Bir haber dolaşıyor ortalıkta. Şayia mı demek lazım. MİT Müsteşarı Hakan Fidan Tokyo Büyükelçiliğine atanacakmış, MİT'in başına başka biri gelecekmiş.
Başka biri için de iki rivayet var.
İlki danışmanlardan biri atanacak. İkincisi herkesi çok şaşırtacak bir isim.. Neden çok şaşıracakmışız? Muhtemel ikinci ismin Ergenekon davalarında adı geçmiş, gündeme gelmiş de ondan çok şaşıracakmışız.
Eğer bu söylentilerin doğruluk payı varsa dışarıda, içeride politika değişikliğine gideceğimiz anlamına da gelir ve bana göre iyi bir haber sayılır. Orta vadede gerilimin azalma ihtimali bile var.
Makas değiştireceğiz demektir.
Bu işlerin bu kadar uzağında biri olmama rağmen son yıllarda hep istihbarat üzerinden yanıltıldığımızı, yanlış yönlendirildiğimizi düşünüyordum.
Bu yanıltmanın ihanetle olması şart değil. Başa sadık bir adam oturtarak eğer varsa bir ihanetten kurtulmak da mümkün değil.
Elin oğlu bu işleri çapraz denetimle, çok yönlü ve birbirinden bağımsız kurumların istihbaratı ile aşıyor. Bizim böyle bir imkânımız yok. Tek kaynağımız var. Askerî istihbarat vardı devre dışı kaldı. Polis istihbarat vardı, 17/25 Aralık'tan sonra fiilen tasfiye edildi. Tek güvencemiz sadakat. Meşru bir organizasyonda sadakate ve ihanete yer yoktur. Suç olur, ceza olur, ihmal olur, yersizlik olur, kusur olur, bütün bunları açığa çıkaracak mekanizmalar olur ve her birinin ayrı ayrı karşılığı olur. Bedeli ödetilir.
Anlayamadığım ikinci kavram sorumluluk almış insanlar için, "o millîdir" veya değildir denilmesi.. Bu sefer örnek ülkeleri sıralamayacağım. Siz gözünüzü birkaç dakikalığına kapatıp düşünün bakalım.. O millîdir, değildir tartışması hangi ülkelerde var ve bu ülkelerin ortak özelliği ne? Ama ille de bir şey söylenecekse şu millî değildir denilen adama değil, diyene şüpheyle bakarım. Tekniği bu.. Yoksa bu yapıda millî olmak başlı başına anlamsız.
...
Son aylarda basiretim bağlanmış olacak ki, sosyal medyada yazılıp çizilenlere takılıp kahroluyordum. Sebebi şuydu: Bu insanların akıl yürütme ve muhakeme tarzlarına, üsluplarına akıl erdiremiyordum. Daha açığını söyleyeyim. Sanki her biri aklı devre dışı bırakan haplardan bir iki tane atıp öyle klavye başına oturuyor, başka açıklaması olamaz zannediyordum.
Sonra bunun merkezi olduğuna, bugün böyle, yarın şartların değişmesi hâlinde, bağlı oldukları kabloyu şu prizden çekip bu prize taktıkları zaman, bugün söylediklerinin tersini söyleyip yazmalarının da mümkün olduğunu farkettim. Onları tek tek ele alıp toplumun sesi, nabzı gibi düşünmek.. Bir insan nasıl böyle yapabilir, nasıl hesap etmez, nasıl akıl yürütmez, nasıl endişe etmez, nasıl üzülmez, acaba demez, tersinden bakmaz diyerek hayıflanmanın anlamı yok. Mecaz olarak söylüyorum: Robota hayıflanmak gibi. Fişi çekersin durur, takarsın çalışır. Yazılımını değiştirirsin başka şey çalar. Anlayacağınız karamsarlıktan kurtuldum.

