Kaydet
A- A+

Muhammed Aleyhisselam vahyin bir müddet kesilmesinden sonra yine Hira Dağına çıkmıştı. Dağdan aşağı inerken bir ses duydu. Başını kaldırıp baktığında Cebrail Aleyhisselam’ı gördü. Mübarek kalbi çarparak ve ürpererek evine dönüp; “Beni örtünüz.” dedi ve örtündü. Bu sırada Cebrail Aleyhisselam Müddessir suresinin; “Ey, örtüye bürünen (Muhammed Aleyhisselam)! Kalk da (kavmini Allah’ın azabı ile) korkut, (iman etmezlerse azaba uğrayacaklarını kendilerine haber ver.) Rabbini tenzih et. Elbiseni de (daima) temiz tut. Haram edeceğim şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin için sabret! Sûra üfürüldüğü zaman kafirlere çok sıkıntılı bir gündür. Onlara kolaylık yoktur...” mealindeki ilk ayetlerini getirdi. Bundan sonra artık vahiy aralıksız devam etti. Kur’an-ı Kerim ayetleri, 22 sene 2 ay 22 gün süren bir müddet içerisinde vahyedilip tamamlandı.

Muhammed Aleyhisselam “Ümmî” idi. Yani kitap okumamış, yazı yazmamış, kimseden bir ders görmemişti. Mekke’de doğup büyüyüp, belli kimseler arasında yetişip, seyahat etmemiş iken, Tevrat’ta ve İncil’de, Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden, hadiselerden haber verdi. İslamiyeti bildirmek için, hicretin altıncı senesinde Rum, İran ve Habeş hükümdarlarına ve diğer Arap padişahlarına mektuplar gönderdi. Hizmetine altmıştan ziyade yabancı elçi gelmiştir. Bu hususu Allahü teala Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle bildiriyor: “Sen bu kitap (Kur’an-ı Kerim) gelmeden önce, bir kitap okumadın. Yazı yazmadın. Okur yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi.” buyurulmaktadır (Ankebut suresi: 48). Hadis-i şerifte de; “Ben Ümmî peygamber Muhammed’im... Benden sonra peygamber yoktur.” buyuruldu. Yine Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurulmaktadır. “O hevâdan (kendi nefsinden) söylemiyor. Kur’an-ı Kerim sade bir vahiydir, ancak vahiy olunur.” (Necm suresi: 3-4)

Muhammed Aleyhisselam’a ilk vahyin gelip, bir müddet kesilmesi ve sonra; “Kalk insanları inzar et. Azap ile korkut.” şeklinde emri ilahînin gelmesi üzerine insanları iman etmeye davete başladı. İlk iman eden Hazreti Hadice oldu. Cebrail Aleyhisselam ilk vahyi getirdiği sıralarda Peygamberimize abdestin nasıl alınacağını öğretti. Bundan sonra da onunla birlikte iki rekat namaz kıldı. Muhammed Aleyhisselam Cebrail Aleyhisselam’dan öğrendiği gibi abdest almayı ve kıldıkları iki rekat namazı Hazreti Hadice’ye de öğretti. O’na imam olup bu iki rekat namazı kıldırdı. Bu sırada henüz beş vakit namaz emredilmemişti.

Allahü teala’nın habibi Peygamber Efendimize ilk vahiy Hira Dağı’ndaki bu mağarada geldi.
Başlık ResmiAllahü teala’nın habibi Peygamber Efendimize ilk vahiy Hira Dağı’ndaki bu mağarada geldi.
Safa tepesi: Peygamber Efendimiz, bütün insanlara ve cinne peygamber olarak gönderildiği ve insanları açıkca İslam’a davet etmesi emredildiği zaman, Safa tepesine çıkarak bu emri açıkca bildirmişti.
Başlık ResmiSafa tepesi: Peygamber Efendimiz, bütün insanlara ve cinne peygamber olarak gönderildiği ve insanları açıkca İslam’a davet etmesi emredildiği zaman, Safa tepesine çıkarak bu emri açıkca bildirmişti.

Sadece sabah ve ikindi de iki vakit namaz kılınıyordu. Onları bu şekilde namaz kılarken gören Hazreti Ali de Müslüman oldu. Peygamberimiz insanları İslam’a davet işine başladığında gayet ihtiyatlı davranıp önce yakınlarını ve samimi dostlarını davet etti. Hazreti Hadice’den ve Hazreti Ali’den sonra azatlı kölesi Zeyd bin Harise, eski dostu ve yakın arkadaşı Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Osman, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebu Vakkas, Zübeyr bin Avvam, Talha bin Ubeydullah ilk Müslüman olanlardır. Hazreti Hadice’den sonra Müslüman olan bu sekiz kişiye “Sâbikûne’l-İslam” yani “İlk Müslümanlar” denir.

Muhammed Aleyhisselam, peygamberliğinin ilk üç yılında insanları gizlice İslam’a davet etti. Bu ilk yıllarda Müslümanların sayısı ancak otuza ulaşmıştı. İbadetlerini evlerinde yapıyorlar ve Kur’an-ı Kerim’in nazil olan ayetlerini gizlice okuyorlardı.

Bi’setin üçüncü yılında; “Yakın akrabanı Allah’ın azabı ile korkutarak, onları hak dine çağır.” ayet-i kerimesi nazil olunca, Muhammed Aleyhisselam akrabasını dine davet etmek üzere Hazreti Ali’yi göndererek, onları Ebu Talib’in evine çağırdı. Önlerine bir kişiye yetecek kadar bir tabak yemek ve bir tas süt koydu. Önce kendisi besmele ile başlayıp gelen akrabasına buyurun dedi. Gelenler kırk kişi kadar olmasına rağmen o yemek ve süt Muhammed Aleyhisselam’ın mucizesi ile hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi. Gelenler bu mucize karşısında şaşıp kalmışlardı. Yemekten sonra Muhammed Aleyhisselam, akrabalarını İslam’a davet etmek için söze başlamak üzere idi. Amcası Ebu Leheb düşmanlık ederek; “Biz bugünkü gibi bir sihir görmedik. Arkadaşınız sizi bir sihirle büyüledi” diyerek sözlerine hakaretle devam etmesi üzerine davetliler dağıldılar.

Bu hadiseden kısa bir müddet sonra akrabasını tekrar davet etti. Hazreti Ali yine hepsini çağırmıştı. Önceki gibi yine önlerine yemek kondu. Muhammed Aleyhisselam yemekten sonra ayağa kalkıp; “Hamd, yalnız Allah’a mahsustur. Yardımı ancak ondan isterim. O’na inanır, O’na dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir, O’nun eşi ve ortağı yoktur.” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “Size asla yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum... Sizi bir olan ve ondan başka ilah olmayan Allah’a iman etmeye davet ediyorum. Ben O’nun size ve bütün insanlığğa gönderdiği peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz, iyiliklerinizin karşılığında mükafat, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bunlar da ya Cennette ebedi kalmak veya Cehennemde ebedi kalmaktır. İnsanlardan, ahiret azabı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz.” dedi.

Ebu Talib bu sözleri dinledikten sonra; “Sen emrolunduğun şeye devam et! Seni korumaktan geri durmayacağım. Fakat eski dinimden ayrılmak hususunda nefsimi bana boyun eğer bulmadım.” dedi. Ebu Leheb hariç orada bulunan diğer amcaları ve akrabasının hepsi yumuşak konuştular. Fakat Ebu Leheb; “Ey Abdülmuttalib oğulları! Başkaları O’nun elini tutup mani olmadan önce siz O’na mani olun!..” gibi daha birçok çirkin sözler söyledi. Onun bu sözleri üzerine Muhammed Aleyhisselam’ın halası, Ebu Leheb’e; “Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve O’nun dinini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan âlimler, Abdülmuttalib’in soyundan bir peygamberin geleceğini bildiriyorlar. İşte O peygamber, budur!” dedi. Ebu Leheb, bu sözler karşısında çirkin konuşmalarına devam edince, Ebu Talib, Ebu Leheb’e kızarak; “Ey korkak! Vallahi biz sağ oldukça, O’na yardımcı ve koruyucuyuz!” dedi. Muhammed Aleyhisselam’a da; “Ey kardeşimin oğlu! İnsanları Rabbine imana davet etmek istediğin zamanı bilelim; silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız!” dedi.

Sonra Muhammed Aleyhisselam tekrar söze başlayıp; “Ey Abdülmuttalib oğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim, dünya ve ahiretiniz için hayırlı olan şeyden (yani bu dinden) daha üstününü ve daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum ki o da; Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim, O’nun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmenizdir. Allahü teala sizi buna davet etmemi emretti. O halde hanginiz benim bu davetimi kabul eder ve bu yolda yardımcım olur?” dedi. Kimseden ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler. Muhammed Aleyhisselam bu sözlerini üç defa tekrarladı. Her söyleyişinde Hazreti Ali ayağa kalkıp üçüncü defasında “Ya Resulallah! Her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de sana ben yardımcı olurum!..” dedi. Bunun üzerine Muhammed Aleyhisselam Hazreti Ali’nin elinden tuttu. Diğerleri ise hayret içinde ve alaylı alaylı gülerek dağıldılar.

Mekke Devri
Başlık ResmiMekke Devri
Mekke Devri
Başlık ResmiMekke Devri

MEKKE’NİN VE HAC YOLLARININ 1790 SENESİNDE YAPILMIŞ BİR GRAVÜRÜ: 1- Şeybe Kapısı, 2- Hacerü’l-Esved, 3- Hatîm, 4- Bâb-ı Şerif, 5- Irak Köşesi, 6- Altın Oluk, 7- Hacerü’l-Esved Köşesi, 8- İbrahim Aleyhisselam Makamı, 9- Safâ Kapısı, 10- Safâ, 11- Merve, 12- Mekke Vadisinin Tabanı, 13- Yeşil Sütunlar, 14- Mînâ Dağı, 15- İbrahim Mescidi, 16- Arafat Dağı, 17- Arafat Vadisi, 18- Rahmet Dağı, 19- Müzdelife, 20- Kuzah Dağı, 21- Mina Mahallesi, 22- Cemrei Akabe (Şeytan taşlama yeri), 23- Kurban Kesme Yeri, 24- Hacıların Tıraş Oldukları Yer, 25- Haif Mescidi, 26- Muhassab, 27- Veda Kapısı, 28- Kâbe Merdiveni, 29- Umumi Çeşme, 30- Şam Havuzu, 31- Mısır Havuzu, 32- Şem’dan Kubbesi, 33- Abbas Kubbesi, 34- Hanefî Makamı, 35- Şafiî Makamı, 36- Malikî Makamı, 37- Hanbelî Makamı, 38- Hatib Kürsüleri, 39- Ebu Kubeys Dağı, 40- Cezbî Dağı, 41- Abdullah Dağı, 42- Sebir Dağı, 43- Şerif Dağı, 44- Sevr Dağı, 45- Menşîye Dağı, 46- Lâlâ Dağı, 47- Hafdeme Dağı, 48- Hindî Dağı, 49- Şakkulkamer (Ay bölünüşü) Yeri, 50- Hira Dağı, 51- Nur Dağı, 52- İbrahim Namazgâhı, 53- Şerif Türbeleri, 54- Hazreti Hadice’nin Türbesi, 55- Şerif Sarayı, 56- Mekke Kadısı Konağı, 57- Üçüncü Murad Mescidi, 58- Kanunî Sultan Süleyman Mescidi, 59- Sultan Kayıtbay Medresesi, 60- Delillerbaşı Konağı, 61- İmambaşı Konağı, 62- Umumi Hamam, 63- Çarşı, 64- Mekke Kadısı’nın Bahçesi.

Muhammed Aleyhisselam insanların bu inkarcı tutumu karşısında onları daima imana davet ediyordu. Mekkelilerden bir kısmı iman ile şerefleniyordu. Bi’setin dördüncü yılında bir gün Allahü tealanın; “Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma.” (Hicr suresi: 94) emrine uyarak, Safa tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir seda ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız size mühim bir haberim var.” diye seslendi. Bunun üzerine kabileler merakla koşup orada toplandılar. Hayretle ve merak içinde beklemeye başladılar. “Ey Muhammedü’l-emin! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?” diye sordular. Muhammed Aleyhisselam; “Ey Kureyş kabileleri!” hitabıyla konuşmaya başladı. Herkes büyük bir dikkatle dinliyordu. Onlara şöyle hitab etti: “Benimle sizin haliniz düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak Ya Sabahah (Ey topluluklar) diye haykıran bir kimsenin haline benzer. Ey Kureyş topluluğu, ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücum etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!...” dediler.

Muhammed Aleyhisselam bu umumi hitaptan sonra, bütün Kureyş kabilelerinin ismini; “Ey Haşimoğulları! Ey Abdimenafoğulları! Ey Abdülmuttaliboğulları!..” şeklinde sayarak; “Ben size önümüzdeki şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teala bana; “En yakın akrabalarını ahiret azabı ile korkut.” emrini verdi. Sizi La ilahe illallah vahdehu la şerike leh (Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur) diyerek iman etmeye davet ediyorum. Bende O’nun kulu ve Resulüyüm. Eğer buna iman ederseniz Cennet’e gideceksiniz. Siz; “La ilahe illallah.” demedikçe, ben size ne dünyada bir fayda ne de ahirette bir nasip sağlayabilirim?” dedi. Dinleyen kabileler arasından Ebu Leheb; “Bizi buraya bunun için mi topladın?” diyerek, yerden aldığı taşı Muhammed Aleyhisselam’a attı. Diğerlerinden o anda böyle bir muhalefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Ebu Leheb’in gösterdiği inkar ve düşmanlık üzerine daha sonra; “Ebu Leheb’in elleri kurusun, Zaten kurudu...” diye başlayan “Tebbet” suresi nazil oldu.

Muhammed Aleyhisselam bütün insanlara ve cinne peygamber olarak gönderilip, insanları açıkça İslam’a davet etmesi emredildiği zaman, bütün insanlık âlemi dinî, ruhî, ictimaî ve siyasî bakımlardan yaygın bir karanlık, tam bir cahiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde bulunmakta idi. O zaman dünya üzerinde göze çarpan belli başlı devletlerden Bizans, İran, Mısır, Hindistan, İskenderiye, Mezopotamya, Çin ve benzerlerinde yaşayan insanlar inançsızlık veya batıl inançlar içinde çırpınıyordu. Bunlar ne yaptıklarını bilmeyen azgınlar haline gelmişti. Âlem öylece kararmış ve zulmet öyle kesifleşmişti ki, insanlar her şeyin yaratıcısı olan Allah’a iman ve ibadet etmek yerine kainatta cereyan eden hadiselere ve Allahü tealanın yarattığı eşyaya tapınıyorlardı. Yıldızlara, ateşe, elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara zavallı insanlık “İlah” diye secde ediyordu... İnsanlar sınıflara ayrılmış, kuvvetliler zayıfları korkunç bir tahakkümle eziyordu.

Dünya üzerinde siyasi, coğrafi ve ticari bakımdan mühim bir yer tutan Arabistan’da da durum diğer yerlerden farksızdı. O zaman Arabistan’da insanlar inanç bakımından bazı değişiklikler gösteriyordu. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyordu. Bir kısmı ise Allah’a ve ahiret gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allah’a inanıyor ahirete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da Allah’a şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin her birinin evinde bir put bulunurdu. Kâbe’ye de 360 put konulmuştu. Bütün bunlardan başka Hazreti İbrahim’in bildirdiği din üzere olan ve “Hanifler” denilen, kimseler de vardı. Bunlar Allahü tealaya inanır ve putlardan uzak dururlardı.

Cahiliye devri denilen bu zamanda Arabistan’da insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde bulunan bu kabileler, baskın ve yağmacılığı adeta kendileri için bir geçim vasıtası kabul etmişlerdi. Aralarında zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan’da siyasî bir nizam, sosyal bir düzen de yoktu. Yine bu devirde dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Arabistan’da da ahlaksızlık son haddine ulaşmıştı. İçki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlaksızlık namına ne varsa alabildiğine yaygınlaşmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyler ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor, kadın elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felaket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telakki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım!” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk ediyorlardı. Bu hareketlerinden dolayı da en ufak bir vicdan azabı duymuyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi.

“Abdestli olarak ölen, ölüm acısını çekmez. Çünkü abdest; İmanlı olmanın alameti, namazın anahtarı, bedenin günahlardan temizleyicisidir.” Hadis-i şerif

Korkunç bir cahiliye devri yaşayan Araplar arasında dikkate değer bir husus vardı. O da; edebiyatın, belagatin ve fesahatin çok yaygınlaşarak zirveye ulaşmış olmasıydı. Şaire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şair hem kendisi hem de kabilesi için itibar sağlardı. Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitabet yarışmaları açılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kâbe duvarına asılırdı. Cahiliye devrinde ki Kâbe duvarına asılan en meşhur şiirlere “Muallakat-ı Seb’a (yedi askı)” denilmiştir. Kur’an-ı Kerim ayetleri nazil olmaya başlayınca ondaki eşsiz belagati gören nice kimseler de bu sebeple Müslüman oldu.

Muhammed Aleyhisselam insanlara ebedi saadeti bildirmek, onları dalaletten hidayete kavuşturmak üzere peygamber olarak gönderildiği sırada cahiliye devri yaşayan Mekkeliler, kendilerinin iman etmeye davet edilmesi üzerine ilk önce çoğu lakayt (ilgisiz), kayıtsız davrandı. Sonra açıkça düşmanlık göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları önce alay etme tarzında olup, sonra hakaret şekline, daha sonra işkence safhasına girdi. Bunlardan sonra da ticari ve diğer bütün münasebetleri kesme ve şiddet gösterme devresi başladı.

Müşriklerden bilhassa beş kişi, sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’ı çok üzmekte ve alay etmekte idiler. Bunlar arasında, As bin Vail, Esved bin Muttalib, Esved bin Abdiye gûs ve Velid bin Mugire vardı. Bir defasında Peygamberimiz Kâbe’nin yanında oturmakta iken, Cebrail Aleyhisselam da gelmişti. Müşriklerden bu beş kişi önlerinden geçerken Cebrail Aleyhisselam, As bin Vail’in ayağının tabanına, Esved bin Muttalib’in gözüne, Esved bin Abdiye gûs’un başına, Velid’in inciğine, Haris’in karnına birer işaret koydu ve; “Ya Muhammed! Allahü teala bunların şerrinden seni halas eyledi. Yakında bunların her biri bir belaya mübtela olarak helak olacaklardır.” dedi. Bu beş müşrikten As bin Vail bir gün merkebe binmişti. Mekke’nin dışında bir yerde merkebinden inince ayağına diken battı. Dikenin battığı yer şişti, ne kadar ilaç yaptılarsa da çare bulamadılar. Nihayet ayağı deve boynu gibi şişip; “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü.” diye feryat ede ede öldü. Esved bin Muttalib Mekke’nin dışında bir ağaç altında otururken birden bire gözleri kör oldu. Cebrail Aleyhisselam da başını tutup altına oturduğu ağaca çarparak helak etti. Esved bin Abdiye gûs da Mekke’den çıkıp Bad-ı semum denilen yere gitmişti. Burada iken yüzü ve gövdesi simsiyah oldu. Evine gelip kapısını çalınca evindekiler onu tanıyamadılar ve içeri almadılar. Kahrından başını evinin kapısına vura vura öldü. Haris bin Kays da tuzlu balık yemişti. Öyle bir hararete tutuldu ki ne kadar su içtiyse kanmadı. Su içe içe çatlayıp öldü. Velid bin Mugire’nin ise baldırına bir okçu dükkanı önünde demir parçası battı. Baldırı yara olup, çok kan kaybetti ve; “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü.” diye feryat ederek öldü.

Müşriklerin zulüm ve baskıyı arttırması üzerine Muhammed Aleyhisselam Eshab-ı Kiram’an Erkam bin Ebü’l-Erkam’ın evini emniyetli bir yer olarak seçti. Dar bir sokak içinde, Safa tepesinin doğusunda bulunan bu ev giriş çıkış için ve gelip gidenleri kontrol etmeye elverişli bir yerdi. Peygamberimiz İslamiyeti burada anlatıyor ve Müslümanlar oraya toplanıyordu. Birçok Mekkeli bu evde Müslüman oldular. Bir merkez olarak seçilen bu eve “Darülislam” adı verilmişti.

İnsanları ebedî saadete kavuşturmak için ve rahmet olarak gönderilen Muhammed Aleyhisselam, Mekke’de cahiliye devri yaşamakta olan insanları açıkça İslam’a çağırdı. Hakiki kurtuluşun Allahü tealaya iman etmekte olduğunu, nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakta olacağını bildirince, nefislerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar karşı çıktılar. Bütün bu bozuk işlerine son verileceğini görerek Muhammed Aleyhisselam’ın bildirdiklerini inkar ettiler ve O’na düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi âciz ve fani insanların ayıplamalarından çekinerek iman etmediler. Nefislerine, şeytana ve kendileri gibi sapık insanlara aldanarak saadetten mahrum kaldılar.

İslam’ın yayılmasında çok büyük rol oynayan, bu sebeple Darülislam adını alan Erkam bin Ebü’l-Erkam hazretlerinin Kâbe-i şerif yakınlarında Safa tepesindeki evi uzun müddet mescid olarak kullanılmış, 1955'deki genişletme sırasında Mescid-i Haram’a dahil edilmiştir.
Başlık Resmiİslam’ın yayılmasında çok büyük rol oynayan, bu sebeple Darülislam adını alan Erkam bin Ebü’l-Erkam hazretlerinin Kâbe-i şerif yakınlarında Safa tepesindeki evi uzun müddet mescid olarak kullanılmış, 1955'deki genişletme sırasında Mescid-i Haram’a dahil edilmiştir.


Muhammed Aleyhisselam’ın bildirdiklerine iman etmeyen ve O’na düşmanlık gösteren müşrikler, önce alay etmeye başladılar. Bir araya toplanıp O’na kahin, mecnun, şair, deli, sihirbaz diyelim şeklinde karar almak istediler. Bunların hiçbirinin Muhammed Aleyhisselam’da bulunmadığını yine kendileri itiraf ediyorlar ve O’na bir şeyler söylemek için toplandıklarında müşriklerden Velid bin Mugire şöyle diyordu: “Hayır o kahin değildir. Biz, kahinleri gördük. O’nun okuduğu ne kahin fısıltısıdır, ne de uydurma şeylerdir. Kahinler doğru da, yalan da söyler. Biz Muhammed’de hiç bir yalan görmedik. O mecnun, deli de değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, onda böyle bir hal yoktur. O şair de değildir. Biz şiirin her çeşidini iyi biliriz. O’nun okudukları bunlardan hiç birine benzemez. O, sihirbaz da değildir! Biz sihirbazları gördük. O’nun okudukları sihirbazların okuyup üfürmelerine ve düğümleyip bağlamalarına hiç benzemiyor.”

Fakat bütün bunlara rağmen müşriklerin ileri gelenleri çeşitli hilelerle ve zulümle insanların iman etmesine mani oluyorlardı. Mekke halkını, Muhammed Aleyhisselam’ın okuduğu ayet-i kerimeleri dinlemekten men ederlerdi. Kendileri ise geceleri gizlice Muhammed Aleyhisselam’ın bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden habersiz olarak gece Kur’an-ı Kerim’i dinlemeye geldiklerini gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar, bir daha böyle yapmayalım derlerdi. Ancak ertesi gece gene birbirinden habersiz gidip bir köşeye saklanarak yine dinlerlerdi. Sabah olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak üzere yemin ederek ayrılırlar, fakat bundan kendilerini alıkoyamazlardı. Ancak nefislerine uyup, üstünlük taslayarak ve diğer müşriklerin kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha birçok boş düşüncelere kapılarak iman etmediler. Üstelik başkalarına da mani oldular. Sokaklarda, “Muhammed sihirbaz.” diye bağırdılar.

İslam nurunun günden güne yayılması üzerine iyice azgınlaşan müşrikler, artık alay etmekten de öteye, Müslümanlara işkence yapmaya başladılar. Muhammed Aleyhisselam’ın kapısının önüne pislik dökmeye, kapısına kan sürmeye, geçeceği yollara diken döşemeye başladılar. Mekke’ye dışardan gelenlere İslam’ı anlatırken, peşinde dolaşıp yalan söylüyor, inanmayın diyerek taşkınlık gösterirlerdi. İlk Müslüman olanlardan önce zayıf ve kimsesiz olanlara, sonra da hepsine ağır işkenceler yapmaya başladılar. Bütün bunlarla da insanların iman etmelerine engel olamadıklarını bilakis İslam’ın günden güne yayıldığını gören müşrikler her yola başvurdular. Menfaatleri sebebiyle putlara tapan ve İslamiyetin, zulümlerine, haksızlık ve ahlaksızlıklarına kesinlikle son vereceğini gören, müşrikler, buna mani olmak için ilk defa başvurdukları şeylerin neticesiz kaldığını gördüler. İleri gelenleri toplanıp Peygamberimizin amcası Ebu Talib’e giderek; “Ey Ebu Talib! Biz senden kardeşinin oğlunu susturmanı, O’na engel olmanı istiyoruz. Ya onu bildirdiği şeylerden vazgeçirirsin veya iki taraftan birisi yok oluncaya kadar onunla da seninle de çarpışırız... Bundan vazgeçsin ne isterse vereceğiz...” dediler. Ebu Talib, müşriklerin söylediklerini Muhammed Aleyhisselam’a nakletti. Bunun üzerine Muhammed Aleyhisselam; “Ey amca! Şunu bil ki, Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler (her ne vaad ederlerse etsinler) ben asla bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten, bildirmekten vazgeçmem. Ya Allahü teala bu dini bütün cihana yayar, vazifem biter veya bu yolda canımı feda ederim.” dedi. Bu sözleri dinleyen Ebu Talib, Peygamberimiz’in boynuna sarılarak; “İşine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla her hangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim...” dedi.

Ebu Talib’in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını anlayan müşrikler, bundan da bir netice alamadıklarını görerek bizzat Muhammed Aleyhisselam’ı çağırıp şöyle dediler: “Eğer sen mal toplamak istiyorsan sana istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak istiyorsan seni kendimize hükümdar yapalım. Daha her ne istiyorsan yapalım, verelim. Yeter ki bu davandan vazgeç.” dediler. Peygamberimiz müşriklere şöyle cevap verdi: “Sizin söylediğiniz, şeylerin hiç birisi bende yoktur. Ben, size mallarınızı istemek, içinizde şeref ve şan kazanmak, üzerinize hükümdar olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni, size peygamber olarak gönderdi. Bana bir kitap da indirdi. İman ederseniz Cennet le müjdeleyici, isyanınızdan dolayı da azapla korkutucu olmamı Allah bana emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim. Size öğüt de verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyi alır kabul ederseniz o, dünyada ve ahirette nasibiniz ve saadetiniz olur. Onu reddederseniz Yüce Allah aramızda hükmü verinceye kadar tebliğ etmek, sabretmek ve buna katlanmak benim vazifemdir.”

İnkarlarında ısrar eden müşrikler bu teşebbüslerinden de netice alamayınca işi zulüm ve işkence safhasına döktüler. Muhammed Aleyhisselam’a kastetmeye karar verdiler. Başları Ebu Cehl şöyle demişti: “Yarın kaldırabileceğim kadar kocaman bir taşı alıp, O secdeye kapandığı zaman başının üzerine bırakacağım.” Diğer müşrikler de “Sen istediğini yap, seni destekleyeceğiz.” demişlerdi. Ertesi günü beklediler ve Muhammed Aleyhisselam Kâbe’ye gelerek namaza durup secdeye kapandığı sırada Ebu Cehl kocaman bir taşı alıp yanına yaklaştı. Daha yaklaşır yaklaşmaz, büyük bir korkuyla perişan bir halde geri kaçtı. Elleri taşı tutamaz oldu ve taş elinden yere düştü. Bu hali gören ve merakla seyreden müşrikler ne oldu sana dediklerinde Ebu Cehl; “Bir benzerini görmediğim zaptedilmez bir arslan beni parçalamak üzere üstüme yürüdü.” dedi. Ebu Cehl bir kaç kere böyle yapmak istemişse de aynı durumla karşılaşmıştır.

Bu ve buna benzer mucizeleri görenlerden bir kısmı iman ediyor, bir kısmı ise düşmanlıkta ısrar ediyorlardı. Bundan başka müşriklerin Muhammed Aleyhisselam’a saldırdıkları ve bazen da mübarek yüzünü, başını yaraladıkları oluyordu. Diğer taraftan Müslüman olanlara yaptıkları işkenceler görülmemiş bir vahşet halini almıştı. Yapılan işkencelere dayanamayarak şehit olan ilk Müslüman Yasir ve Ebu Cehl tarafından karnına mızrak saplanarak şehit edilen, Yasir’in hanımı Sümeyye Hatun’dur.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Yayın Tarihi |
İlgili Yazılar
Rehber İnsanlar