftüsü Taceddin Kal'i Hanefî, Şeyh Senavî, Şeyh Kaşşaşî, Abdullah bin Salim Basrî, Hasan Acemî, İsa Ca'ferî, Seyyid Abdurrahman İdrisî ve Şemseddin Muhammed bin A'lâ Babilî gibi âlimlerden ilim öğrenip icazet aldı. Bilhassa Ebu Tahir Kürdî Medenî'nin ilim ve feyzinden çok istifade etti. Tekrar hac ettikten sonra 1145 (m. 1732) senesinde Hindistan'a döndü. Bu sırada Hindistan'da her şey karmakarışıktı. Siyasî iktidar düzensiz ve kudretsizdi. İnsanlardan bir kısmı cahilliklerinden Hindu ve diğer kâfirleri taklit eder olmuş, bir kısım Müslümanlar da bidat ehli kimselerin hâl ve hareketlerine kapılmışlardı. İlmin yerini cehalet, faziletin yerini ise denaet (alçaklık) almıştı. Kötü din adamları ortalığı fitneye boğmuş, salih Müslümanlar kıyıda köşede kalmışlardı. İşte böyle bir zamanda Hindistan'a dönen Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, Eski Delhi'de kına satıcılarının bulunduğu Mehendiyen Çarşısı civarında babasından kalan eve yerleşti. Rahimiyye medresesinde yeniden ders vermeye başladı. İlme susayanlar, akın akın gelip onun gönüllere ferahlık veren derslerinden, ilim deryasından istifade ettiler. Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretlerinin ilim ve feyzinin üstünlüğü bütün beldeye yayıldı.

ÇOCUK TERBİYESİ

Şah Veliyyullah Dehlevî hazretleri şöyle anlatır: Babamın bana şefkati çok fazla idi. Çok az baba çocuklarına, hoca talebelerine, çok az şeyh de müritlerine böyle bir şefkat gösterebilir. Küçükken bir arkadaşımla beraber gezmiş, bir bostana girmiştik. Eve döndüğümüzde babam; “Veliyyullah bu gece ve gündüz boyunca ne elde ettin? Biz bu süre içinde öyle çok salat ü selam getirdik ki!” dedi. Bunu işitince gönlüm bahçe gezmek ve eğlenmekten soğudu. Babam bana güzel ahlakı, adab-ı muaşereti ve zerafet sahibi olmayı öğretti. Seviyesi benden düşük olanlara onlardan önce selam vermemi, onları daima güzel ahlâkla karşılamamı, onların hâl ve hatırlarını sormamı ve bunu basit bir şey kabul etmemi söylerdi.

Şöyle buyururdu: “Bazı insanlar garip elbiseler giymek ve bazı alışkanlıklara bağlı kalmaktan kendilerini alamazlar. Bazen bir kelimeyi sürekli söyleme alışkanlığı yerleşir. Bazen yediği yemekten öyle nefret eder ki sonunda bu hâl iğrenme derecesine çıkar. Kişi bütün bunlardan sakınmalıdır. İnsan kendi arzusunu yerine getirmekten sadece lezzet ve zevk almayı düşünmemelidir. Bu arzuda bir mecburiyeti yerine getirme, bir fazilet ve güzelliğe ulaşma veya Sünnet-i seniyyeye uyma gözetilmelidir. Çalım satma, gezip tozma veya birilerine ilgisizlik gösterisinde bulunmak gibi tavırlar Müslümanlara yakışmaz.”

O mütevazi Rahimiyye Medresesi, talebeye kâfi gelmez oldu. Zamanın Gürganiyye Devleti hükümdarı Sultan Muhammed, Şah Veliyyullah hazretleri için bir medrese yaptırdı. Sonraları Delhi Darululum'u diye şöhret bulan bu medresede 1274 (m. 1857) senesinde İngilizlerin işgaline kadar ilim öğretildi. Şah Veliyyullah-ı Dehlevî, istikbalin en büyük ilim merkezlerinden biri olacak olan bu medresede ilim ve feyiz saçmaya başladı. Çok kimse kendisinden istifade etti. Talebesinin adedi bilinmemektedir. Talebelerinin hepsine temel bilgileri öğrettikten sonra her birini kabiliyetli olduğu ilimde yetiştirdi. Yetişen talebelerini memleketin çeşitli yerlerine gönderdi. Medresesindeki talebelerini kendi yetiştirdiği mütehassıs âlimlerin ellerine tevdi etti. Kendisi daha çok kitap yazmak, ibadet etmek, müşkül meseleleri hâlletmekle meşgul oldu. Kendisini ilme öyle verirdi ki sabah namazını müteakip çalışmaya başlar, uzun zaman devam eder, yemek yemek bile hatırına gelmezdi. Namaz haricinde bütün dikkatini çalışmaya verirdi. Allahü tealanın kelamı olan Kur'an-ı Kerim'i tilavet ederken, tam bir edep ve dikkat üzere bulunur, Resulullah Efendimizin mübarek hadis-i şeriflerini mütalaa ederken bambaşka bir şekil alırdı. Bilmeyen biri görse onun hâline acırdı. Allahü teala, onun Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere gösterdiği edep ve hürmetin bereketine, kendisine yüksek dereceler ihsan etti. Farisî olarak kısa ve özlü bir tefsir yazdı. İlim sahibi olup tefsir okuyabilecek seviyeye gelen talebelerine talim ettirdi. Tefsir okuyabilecek seviyeye gelmeyenlerin bu pek kıymetli eserden fayda yerine zarar görebileceklerini anlatırdı.

Bilhassa hadis-i şerif ilminde çok ilerleyen Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, kendisi de tasavvufta yüksek derecelere erişmiş olmasına rağmen; “Allahü teala, bize sahih keşifler ihsan eyledi. Bu zamanda, hiçbir yerde Mirza Can-ı Canan'ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek isteyen onun hizmetine gelsin!” buyururlar ve talebelerden istidat ve istekli olanları Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine gönderirlerdi. Ayrıca Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine yazdıkları mektuplarında; “Allahü teala faziletlerin tecelli yeri olan sizlere uzun zaman selamet versin ve bütün Müslümanları bereketlerinize kavuşturun!” diye yazardı. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri de; “Şah Veliyyullah derin hadis âlimidir. Marifet esrarının tahkikinde ve ilmin inceliklerini bildirmekte, yeni bir çığır açmıştır. Bütün bu bilgileri ve üstünlükleri ile birlikte doğru yolun âlimlerindendir.” buyurur, talebelerinden istidatlı ve istekli olanları Şah Veliyyullah'a gönderirlerdi.

Şah Veliyyullah Dehlevî'nin, dayısının kızı olan ilk hanımından Muhammed adlı oğlu doğmuştur. Bu hanımının vefatından sonra Seyyid Senaullah Panipatî'nin kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten de Emetülaziz adlı kızı ile Şah Abdülaziz, Şah Refiüddin, Şah Abdülkâdir ve Şah Abdülganî isimlerinde dört oğlu olup hepsi de fazilet ve kemal sahibi, olgun ve yüksek zatlar idiler. Şah Abdülaziz Dehlevî çok büyük bir hadîs âlimidir. Şah Abdülganî, 1227 (m. 1812) senesinde genç yaşta vefat etti. Bunun 1195 (m. 1781) senesinde Delhî'de dünyaya gelen oğlu Şah İsmail, dedelerinin yolundan ayrılarak Vehhâbîliğe meyletti ve bu fikirlerin Hindistan'da yayılmasına ön ayak oldu. Ehli Sünnet âlimlerinin reddiyeleri karşısında 1243 (m. 1828) senesinde Peşâver'e kaçtı. Müslümanlara önder olmak düşüncesiyle orada Sîhlere cihad ilan etti. Çok Müslümanın telef olmasına sebebiyet verdi. Kendisi de bu harbde, 1246 (m. 1831) tarihinde öldürüldü. Dedesinin şöhreti sebebiyle buna kapılanlardan Abdullah Gaznevî, Nezîr Hüseyn Dehlevî, Muhammed Sıddık Hasen Hân Behopâlî, Reşîd Ahmed Kenkühî ve Diyobend Medresesi'nin bazı hocaları, Vehhâbîliğe kendi düşüncelerini de karıştırıp kitaplar neşrederek, Hindistan'da yeni bir çığır açtılar.

Şah Veliyyullah hazretleri, hem İslâm, hem de Hindistan tarihinde çok mühim yeri olan bir ilmî şahsiyettir. Çünkü yaşadığı devir artık modernizmin yeşermeye başladığı zamanlardır. Enteresandır, İslâm âlemindeki gelenekçi ve modernist cereyanların her ikisi de Şah Veliyyullah hazretlerinden ilham aldıkları ve onun geleneğini temsil ettikleri iddiasındadır. Bu da Şah Veliyyullah hazretlerini münakaşalı bir şahsiyet hâline getirmiştir. Bunun sebebi Farsça'nın İslâm ilim hayatındaki yerini son zamanlarda kaybetmesidir. Hâlbuki Şah Veliyyullah hazretlerinin eserlerinin çoğu bu lisandadır. Hâl böyle olunca Şah Veliyyullah hazretlerinin bütün eserlerini tedkik imkânı bulamayanlar, gözlerine çarpan malumat kırıntıları ile Şah Veliyyullah'ı değerlendirmiş ve kendilerince bir yere oturtmuştur. Şurası hemen herkesin ittifakla kabul ettiği bir hakikattir ki Şah Veliyyullah, zamanının en büyük âlimlerinden ve İslâmiyette her asırda gönderilen müceddidlerdendir. Fevkalâde kritik bir zamanda hem hurafe ve bidatleri reddetmiş hem de geleneklere sahip çıkmıştır. Cahil tasavvufçulardan uzak durulmasını, hilekâr fıkıhçı taslaklarının fetvalarının muhaddislere danışarak kabul edilmesini tavsiye etmiştir. Bu sebeple bir kesim tarafından modernist, tasavvuf aleyhtarı, ictihat taraftarı olarak lanse edilmiştir. Şah Veliyyullah ne modernistlerin lideridir ne de mutaassıp ve sıradan bir âlimdir.

Şah Veliyyullah bizzat tasavvuf ehli ve bir mürşid-i kâmildir. Kendisi mezhepte müçtehit olsa bile, böyle olmayanların edille-i erbaaya (kitap, sünnet, icma ve kıyasa) uymaları gerektiğini açıkça söylemektedir. Hindistan'da yaşayan Müslümanların Hindu âdetlerinden uzak durmalarını, eski Müslümanlara mahsus âdetleri devam ettirtmek hususunda hassasiyet göstermelerini istemiştir. Arap olmakla iftihar etmiş; sahâbe-i kiramın masum olmadığını ve beşerî hataları bulunabileceğini, ancak sıradan Müslümanların bunu konuşmalarının yasaklandığını bildirerek Sahabe-i Güzin hakkında esaslı ve mutedil bir duruş sergilemiştir.

Eserlerinde kullandığı lisan ve ibareler ince nüanslar ihtiva eder. İlmî telakkisi çok açık değildir, zamanın icapları sebebiyle kapalıdır. Fikirlerini bir eserde değil farklı eserlerinde farklı yerlerde dağınık olarak ele alır. Bazen bir ıstılahı, bazen başka bir yerde başka bir ıstılahı kullanır. Bu sebeple Şah Veliyyullah'ın eserlerini okuyup anlamak her babayiğidin harcı değildir. Şah Veliyyullah'ın çeşitli kesimlerce çok farklı değerlendirilmesinin sebeplerinden biri de budur. Aslında Şah Veliyyullah hazretlerinin tatbik ve telif (muhalif fikirleri uzlaştırma) telakkisi, İslâm âlemindeki değişik cereyanların muvakkaten de olsa anlaşma içinde yaşamalarına sebep olmuş, modernizmin gelenekçilere karşı olan polemiklerini engellemiştir. Böylece ihtilafların şiddete varmasına da mâni teşkil etmiştir. Şah Veliyyullah'ın en bariz vasfı mutedil, uzlaştırıcı ve birleştirici oluşudur. Kur'an-ı Kerim ve sünnetin yaygınlaştırılması yanında, naklî ilimlerle aklî ilimlerin arasının uzlaştırılmasına, hadis ile fıkh ilminin telifine çalışmıştır.

İçtihat ve taklit hususunda mutedil bir tavır göstermiştir. Bunların yanında zâhirî ilim ve tasavvufu mezcetmeye gayret etmiş, hep dengeyi kurmaya çalışmıştır. Ayrıca şeriatın hikmet ve makasıdını izah etmek, yakın gelecekte dünyayı saracak akılcılık furyasına karşı çok mühim bir set teşkil etmiştir. Hindistan'daki siyasî değişiklikleri ve gelişmekte olan güçleri gerçekçi olarak incelemiş, bu çerçevede tedrisat ve irşat faaliyetlerini canlandırmış; İslâm hâkimiyetini korumaya çalışmıştır.

Şah Veliyyullah'ın yaşadığı devir, Hindistan'ın en karışık zamanlarından birisi idi. İngilizler, ticarî faaliyetlerini korumak maksadıyla Hindistan'a asker getirtmiş, sonra da Gürgâniye Devleti'ni tehdit etmeye başlamıştı. Öyle ki hükümdar artık İngilizlerin valisi derekesine düşmüştü. Müslümanların itibarı azalmış, can ve mal emniyetleri kalmamıştı. Şiîler, İran'ın da desteği ile Sünnî topluluğunu tacize başlamıştı. Öyle ki Şah Veliyyullah'ın yakın dostlarından evliyanın büyüklerinden Şeyh Mirza Mazhar-ı Cân-ı Canan, Şiî bir fanatik tarafından şehit edilmişti. Siyasî hâdiselerin böyle çalkantılı olduğu bir devrede insanların can derdine düşecekleri, ilmî ve dinî faaliyetlerin zayıflayacağı âşikârdır. Şah Veliyyullah, muhtelif vesilelerle dile getirdiği devrindeki bu vaziyetten son derece rahatsızlık duymuştur. Yalnızca sıkıntının varlığından bahsetmekle kalmayıp meselelerin sebeplerini tesbit ederek hâl tarzları teklif etmiştir. Bu sayede Hindistan'da bir Müslüman varlığı kendisini sağlam bir şekilde devam ettirebilmişse, bunda Şah Veliyyullah gibi âlimlerin çok büyük rolü olmuştur. Şah Veliyyullah'ın siyasî hâdiseler hakkındaki müşahede ve fikirlerinin yer aldığı mektupları neşredilmiştir. Şah Veliyyullah'ın eserlerinden siyasetle alâkadar olmadığı intibaı uyanmakta ise de bu mektuplardan böyle olmadığı anlaşılmaktadır.

Şah Veliyyullah, yaşadığı devirdeki siyasî ve sosyal hâdiselere kayıtsız kalmamıştır. Bu hususta buyuruyor ki: “Zamanımızda ülkelerin harap olmasının sebeplerinin başında iki şey gelir: 1. Devlet hazinesine üşüşmek. Hazinede hakları bulunan askerler ve ilim adamlarının, ya da yöneticilerin ihsanda buluna geldikleri zahid ve şairlerin veya dilenciliği âdet hâline getirenlerin, geçimlerini devlet hazinesinden karşılamayı âdet hâline getirmiş olmaları. Bunların asıl maksatları, bir menfaat temin etmeksizin maişetlerini çıkarmak, makam mevki elde etmektir. Gün geçtikçe sayıları kabaran bu sınıf, giderek şehir hayatını zehir etmeye ve halka yük olmaya başlarlar. 2. Ağır vergiler. Çiftçi, tüccar ve çeşitli meslek erbabı üzerine konulan ağır vergiler, gönüllü icra edilen bu faaliyetlerin zamanla altından kalkılamaz bir yük hâline gelmesine ve ortadan kalkmasına sebep olur. Güçlü kimseler ya vergi kaçırmaya başlar ya da isyana kalkışır. Hâlbuki şehri mamur edecek şey, mükelleflere fazla yük getirmeyen bir vergi usulünün varlığı ve asayişe yetecek kadar emniyet memurunun bulundurulmasıdır. Kendi ülkenin hükümdarlarına bakarsan Acem ve Bizans hükümdarlarının hâllerini hikâye etmeye gerek kalmaz. Lüks ve sefahat hayatının gerekleri olan şeyler, geçim için zarurî olan şeylerin arasına girmiş ve insanların kalbinden çıkmaz olmuştur. Bunlardan meydana gelen şifa bulmaz hastalık bütün bedeni istilâ etmiş, ülkeyi baştan ayağa sarmıştır. Zengin ya da fakir herkes bu hastalığa yakalanmıştır. Bu fikir ve hayat tarzı insanları yakalarından kavramış, onları uçsuz bucaksız gam ve keder içerisine sürüklemiştir…”

İşte böyle bir vasatta Müslümanların kendi dinlerinden uzaklaşarak eriyip kaybolmalarını önlemek için devamlı gayret sarf eden âlimlerin başında Şah Veliyyullah gelmektedir. Daima Müslümanların birlik ve bütünlüğünü arzu etmiş, bunu zedeleyen her türlü ihtilafı hâlletmeyi kendisine vazife edinmiştir. Bu sebeple buhran devrinin âlimi olarak anılmıştır. Zamanında bulunan ve daha sonra gelen büyük âlim ve velîler, Şah Veliyyullah hazretlerini çok methetmişler, çok övmüşlerdir. Fevaidü'l-behiyye ve başka kıymetli kitapların sahibi olan Muhammed Abdülhayy el-Lüknevî, Şah Veliyyullah'ı anlatmaya başlarken buyuruyor ki: “Himmet sahibi büyük imam, insanlar arasında Allahü tealanın hücceti, hidayete kavuşanların önderi, ümmetin dayanağı, ulemanın âlimi ve öncüsü, enbiyanın vârisi, sünnet-i seniyyenin ihya edicisi olan Şeyhülislam Kutbüddin Veliyyullah bin Abdürrahim el-Ömer'i ed-Dehlevî, ilimde derya misali, fazıl bir zattır.”

Müftî Ahmed Kagurî diyor ki: “Şah Veliyyullah, aslı (kökü) kendi evinde, dalları ise Müslümanların evlerine kadar uzanmış olan mübarek bir ağaç gibidir. İlim ve feyzi her tarafa yayılmıştır.”

Mazhar-ı Cân-ı Cânân da diyor ki: “Şah Veliyyullah derin hadîs âlimidir. Marifet esrarının tahkikinde ve ilmin inceliklerini bildirmekte, yeni bir çığır açmıştır. Bütün bu bilgileri ve üstünlükleri ile birlikte, doğru yolun âlimlerindendir.”

Son devir Osmanlı âlimlerinden Zâhid el-Kevserî Hüsnü't-Tekadî fî Sireti'l-İmam Ebi Yusuf el-Kadî adlı eserinde Şah Veliyyullah Dehlevî'nin bazı görüşlerini tenkit etmiştir. Kevserî, Şah Veliyyullah'ın Hindistan'da hadis ilmine yaptığı hizmetleri takdirle karşılamakla beraber, felsefî, kelâmî ve tasavvufî bazı fikirlerini garip olarak değerlendirir. Şah Veliyyullah'ın bu gibi hususlarda farklı görüşleri var ise de yukarıda da zikredildiği üzere Şah Veliyyullah'ın eserlerindeki ifadeler çoğu zaman muğlaktır ve farklı mânalar çıkarmaya elverişlidir. Bu bakımdan Kevserî'nin tenkit ettiği hususlar, başka bir noktadan ele alınırsa, Ehl-i Sünnet itikadının umumî telakkisi çerçevesinden dışarı çıkmamaktadır.

Eserleri

Şah Veliyyullah, Kur'an-ı Kerim, tefsir usulü, hadis, fıkıh, usulu'l-fıkh, akait ve kelâm, tasavvuf, Arapça şiir ve gramer ile biyografi gibi sahalarda çok eser yazmıştır. Eserlerinin sayısı hakkında farklı rakamlar zikredilmektedir. Bazı müellifler eserlerinin sayısı hakkında 200 rakamını verirler. İsimleri bilinen eser sayısı 70 civarında ve yarıya yakını risâle şeklindedir. Bu farklılığın sebepleri arasında da bazı müelliflerin Dehlevî'ye ait küçük risâleleri birlikte basılan eserler içinde saymaları, bazılarının ise bunları müstakil eser kabul etmeleridir. Günümüze ulaşmayan eserlerinin sayısı hakkındaki ihtilâf; vefatından sonra Şiî-Sünnî ihtilâfı içerisinde bazı kitapların kendisine nispet edilmesi sayılabilir. Dehlevî'nin eserleri arasında sadece Huccetullahi'l-Bâliga'nın müellif hattı bulunmaktadır. Biyografi kitaplarından öğrendiğimiz, şimdiye kadar bilinen kitapları aşağıda verilmiştir.

  1. 1
    Fethu'l-Habir bima la büdde min hıfzıhi fi't-tefsir: Tefsire dair Arapça bir eser olup 1314'te Luknov'da basılmıştır. Kur'an-ı Kerim'in, meşhur hadis kitaplarında açıklaması yapılan garip kelimelerine hasredilmiştir.
  2. 2
    Te'vilu'l-Ehadis fî rümuzi Kısasi'l-enbiya: Peygamberlerin kıssalarına dair irşat edici bir risaledir. Eser Arapça olup 1966'da Haydarabad'da basılmıştır.
  3. 3
    Fethu'r-Rahman fî tercümeti'l-Kur'an: Bu eser Kur'an-ı Kerim'in Farsça mealidir. Pekçok baskısı yapılmıştır. Mesela 1294'te Delhi'de, 1902'de Luknov'da basılmıştır.
  4. 4
    El-Fevzu'l-Kebir fî Usuli't-Tefsir: Tefsir usulüne dair Farsça muhtasar bir eserdir. Bu eserde Kur'an ilimlerinde huruf-ı mukattaa'nın tevillerinden ve diğer tefsir konularından bahsedilmiştir. 1951'de Lahor'da basılmıştır. Eser çeşitli dillere tercüme edilmiştir.
  5. 5
    Mukaddime der fenn-i Terceme-i Kur'an: Kur'an-ı Kerim'in tercüme usulüne dair Farsça küçük bir risaledir. 1945'te Urduca tercümesi ile birlikte Pakistan'da basılmıştır.
  6. 6
    Ez-Zehrevan: Bakara ve Al-i İmran surelerinin tefsiridir.
  7. 7
    El-Musaffa fî Ehadisi'l-Muvatta: Bu eser İmam-ı Malik'in Muvatta adlı kitabının Farsça şerhidir. Dehlevî, İmam-ı Malik'in Muvatta'ını en sahih ve en faydalı fıkıh ve hadis kitabı olarak kabul eder. İçtihat melekesinin oluşması için bu kitabı bilmeyi zorunlu görür. Bu düşünceden hareketle o, Muvatta'daki hadisleri fıkıh kitaplarındaki tertibe göre sıraladıktan sonra ilgili ayetleri de eklemek, garip kelimeleri açıklamak ve fukahanın da görüşlerine yer vermek suretiyle bunları Farsça'ya tercüme ve şerh etmiştir. Birinci cildi tarihsiz olarak Delhi'de, ikinci cildi de 1293'te yine Delhi'de basılmıştır.
  8. 8
    El-Müsevva fî Ehadisi'l-Muvatta: Bu eser Muvatta'ın Arapça şerhidir. El-Musaffa'da olduğu gibi güzel bir tertip esas alınmış gerekli yerlerde izahlar yapılmış ve her konuda sadece Hanefî ve Şafiî mezhebinin görüşlerine yer verilmiş diğer mezheplere temas edilmemiştir. İki cilt hâlinde 1983'te Beyrut'ta basılmıştır. Dehlevî'nin hadis fıkhını ve derslerinde takip ettiği yaklaşımı bu iki kitap gayet güzel bir şekilde temsil etmektedir.
  9. 9
    El-Erbein (Luknov-1319): Arapça olan bu eserde az sözlü çok mânalı kırk hadis toplamıştır. Seçmiş olduğu bütün hadisleri, üstadı Ebu Tahir'den Hazreti Ali'ye uzanan muttasıl senetlerle rivayet etmiştir. 1319'da Luknov'da basılan bu eser Urduca'ya da çevrilmiş ve Çihl Hadis adıyla 1967'de Daryabadi'de basılmıştır.
  10. 10
    En-Nevadir min Ehadisi Seyyidi'l-Evahir: Bu eser, Arapça olup matbudur.
  11. 11
    Er-Risale-i basita fi'l-esanid: Bu eser Farsça olup hadislerin senetleri konusunda ince tetkikleri ihtiva etmektedir.
  12. 12
    Şerhu Teracimi'l-Ebvab li'l-Buharî: Arapçadır. Buharî'nin Sahih'ini tahkik etmiş ve onu bab başlıklarıyla ilgili olarak şerh etmiştir. İlk kez 1323 yılında Haydarabad'da Dairatu'l-Mearif el-Osmaniyye tarafından basılmış sonra Buharî nüshasına mukaddime olmak üzere eklenerek 1982'de Delhi'de yayınlanmıştır.
  13. 13
    Ed-Dürrü's-Semin fî Mübeşşirati'n-Nebiyyi'l-Emin: Arapça bir kırk hadistir. 1890'da Delhi'de basılmıştır. Urducaya da tercüme olunmuştur.
  14. 14
    El-Fadlu'l-Mübin fi'l-Müselsel min Hadisi'n-Nebiyyi'l-Emin: Arapçadır ve matbudur.
  15. 15
    El-İrşad ila Mühimmati İlmi'l-İsnad: Arapçadır. Hac dönüşü yazdığı risaledir. 1889'da Delhi'de basılmıştır.
  16. 16
    İthafu'n-nebih ala ma yehtacü ileyhi'l-muhaddis ve'l-fakih: Bu eser Farsça olup 1969'da Lahor'da basılmıştır. Arapçaya da tercüme edilmiştir.
  17. 17
    Hüsnü'l-Akide veya El-Akidetü'l-Hasene: 1962'de Luknov'da basılmıştır. Akait ilmine dair muhtasar Arapça bir eserdir.
  18. 18
    İzaletü'l-Hafa an Hilafeti'l-Hulefa: Bu eser Farsça olup hilafet konusunda emsalsizdir. Urducaya çevrilmiştir. 1976'da Lahor'da basılmıştır.
  19. 19
    Kurretü'l-ayneyn fî tafdili'ş-Şeyhayn (Delhi 1230): Rafizîlere reddiye olmak üzere yazılmış Farsça ve Arapça bir eserdir. Urducaya çevrilmiştir. Hakikat Kitabevi tarafından Türkçesi özet olarak Eshab-ı Kiram kitabı içinde yayınlanmıştır. Eserin orijinalı 1976'da Lahor'da basılmıştır.
  20. 20
    El-Mektebü'l-Medeni fî Hakaiki't-Tevhid: Tevhidin hakikatine dair bir mektuptur.
  21. 21
    El-Mukaddimetü's-Seniyye fî İntisari'l-Fırkati's-Sünniyye: İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Rafizîleri red eden Redd-i revafıd adlı eserinin Arapça tercümesidir. Hakikat Kitabevi tarafından 1993'te İstanbul'da basılmıştır.
  22. 22
    Tuhfetü'l-Muvahhidin: Farsçadır. Bidatlerin reddedilmesi ve tevhidin açıklanmasına dair mufassal bir risaledir.
  23. 23
    El-Belagu'l-Mubin fî Ahkam-ı Rabbi'l-alemin ve İttibai Hatemi'n-Nebiyyin.
  24. 24
    Huccetullahi'l-Baliga: Şah Veliyyullah Dehlevî'nin İslam hukuku ile ilgili olarak kaleme aldığı çok değerli bir eseridir. Eserleri arasında en meşhurudur. Kendisinin İslam aleminde tanınmasını bu eser sağlamıştır. Hikmet-i teşriyi konu edinen, şeriatın getirdiği hükümlerde gözettiği sırlardan ve maksatlardan söz eden, bu arada pekçok sahih hadisi şerh eden sahasında tek eserdir. Birçok farklı baskıları yapılmıştır. Son olarak 1992'de Beyrut'ta basılmıştır.
  25. 25
    Ikdu'l-cîd fî ahkami'l-ictihad ve't-taklid: Dehlevî'nin içtihat ve taklit konularını anlattığı bir risaledir. Çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Kitap Hakikat Kitabevi tarafından 1993'te İstanbul'da basılmıştır.
  26. 26
    El-İnsaf fî Esbabi'l-İhtilaf Beyne'l-Fukaha ve'l-Müctehidin: Bu eser fukaha ve müçtehitler arasındaki ihtilaflardan söz eder. Arapçadır. Hakikat Kitabevi tarafından 1993'te İstanbul'da basılmıştır. Çeşitli dillere tercüme edilmiştir.
  27. 27
    El-Büdurü'l-baziga: Bu eserde özellikle hikmetler konusunda önemli izahlar mevcuttur. Hikmet-i teşrî ile ilgili konuların bir kısmı bu eserdedir. Ayrıca tasavvuf ve kelama dair konular da ele alınmıştır. Son olarak 1970'te Haydarabad'da basılmıştır.
  28. 28
    Et-Tefhimatü'l-İlahiyye: Arapça ve Farsça karışık çeşitli konulara dair açıklamalar ve kalbine doğan ilhamları ortaya koyan risalelerden meydana gelmiştir. 1970'te iki cilt olarak Haydarabad'da basılmıştır. 29- Eltafü'l-kuds fî letaifi'n-nefs: Farsçadır. 1964'te Gujranvala'da basılmıştır. 30- Etyebü'n-negam fî medhi Seyyidi'l-Arab ve'l-Acem: Resulullah Efendimize olan medihleri ihtiva eder. Arapçadır.31- Füyudü'l-Harameyn: Haremeyn-i Şerifeyn'de kaldığı sürede yaşadığı hâllere dairdir. Arapçadır. Urduca tercümesiyle birlikte Delhi'de tarihsiz olarak basılmıştır. 32- El-Hayru'l-Kesir ve hazainü'l-hikme: Eser Arapçadır. Eserde birçok yüksek hakikatlerden bahsedilir. 2008'de Beyrut'ta basılmıştır. Çeşitli dillere de çevrilmiştir. 33- El-Kavlü'l-cemil fî beyani sevai's-sebil: Hindistan'da bulunan üç önemli sufi tarikatı Kadiriyye, Çeştiyye ve Nakşibendiyye tarikatlarında adap, seyr ve süluk hakkındadır. Arapçadır. 1290'da Kahire'de basılmıştır. Çeşitli dillere tercüme edilmiştir.34- El-İntibah fî selasili evliyaillah: Birinci sınıf mutasavvuflarca meşhur silsilelere dairdir. 1344'te Delhi'de Matbaa Ahmedî'de basılmıştır. 35- Hemeat: Farsça, Allah'a vasıl olmanın yolunu anlatan çok değerli bir risaledir. 1980'de Haydarabad'da basılmıştır. Urducaya çevrilmiştir.36- Es-Sataat fi'l-feyzi'r-Rabbanî: Özel hâllerini ve sözlerini ihtiva eder. 1964'te Haydarabad'da basılmıştır. 37- Lemehat: Farsçadır. Tasavvufta varlığı anlatır. Tarihsiz olarak Haydarabad'da basılmıştır. 38- El-Hevami fî şerhi Hizbi'l-bahr ala lisani'l-hakaik ve'l-mearif: Farsçadır. 39- Ed-Dürrü's-Semin fî Müsebbihati'n-Nebiyyi'l-Emin: Arapçadır. 40- Fethu'l-Vedud li ma'rifeti'l-cünud: Arapçadır.41- Keşfü'l-gayn an şerhi'r-Rubaiyyeteyn: Farsçadır. 1310'da Delhi'de basılmıştır. 42- Risaletü'l-Hikme: Farsçadır. 43- Er-Risale fî şerhi Rubaiyyetihi: Farsçadır. 44- Şerhu Hizbü'l-Bahr: 1302'de Delhi'de basılmıştır. Farsçadır. Urducaya da çevrilmiştir. 45- Şifau'l-kulub: Seyr ve süluk hakkındadır. Farsçadır.46- Enfasu'l-Arifin: Atalarının, üstadlarının ve aile büyüklerinin hâl tercümelerine dair Farsça bir eserdir. 1897'de Delhi'de basılmıştır. 47- Mecmuatu'r-Resail: Eser Farsça ve Arapçadır. 48- Sürurü'l-mahzun: 1309'da Lahor'da basılmıştır.49- Şah Veliyyullah ke siyasi mektubat: Siyasi mahiyet arz eden 358 mektubunu toplayan bir koleksiyondur. 1969'da Delhi'de basılmıştır. 50- Hayat-ı Velî ve Kelimat-ı Tayyibat: Bu kitaplarda da birçok Arapça ve Farsça mektupları vardır.51- Divanü'ş-şi'ri'l-Arabî: Ayrıca Hayat-ı Velî ve Kelimat-ı Tayyibat adlı eserlerde de birçok şiiri mevcuttur. 52- Risale-i Danişmendî: Eğitim ve öğretim metotlarından bahseder. 1321'de Delhi'de basılmış olan bu eser Arapça ve Urducaya da tercüme edilmiştir. 53- Kitabu'l-Vasiyye: Farsça olan bu eserde istenilen sonucun alınabilmesi için takip edilmesi gereken eğitim ve öğretim yolu okutulacak kitaplar, irşat metodu gibi noktalar üzerinde durulmuştur. Tarihsiz olarak Hindistan'da basılmıştır. 54- Es-Sirru'l-Mektum fî Esbabi Tedvini'l-Ulum: 1321'de Delhi'de basılmıştır. Arapçadır. 55- El-Makaletü'l-vad'iyye fi'l-vasiyyeti ve'n-nasiha: Farsçadır. İslam hukuku, tarikatlar, Hindistan'daki kültürel durumlar hakkında Veliyyullah Dehlevî'ninizahları yer almaktadır. Çeşitli şerhler yapılmıştır. İngilizceye de tercüme edilip Connecticut'da 1973'te yayınlanmıştır.56- Sarf-ı Mir: Farsçadır. 57- Er-Risale fi'r-Reddi ale'ş-Şeyh Hoca Hord Abdullah bin Abdülbaki, 58- El-Kavlü'l-celi fî zikri asari'l-velî: Veliyyullah Dehlevî'nin hayatını, sözlerini ve babasını anlatmaktadır. Eser 1989'da Delhi'de yazmasından ofset yoluyla basılmıştır. 59- Şifau'l-alil bi tercemeti El-Kavlü'l-cemil.Aşağıdaki yedi risale birleştirilerek basılmıştır. Bunların müstakil eserler olduğu da söylenir.1- Bevariku'l-Velayat, 2- Sevariku'l-Ma'rifat, 3- El-İmdad fî Measiri'l-Ecdad, 4- En-Nebretu'l-İbriziyye fi'l-Letaifi'l-Aziziyye, 5- El-Atiyyetü's-Samediyye fî Enfasi'l-Muhammediyye, 6- İnsanu'l-Ayn fî Mesayihi'l-Harameyn, 7- El-Cüz'a'al-Latif fî Tercemeti'l-Abdi'd-daif: Bu bölümde kendi hayatını ele almıştır. Bu yedinci risale çeşitli dillere tercüme edilerek neşredilmiştir.Veliyyullah Dehlevî hazretleri; İzaletü'l-hafa kitabının ikinci cildinin 377. sahifesinde buyuruyor ki:“Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Faris'ten (yani İran'dan) büyük âlimler hasıl olacaktır.”Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebu Davud, Nesaî, İbn-i Mace, Darimî, Dare Kutnî, Hakim ve Beyhekî ve daha nice büyük hadis âlimleri hep Faris'te yetiştikleri gibi, Ebü't-Tayyib Kadı Tahir Taberî, Ebu Hamid İsferainî, Ebu İshak-ı Şirazî ve Abdullah bin Yusuf Cüveynî ve oğlu, İmamü'l-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah Cüveynî ve İmam-ı Muhammed Gazalî gibi fıkıh âlimleri Faris'te yetişmişlerdir. Hatta İmam-ı Ebu Hanife ile Maveraünnehr ve Horasan'daki talebeleri de Faris âlimleridir ve bu hadis-i şerifteki müjdeye dahildirler. Resulullah; “Her yüz senede bir müceddit hasıl olacaktır.” buyurdu. Buyurduğu gibi her yüz senede bir müceddit hasıl olup dini kuvvetlendirdiler. Birinci yüzyılda, Ömer bin Abdülaziz, meliklerin zulümlerini kaldırıp adaletin esaslarını kurdu. İkinci yüzyılda İmam-ı Şafiî iman bilgilerini açıkladı ve fıkıh bilgilerini ayırdı. Üçüncü yüzyılda Ebü'l-Hasan-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet bilgilerini şekillendirdi ve bidat sahiplerini susturdu. Dördüncü asırda Hakim, Beyhekî ve benzerleri, hadis ilminin temellerini kurdular. Ebu Hamid ve benzerleri de fıkıh bilgilerini yaydılar. Beşinci asırda İmam-ı Gazalî yeni bir çığır açıp fıkıh, tasavvuf ve kelam bilgilerinin başka başka şeyler olmadıklarını bildirdi. Altıncı asırda, İmam-ı Fahreddin-i Razî, kelam bilgilerini yaydı. İmam-ı Nevevî de fıkıh bilgilerini yaydı. Böylece zamanımıza gelinceye kadar her asırda bir müceddit gelerek dini kuvvetlendirdi. Yukarıdaki hadis-i şerifi ve benzerlerini, olacak şeyleri haber veren mucizedir diyerek geçmemelidir. Bildirilen şeylerin ehemmiyetini ve kıymetlerini de anlamalıdır.”Şah Veliyyullah-ı Dehlevî, El-İntibah kitabının üçüncü kısmında diyor ki:“İslam'ın emirlerinden biri “Ahkâm-ı İlahî”yi öğrenmektir. Ahkâm-ı İlahiyyeyi bildiren ilme “Fıkıh” ilmi denir. Fıkıh âlimlerine “Fukaha” denir. Fıkıh ilmi, fukahanın, yani hakiki İslam âlimlerinin sırf Allah rızası için yazdıkları, ilmihâl kitaplarından öğrenilir.”Yine Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, Ikdü'l-ceyyid kitabında diyor ki: “Dört mezhepten birine uymak lazımdır. Bunlardan ayrılmanın zararları çoktur. Bunu çeşitli yollarla isbat ederim. Bugün dört mezhepten (Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî) başka doğru mezhep yoktur. İmamiyye ve Zeydiyye fırkaları bozuktur. Bidat üzeredirler. Bunlara güvenilmez. Dört mezhepten ayrılmak, Sivad-ı a'zam'dan yani çoğunun bildirdiği Ehl-i Sünnet yolundan ayrılmaktır.”Diğer Ehl-i Sünnet âlimleri gibi, Şah Veliyyullah hazretleri de Resulullah Efendimizin ve Eshab-ı Kiram efendilerimizin tam bir aşığı idi. Ehl-i Sünnet'in temeli olan; “Eshab-ı Kiram'ın istisnasız hepsini sevip hürmet etmek, dil uzatmaktan kaçınmak.” itikadı üzere, o büyüklerin hepsini çok severdi. Bunlar arasında ayırım yapanları, o büyüklere dil uzatanları hiç sevmezdi. Böyle sapık kimselerin doğruyu öğrenmeleri ve doğru yoldaki Müslümanların da sapıkların yaldızlı sözlerine kanmamaları için, Eshab-ı Kiram içinde en yüksek olan Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'in faziletlerini bildirmek üzere Kurretü'l-ayneyn fî tafdili'ş-Şeyhayn isminde bir kitap yazdı. Hindistan ve Pakistan'da defalarca basılan bu kıymetli eser; Müslümanların iki göz bebeği adıyla ve özetlenerek Türkçeye de tercüme edilmiş ve Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da, Eshab-ı Kiram kitabının içinde bastırılmıştır. Şah Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, bu eserinde buyurdu ki:“Şeyhayn, yani Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer, Eshab-ı Kiram'ın en üstünleridir. Zamanımızda bidat sahipleri, yani sapıklar çoğaldığı için, bu üstünlükte şüpheler hasıl olmaya başladı. Hatta, Selef-i salihîn'in doğru inanışları unutuluyor. Hâlbuki Şeyhayn'ın üstünlüğü, hem akıl ile hem de nakil yolu ile meydanda olan bir gerçektir. Nakil üç yoldan gelmektedir. Allahü teala, Sevgili Peygamberine Mümin ve salih halifeler vereceğini, dinini bunlarla kuvvetlendireceğini, Nur suresinin 55. ayetinde vaat buyurdu. Resulullah'ın gördüğü ve Eshab-ı Kiram'ın görüp Resulullah'ın açıklamış olduğu rüyalar da bunu bildirmiştir. Resulullah kendinden sonra Şeyhayn'ın halife olacaklarını, hem açık olarak, hem de işaret ederek, çok bildirmiştir. Hak halife olduklarını bildiren bu vesikalar, tevatür yolu ile bizlere gelmiştir. O hâlde Şeyhayn, Müslümanların en üstünleridir. Tirmizî'nin ve Hakim'in bildirdikleri hadis-i şerifte; “Benden sonra Ebu Bekr'e ve Ömer'e iktida ediniz!” buyuruldu. Bu hadis-i şerifi, Huzeyfe ve İbn-i Mes'ud haber verdiler. Hakim'in kitabında, Enes bin Malik diyor ki; “Benî Mustalâk kabilesi, beni, Resulullah'a gönderdi. “Senden sonra zekatlarımızı kime vereceğiz diye sor.” dediler. Gelip sordum. Resulullah; “Ebu Bekr'e veriniz!” buyurdu. Tekrar gönderdiler. Gelip; “Ebu Bekr'den sonra kime verelim.” dediklerini söyledim. “Ömer'e!” buyurdu. Bir daha gelip; “Ömer'den sonra kime verelim.” dediklerini söyledim. “Osman'a!” buyurdu. Resulullah Efendimiz son hastalığında kendi yerine Hazreti Ebu Bekr'i imam yaptı. Başkasının imam olmasını açıkça reddeyledi. Eshabın büyüklerinden Hazreti Ömer ve Hazreti Ali, Hazreti Ebu Bekr'in halife olacağını buradan da anladılar. Eshab-ı Kiram'dan hiçbiri buna karşı olmadı. Buharî'de diyor ki: “Resulullah'ın emri ile Ebu Bekri Sıddîk, Eshab-ı Kiram'a sabah namazı kıldırıyordu. Resulullah, ansızın oda kapısının perdesini aralayıp eshabını namazda görünce tebessüm eyledi. Ebu Bekr-i Sıddîk, Resulullah'ı namaz kıldırmaya geliyor sanarak geri çekildi. Eshab-ı Kiram da böyle anlayarak sevindiler. Mübarek eli ile işaret ederek; “Namazınızı tamamlayınız!” buyurdu. Perdeyi indirdi. O gün vefat ettiler.”Hadis âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki: Bir kadın, Hazreti Resulullah'tan bir şey sordu. “Sonra gel, sor!” buyurdu. “Ya Resulallah! gelince seni bulamazsam ne yaparım?” deyince; “Gelince beni bulamazsan, Ebu Bekr'e sor!” buyurdu.Hakim'in kitabında Hazreti Ali'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Allahü teala, Ebu Bekr'e çok rahmet eylesin! Bana kızını verdi. Hicrette beni Medine'ye götürdü.” buyuruldu. Eshab-ı Kiram'dan Nizal bin Sebra diyor ki: “Hazreti Ali'ye neşeli bir zamanında, kimleri arkadaş edindin diye sual eyledim. “Resulullah'ın eshabının hepsi benim arkadaşlarımdır.” buyurdu. “Ebu Bekr için ne dersin!” dedim. “O öyle bir insandır ki Allahü teala Cebrail vasıtası ile ve peygamberi Muhammed Aleyhisselam vasıtası ile ona Sıddîk ismini vermiştir.” buyurdu.Sa'id bin Müseyyib diyor ki: “Ebu Bekr-i Sıddîk, Resulullah'ın veziri idi. Resulullah bütün işlerinde onun ile meşveret ederdi. İslam'da Resulullah'ın ikincisiydi. Mağarada Resulullah'ın ikincisiydi. Bedr Gazası'nda, çardak altında Resulullah'ın ikincisiydi. Kabirde de Resulullah'ın ikincisi oldu. Resulullah, hiç kimseyi onun önüne geçirmez idi.”Abdurrahman bin Ganem'in bildirdiği hadis-i şerifte; Resulullah Hazreti Ebu Bekr'e ve Hazreti Ömer'e; “İkinizin söz birliği ettiğiniz hiçbir işte sizden ayrılmam.” buyurdu.Allahü teala, İslam dinini Hazreti Ömer ile kuvvetlendirdi. Tirmizî, Ebu Davud ve Hakim'in bildirdikleri hadis-i şerifte; “Allahü teala, hakkı Ömer'in diline ve kalbine yerleştirmiştir.” buyurdu. Buharî'nin ve Müslim'in bildirdikleri hadis-i şerifte; “Şeytan, Ömer'in gölgesinden kaçar.” buyuruldu. Buharî'nin ve Müslim'in bildirdikleri hadis-i şerifte; “Miraçta, Ömer'e verilecek olan köşkü gördüm.” buyuruldu. Makam-ı İbrahim, kadınların örtünmesi ve Bedr Gazası'nda alınan esirler için, Allahü teala Hazreti Ömer'in sözüne uygun ayet-i kerime göndermiştir. Hakim'in bildirdiği hadis-i şerifte; “Allahü teala kıyamet günü evvela Ömer'e selam verecektir.” buyuruldu. Ebu Sa'id-i Hudrî'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Cennet'te ümmetim arasında derecesi en yüksek olan budur.” buyurarak, Ömer'i gösterdi. Hazreti Ömer, umre yapmak için Resulullah'tan izin isteyince izin verdi ve; “Ey kardeşim, dua ederken bizi unutma!” buyurdu. Abdullah ibni Abbas'ın bildirdiği hadis-i şerifte; “Ömer iman ettiği gün, Cebrail Aleyhisselam geldi ve melekler birbirlerine Ömer'in Müslüman olduğunu müjdelediler.” buyurdu. Tirmizî'de yazılı Akabe bin Âmir'in bildirdiği hadis-i şerifte; “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer bin Hattab peygamber olurdu.” buyuruldu. Tirmizî'de yazılı hadis-i şerifte, İmam-ı Zeynelabidin Ali, babası Hazreti Hüseyin'den, o da babası Hazreti Ali'den haber veriyor Resulullah ile birlikte oturuyordum. Ebu Bekr ile Ömer geldiler. “Bu ikisi, Peygamberlerden başka, Cennet'te olanların en üstünleridir.” buyurdu.İbn-i Mace'de, Enes bin Malik diyor ki; “En çok kimi seviyorsun ya Resulallah denildikte; “Aişe'yi.” buyurdu. Erkeklerden kimi denilince; “Aişe'nin babasını.” buyurdu.Tirmizî'de yazılı, Huzeyfe'nin ve Abdullah ibni Mes'ud'un bildirdikleri hadis-i şerifte; “Benden sonra Ebu Bekr'e ve Ömer'e iktida ediniz!” buyuruldu. Tirmizî de Enes bin Malik diyor ki: Eshab-ı Kiram otururlarken, Resulullah da gelip aralarında otururdu. Ayağa kalkmalarına izin vermezdi. Hiçbiri Resulullah'ın yüzüne bakamazdı. Yalnız Ebu Bekr ve Ömer bakarlardı. Resulullah da onlara bakar, karşılıklı gülüşürlerdi.Hakim'de yazılı Huzeyfe-i Yemanî'nin bildirdiği hadis-i şerifte; “Eshabımı her memlekete gönderip sünnetlerin ve farzların her yerde öğretilmesini istiyorum. İsa Aleyhisselam da Havarilerini bunun için göndermiştir.” buyurdu. “Ebu Bekr'i ve Ömer'i de gönderir misin?” denilince; “Bu ikisini yanımdan ayırmam. Bunlar benim kulağım ve gözüm gibidirler.” buyurdu.Abdullah ibni Ömer'in bildirdiği ve Tirmizî ile Hakim'de yazılı hadis-i şerifte, Resulullah mescide girdi. Sağında Ebu Bekr, solunda Ömer vardı. Ellerinden tutmuştu. “Kıyamet günü kabirden böyle kalkarız.” buyurdu.
Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası