“Bu kuşlar koruma altındaymış. Evde tutmak suçmuş. Cezai yaptırımı bile varmış...”
Şiddetli yağmur sonrası muhtemelen yolunu kaybedip evimize sığınan ebabil kuşuyla yaşadıklarımızı anlatmaya bugün de devam ediyorum...
Biz de zannediyoruz ki hasta filan olduğundan uçamıyor. Meğer yerden kalkıp uçabilmesi pek zor belki de imkânsızmış. Siz bir de onu havadayken görecekmişsiniz... Hızı saatte 100 kilometreye kadar çıkıyormuş. Peki ömrü havada geçiyor da havada ne yiyip ne içiyor?
Ebabiller böcekçilmiş... Havada böcek avlayıp karın doyururken kim bilir doğada ne dengelere vesile oluyor o ayrı bir hikmet... Su için bile nehir veya göl yüzeylerine alçalıp suyun yüzeyinden sıyırıp geçiyorlarmış. Bunların meskeni dağlarda uçurum kenarları gibi yükseklikler iken şehre yaklaştıkça binaların çatı boşlukları kiremit altları gibi yerlermiş.
Bir telaş aldı bizi... O hâlde biz bu minik afacana hem bakamayacaktık hem bu evde sepette değil doğada yaşaması gerekir bir mahlukattı... E öyleyse balkondan aşağı doğru sarkıtalım gitsin miydi? Ya kurda kuşa, kediye filan denk gelirse... Ya o uçup havalanana kadar paçayı kaptırırsa mırnavlara...
Derken hatırımıza geldi. Belde belediyemizi arayıp durumu bildirdik. Aman iyi ki bildirmişiz. Onlar da orman bölgesini de içine alan birimdeki veterinere bildirmişler. Hemen telefonumuzu adresimizi aldılar: “En kısa zamanda geliyoruz” dediler.
Sabah telefonla aradığımızın üzerinden bir saat ya geçti ya geçmedi adresimize geldi veteriner. Hayvancağızı aldı ve arayıp bilgi verdiğimiz için teşekkür etti. Son cümlesi ise enteresandı: “Bu kuşlar koruma altındadır. Buraya nasıl gelmiş bilemiyoruz. Evde tutmak suçtur. Cezai yaptırımı vardır.”
“Geç buldum tez kaybettim, oldum düş görmüş gibi” diyor ya hani şair... Bir gecelik sürpriz dostumuzu emin ellere vererek onunla vedalaşıyorduk...
Duygulanmış hâlde kendi kendime dedim ki:
“Kıymetli olmak böyle bir şey işte... Bir kuşa seferber oluyorlar gelip onu özel olarak alıp gidiyorlar. Ya şu rızık meselesi... Sen tut bir yumurtanın sarısı için bilinmedik yerden gel kapının önüne düş ve o yumurta sarısını ikram edelim; sonra da iki üzüm tanesi senin rızkın olsun...”
Halid Yazıcı-Armutlu

