Hüsnâ Hanım: "Bu Kâbus denilen adam hem korkuyor, hem de kötülük yapmaktan geri durmuyor efendi. Ne biçim adammış?"
MUTLU HABER...
Beyazıd Paşa, alelacele hazırlanıyordu. Hayat arkadaşı onun saray faaliyetlerinden, yapacaklarından hiç konu açmaz, sormazdı bile. Kendiliğinden bir şeyler anlatırsa anlatır, o da bu duvarların dışına çıkmazdı. Devlet işlerindeki sırlılığı çok iyi kavramıştı Hüsnâ Hanım.
Bugün farklı bir güne benziyordu. Elbiselerini getirmiş, tek tek tutup giyinmesine yardım ediyordu.
Düşmanların korkak oluşlarından, bu sebeple sinsi davranmayı tercih ettiklerinden bahsetmişti kıymetli devlet adamı, biricik hayat arkadaşı Beyazıd Paşası.
- Bu Kâbus denilen adam hem korkuyor, hem de kötülük yapmaktan geri durmuyor efendi. Ne biçim adammış?
Dedi Hüsnâ Hanım.
- Belki de elinde değil.
- Eli kopasıca!
Beyazıd Paşa, refikasının bedduâsına gülümsedi.
- Senin de sabrın taşıyor bakıyorum.
- Bilmem bey, hayıflanırım işte.
- Daha neler, ne hinlikler düşünürmüş, planlarmış?
- İnşallah başına çıkar!
- Diyormuş ki; “Hedefim Bursa’yı almak!”
- Dilin kemiği yok ki her şey konuşabilir.
- Konuşabilir de elindekileri tutmayı bilmez. O buralara göz dikecek… Yıldırım Han’ımız da; “Buyur gel. Seni dört gözle bekliyorduk ey Kâbus!” mu diyecekti?
- Geleceği varsa, göreceği de vardır efendim!
- Elbette Sultan’ım.
Huzur ve saadetle gülüştüler.
Kapının yanı başında duran Gülşah, hiç lafa karışmadı. Yalnız dinledi.
Kâbus denilen adamın kötü biri olduğunu duymuştu da Bursa’ya göz dikeceğini yeni işitmişti. Canı gibi sevdiği Doğan Bey’inin böyle bir canavarın elinde esir olmasının nasıl korkunç bir şey olduğu aklına geldi. İrkildi elinde olmadan. “Ne sıkıntılar, eziyetler, işkenceler çektirmiştir kim bilir?” dedi içinden.
Karşısında sevgili Doğan Bey’ini görür gibi oldu. Gülşah’a bakıp gülümsüyordu. Açık kumral ay gibi yüzü, düzgün burnu, inci gibi beyaz dişleri, yay gibi kaşların altında iri zeytin gözlerini hiç unutmamıştı. Meçhul bir huzurla titredi. Şimdi zindanların küf kokulu, rutubetli yerlerinde işkence mi görüyordu? Yoksa kurtulmuş buraya mı geliyordu? “Ah Doğan’ım bir gelsen! Seni ne kadar özlemişim. Hadi ne duruyorsun? Hiç olmazsa bir haber gönderseydin?”
Çok akıncı, gittikleri yerden sağ salim gelmemişti. Nice taze gelinler, saçlarına kır düşmüş bağrı yanık analar, gözyaşlarını içine akıtan vefakâr ve fedakâr babalar, seferden dönmemiş, dönememiş yiğitlerini, oğullarını düşünerek kahrolmuş, eriyip gitmişlerdi. “Nereden geldi bu düşünceler? Aman yâ Rabbî!” dedi. Lâ havle çekti. Sapsarı olmuştu Gülşah.
Kocasını uğurlayıp geri dönen Hüsnâ ana, kızını gamlı, kederli görünce telaşlandı;
- Gülşah, balam!
- Buyur ana.
- Ne o güzelim ? Rengin, benzin solmuş!
- !!!
Kızından cevap gelmeyince de üstelemedi. Zaten çok kibar biriydi.
DEVAMI YARIN

