Bazen insanın içinden geçiyor. Sabah kalkınca kendisini bekleyen bir iş olmasa. Kimse bir şey sormasa. Neyi eksik, neyi fazla diye düşünmese. Evde herkes aradığını kendi bulsa. Hatta bize sormadan önce bir bakmayı denese.
Hele bir de yaptığımız iş ertesi gün yeniden yapılacaksa… İnsan bir noktada, “Ben bunu dün de yapmıştım” diye itiraz etmek istiyor. Evin bu itirazı dikkate aldığı pek görülmemiş gerçi.
Ama işin tuhaf bir tarafı var. İnsan, bugün yükünden bunaldığı sorumlulukların bir kısmını alabilmek için vaktiyle epey uğraş vermemiş midir?
Diyelim ki bir öğrenci, istediği okula girmek için aylarca ders çalışıyor. Uykusundan, gezmesinden, sevdiği şeylerden vazgeçiyor. Kazandığını öğrenince de seviniyor. Oysa kazandığı, yıllarca sürecek derslerin, ödevlerin, sınavların sorumluluğunu üstlenme hakkı. Bunların hepsini göze almış; yeter ki o okulun öğrencisi olabilsin.
İş görüşmesinden haber bekleyen genç de öyle. Telefon çalsa diye gözü ekranda. “Sizinle çalışmak istiyoruz” dediklerinde, ertesi sabah erkenden kalkacağını düşünerek üzülmüyor.
“Beni seçtiler” diyor. Aradan zaman geçiyor sonra gün geliyor, aynı genç: “Her iş de bana kalıyor” diye söyleniyor.
Aslında anlamak ve anlayışlı olmak gereken konu şu. Birinde o işe layık görülmenin sevinci, diğerinde üstlendiği işin yorgunluğu var. Zamanla yorgunluk öne geçiyor; ilk günkü sevincin sebebi unutuluyor.
Bir yuva kurmak için hazırlıklar yaparken de öyle değil mi? Kurmak için nice emek verdiğimiz yuvanın gündelik telaşı bazen bütün manzarayı kaplıyor. Bu örnekleri çoğaltabiliriz...
Oysa elbette yoruluruz her sabah aynı hevesle kalkamayız. Bazen söylene söylene de toplarız o sofrayı. Çalışırız o dersleri, gideriz o işe... Ama hayata bakarken sadece günlük rutinin ağırlığını görmesek... Bazen yükünden yorulduğumuz hayatın içinde, bir zamanlar ettiğimiz duaların karşılığı da var değil mi?
İlknur Şahin
ŞİİR
Bir gülün hasreti
Bir gülün hasreti var gönlümün derininde,
Bir salâtın titremesi var gecenin serininde.
Adın geçse, susar içim, gözlerim dolar benim,
Bir mahzun yolcu gibi Medine özleminde.
Ey Allah’ın Habibi, ey rahmetin sultanı,
Senle tanıdı gönül hakikat ummanını.
Cahiliyet gecesi doğan bir sabah gibi,
Aydınlattın cihanın kararmış her yanını.
Ne altın ister gönül ne de dünyalık tacı,
Bir sünnetine uymak en büyük baht, ilacı.
Ahlâkınla güzelleşse bir insanın ömrü,
O zaman diner kalpte bitmeyen sızı, acı.
Medine ile gönlüm bir başka türlü yanar,
Kubbe-i Hadrâ düşte yeşil bir seher kadar.
Araya dağlar girse, yollar uzasa bile,
Muhabbet ara bilmez, gönülden gönle akar.
Ey Nebî, senden uzak geçen ömür hazindir,
Sensizliğin hasreti, kalpte izi derindir.
Bir gün huzura varmak ümidiyle yaşarım;
Bilirim, yolda rehber, salât ü selâm, sabırdır.
Bir gülün hasretiyle geçsin ömrüm baharı,
Dilimde salât selâm, kalpti aşkın pınarı.
Ya Rabbi, son nefeste nasip eyle devleti:
Habibine muhabbet son duamın kararı.
(Sallallahü aleyhi ve sellem)
Zeynep Hazal Miliç
TARİHTEN BİR YAPRAK
SULTAN İKİNCİ ABDÜLAZİZ: Osmanlı padişahlarının otuz ikincisi. Sultan İkinci Mahmud’un ikinci oğlu ve İslam halifelerinin doksan yedincisidir. 1830 yılında doğdu. Annesi Pertevniyal Sultan Hanımdır. İyi bir tahsil görerek yetiştirildi. Sultan Abdülmecid Hanın vefatından sonra 1861 yılında, 32 yaşında padişah oldu. Abdülaziz Han, güçlü kuvvetli, ata sporlarından güreşe, ciride, ava meraklı, kahraman yapılı bir hükümdardı. Halk kendisini sevmekte, ikinci bir Yavuz olarak görmekteydi. Üzerinde durduğu en önemli mesele ordu ve donanmanın yeniden tanzim edilmesiydi. Sultan Abdülaziz Han dünya siyasetine vâkıf olduğu için saltanatının ikinci yılında (1863) Mısır’ı ziyaret etti. Kalabalık bir heyetle beraber, Mısır’a yapılan bu gezi çok gösterişli oldu. Yavuz Sultan Selim’den sonra Mısır’a gelen ilk Osmanlı sultanına halk çılgınca sevgi gösterilerinde bulundu. Sultan Abdülaziz, Kahire’yi at üstünde dolaştı. Bu seyahat Mısır halkının Hilafet makamına olan bağlılığının güçlenmesini sağladı.

