MURAT ÖZTEKİN

Cumhurbaşkanlığı tarafından geleneksel olarak verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödüllerinde bu defa merhum sanatçı Necmeddin Okyay “vefa ödülüne” layık görüldü... Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yetişip, klasik Türk sanatlarının yeni devre ulaşmasına vesile olan Okyay, sanatının yanında oldukça sıra dışı bir hayat hikâyesine sahipti... Sanat için büyük fedakârlıklar yapan, “hoca” diye davet edildiği kuruma “talebe” diye kaydedilince tevazuundan sesini çıkarmayıp derse giden, başta çiçekli ebru olmak üzere klasik sanatlara yeni bir soluk getiren ama yeni devirde köşesine çekilmek zorunda kalan ve bahçesinde yüzlerce çeşit gül yetiştirip okçuluk yapan bir şahsiyetti Okyay... Ancak büyük sanatçı, devrinin şartlarından ötürü çok az icazetli talebe bıraktı. Onlardan hayatta kalan son sanatçı ise Prof. Dr. Uğur Derman’dı... Biz de yarın 45. vefat yıl dönümü olan “hezarfen” (bin sanatlı, çok kabiliyetli) hattat Necmeddin Okyay’ı, Prof. Derman'dan dinledik...

KENDİNE HAYRAN BIRAKIRDI
Hocasının karakterini anlatan Uğur Derman “Necmeddin Hoca’nın, yaradılış olarak insanı hayran edecek bir tabiatı vardı. Bu hususiyetinin yanında pek çok konuda kabiliyete sahip oluşu, onu herkesin gıpta edeceği bir hâle getirmişti. Çocukluğundan itibaren İslami kültürü almış, küçük yaşlarında Kur’ân-ı kerimi hıfzetmişti. Sanatı tanıyıp sevince, bütün varlığını ona adamıştı. Cumhurbaşkanlığı mükâfatları arasında bu yıl Necmeddin Okyay hocamıza ‘vefa’ ödülünün tahsisi cidden yerinde bir karar olup gelenekli sanatlarımızla uğraşanları bahtiyar etmiştir” diyor.

ELLERİMİ AVUÇLARINDA ISITIRDI
Necmeddin Okyay’ın talebelerine karşı aşırı merhametli olduğuna vurgu yapan Derman “Kış günü derse gittiğimde ‘Ah evladım, sen üşümüşsündür’ der, benim elimi iki avucu arasına alır, ısınana kadar tutardı. Bu ne demektir, olacak şey midir? Talebenin öğrenmesi için elinden geleni yapardı. 1955’te kendisinden ders almaya başladım, vefat ettiği 1976’ya kadar münasebetimiz önce hoca-talebe olarak, sonra baba-oğul gibi devam etti. Ben onun tırnağı bile olamadım. Öyle bir zat idi. Şimdi onun hatırasını yaşatmak için kendisi hakkında bir kitap hazırlıyorum. İnşallah 2021 yılının sonunda eser ortaya çıkar” diye konuşuyor.                

HEZARFEN LAKABINI HAK ETTİ
Okyay’ın yıllarca eski hat sanatkârlarının eserlerini topladığını ve onların üsluplarını çok iyi bildiğini vurgulayan Prof. Derman “Ona hat sanatından herhangi bir örnek verdiğinizde, imzası olmasa bile, hangi hattata ait olduğunu hemen söylerdi. Bu, tarihimizde pek az kimseye nasip olmuştur. Ayrıca ebruculuk, mücellitlik, gülcülük ve okçuluk... Bütün bunlar kendisinde toplanmıştı. Tarihimizde ‘hezarfen’ lakabını
almış birçok kişi yetişmiştir ama bunların çoğu, derinine inmeden hepsinden bir parça öğrenmişlerdir. Necmeddin Hoca ise merak ettiği konuları son merhalesine kadar götürmüştür” ifadelerini kullanıyor.

HEM TALEBE HEM HOCA!
“Hocamız, mütevazı kişiliğiyle, ‘Ben zamanının en ileriye gitmiş hocalarından ders gördüm ama kendim bir şey olamadım’ sözünü tekrar ederdi. Sanatı, insanlığı icabı, her şeyiyle en güzel hâle getirmeye çalışırdı’ diyen Derman, büyük sanatkârın tevazuunu şu dikkate değer tespitiyle örneklendiriyor: ‘Medresetü’l-Hattatin’e önce hoca olarak davet edilip, sonra talebe olarak kaydedilişini; “Demek ki daha öğreneceklerim varmış” diyerek kabullenen Necmeddin Efendi, iki yıl sonra ebru hocalığına tayin edilmiş, iki yıl daha geçince medreseden mezun olmuştur. Böylece aynı yerde ve zamanda hem talebe, hem de muallim olarak vazifesini sürdüren yegâne kimsedir. 1948’deki yaş haddinden dolayı emekliye ayrılmış, bundan sonraki yıllarda öğretim vazifesini evinde devam ettirmiştir. Şunu da ilave edelim ki, bu derslerin maddi bir karşılığı yoktur, sanatın zekâtı kabul edilir.

"ESKİDEN HATTATIZ DEMEYE KORKARDIK"
Necmeddin Efendi'nin özürlü olana kadar Üsküdar Yeni Valide Camii’nde 1907-1947 seneleri arasında, kırk yıl imam ve hatib olarak dinî vazifesini sürdürdüğünü anlatan Uğur Derman, şunları söylüyor: 1928’deki Harf İnkılabından sonra bütün hattatlar gibi Necmeddin Hoca da bu sanatını bir kenara bırakmak mecburiyetinde kaldı. Kendisi: ‘Evlâdım, 1930’lu yıllar hattatız demeye korktuğumuz yıllardı. Çünkü üzerimizde büyük baskı vardı. Ancak eş dost isterse bir şeyler yazabiliyorduk’ derdi.

 

GÖZLERİ GÖRMEZ OLDU
Necmeddin Hoca, topladığı hat eserlerinin büyük bir kısmını sağken çeşitli kurumlara ve koleksiyonculara devretti. Yani elinde eserler kalmadı. Ancak kendisi, sanat cihetinden tatmin olduğu kadar, eserlerinin maddi getirisine nail olamamıştır. O zaman rağbet olmadığı için çok fazla talebe bırakamadı. Yeniden talebin arttığı yıllarda ise, kendisinin karasu ve perde illetinden gözleri kısmen görmez olmuştu...

EBRULARININ RENGİ HOCA ALİ RIZA'DAN!
Necmeddin Okyay ile meşhur Osmanlı ressamı Hoca Ali Rıza Bey’in aynı mahallede oturduklarını anlatan Uğur Derman, şunları söylüyor: Kendisinin ebru sanatını öğrendiği Özbekler Dergâhı şeyhi Edhem Efendi, başlayışından kısa bir müddet sonra vefat ettiği için bu sanatı kendi gayretiyle yürütmeye başlamıştır. Ebrudaki renk zevkini Hoca Ali Rıza Bey ile görüştükçe tamamlamış, şahsen beğendiği ebruların Ali Bey’ce beğenilmediğini, buna mukabil üstünde durmadıklarının ise takdir edildiğini görmüş ve sanatını o yolda yürütmüştür.  

BAHÇESİ GÜLİSTANDI!
Uğur Derman: Üsküdar Toygar Tepesi’ndeki evinde 400 çeşit gül yetiştiren ve sergilere katılan Necmettin Okyay, bu güllerin Latince botanik künyelerini dahi bilirdi. Ben derse başladığımda, artık bakamadığı için bahçesinde yine de 40 çeşit gülü vardı.