Kaydet
a- | +A

Erkara, Aşır ve Palabıyık, Kripto ve arkadaşlarını Karahan’a kadar getirip kapı önünde bırakmış, kimseciklere görünmeden de geri dönüyorlardı.

Adam çok şaşırmıştı. Tabaktan bir elma da o aldı. Avucunda tutup aynı hareketi yaparak sıktı, çevirdi. “Olamaz!” diyerek, Doğan Bey’in arkasından kendi kendine şaşkınca mırıldandı.

“Yahu, nasıl kopardı bunu?"

Doğan Bey, başı önde merdivenlerden çıkarken Sarıkız, ona edalı ve hoş bir ifadeyle hayran hayran bakıyordu.

Kimi aşar çizmeyi,

İş zanneder üzmeyi,

Kimi âşık gezmeyi,

Sever elbet demişler.

​***

Erkara, Aşır ve Palabıyık, Kripto ve arkadaşlarını Karahan’a kadar getirip kapı önünde bırakmış, kimseciklere görünmeden de geri dönüyorlardı.

Aşırı yorgunluklarını biraz gidermek ve hayvanların karnını doyurmak için bir göze yakınında durdu, yanlarında getirdikleri yiyecekleri çıkarıp münasip bir yere koydular. Atların dizginlerini çözdü, uzun bir iple ağaçların dallarına bağladı, otlamalarına ve su içmelerine imkân verdiler.

Burası, üzeri kuşburnu, ahlat, çeşitli yabani meyve ağaçlarının bulunduğu iki tepe arasında kalan, soğuk buz gibi bir kaynak suyunun çıktığı, harman yeri büyüklüğünde düzlüktü. Kaynağın akarı, iki tarafı güz çiçekleriyle bezenmiş, tere otlarıyla yeşermiş bir derecik olarak vâdinin derinliklerine doğru akıp gidiyordu.

Yazın yağmursuz günlerinde kavrulmuş otlar, sararmış ağaçlar, büyük çatlakların oluştuğu toprak patikalar, kızgın bir güz güneşiyle yeniden tutuşmuş gibiydi.

Kolay kolay insanların uğramadığı vahşi bu tabiat parçası, bir zaman da Kripto ve arkadaşlarını ağırlamıştı...

Erkara, tencerede kaynayan su gibi, kabarcıklar çıkararak fokurdayan kaynağa yanaştı. Sağ elini bir tarafa, sol elini öbür köşeye, dizlerini de, yarısı suyun içinde, yarısı dışında olan taşların üzerine koydu. Başını eğdi. Suda akseden yüzünü gördü. Seyretti bir müddet. Yorgunluk, uykusuzluk, güneş, toz ve topraktan dolayı daha bir çirkinleşmiş ve korkunç hâl almıştı. Doğan’ın parlak, açık alnı ve güzel yüzüyle kıyas etti elinde olmadan. Gayr-i ihtiyari bir hareketle sudaki görüntüsüne tükürdü ve eliyle de bozdu. Ağzını kabarcıkların üzerine dayayarak kana kana içti. Doğrulurken sol elinin tersiyle ağzını sildi. Suyun akarına doğru kötü bir şey varmış gibi tiksinerek tükürdü.

Yanlış anlaşılmamak ve itimatlarını kaybetmemek için arkadaşlarına hissiyatını açıklama ihtiyacı duydu.

- Evet ben bu adamların ilim, irfan, maharet ve fedakârane çalışmalarına hayran oldum çok da istifade ettim. Eğer bu cumâ namazında olanlar çabuk hissedilmeseydi yine faydalanacaktım.

- Anladığım kadarıyla seni istikbalin veziri olarak görüyor ve öyle de düşünüyorlardı, dedi Palabıyık.

- Saraya yakın olmasaydım. Onlar da öyle düşünemezlerdi. Demek ki bende o kabiliyeti, o mahareti keşfetmişler.

- Sen olmasaydın Bursa bugünkü hâle gelemezdi. İnsanlar bazı hakikatleri duymayacak, bilemeyecekti.

- Artık söylenecek, söylendi. Denmeyecek herhangi bir şey kalmadı. Bundan sonrası bizim gayretlerimize bağlı, deyip ufuklara baktı…

- Ya onlar, ya biz.

- Bu işte muvaffak olmazsak, yandık demek!

- Şimdilik bu ittifakımız meyvelerini verdi. Fakat ben olmasaydım. Ben! Bensiz hiçti! DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...