Bruno Etienne, Ortadoğu uzmanlarından biri kabul ediliyor. Fransa''da Aix-en-Provence Üniversitesi''nde Siyasi ve Kültürel Antropoloji dersi veren Etienne''in İslam, siyaset bilimi ve Ortadoğu konularında pek çok eseri var. Etienne aynı zamanda Fransa eski cumhurbaşkanı François Mitterrand''ın İslami azınlıklar danışmanıydı. Etienne''in Fransa''da yayımlanan ve 11 Eylül''ü kıyamet hissiyatı ve fikriyatı temelinde tarihi ve "etno-psikiyatrik" bir bakış açısıyla açıklayan kitabı büyük yankı uyandırdı.
Zeynep Arıkanlı, 11 Eylül''ün yıldönümünde kendisiyle bir mülakat yapmıştı. Bu mülakattan bazı paraglar o tarihte gazetelerde yer buldu. "Osmanlı''nın köleleri bile bugünkü bireylerden daha özgürdü" şeklindeki açıklaması başlık olmuştu. Paris, varoşlar, ne olacak Avrupa''nın hali, konularını karıştırırken Bruno Etienne''in, bu mülakatına rastladım. İlginç bulduğum tespitlerini size aktarmak istiyorum: * Çok açık bir kopuş yaşanıyor. Geleceğe yönelik hiçbir geçerli çözüm, alternatif önerisi yok. Hem laik hem de İslamcı proje İslam ve Arap dünyasında başarısızlığa uğradı. Türkler, Gülhane Hattı Hümayunu''ndan beri yani 150 yıldır bunu deniyor ama başarılı olamadılar. Ne zaman ki Türkler, "aşkın bir meşruiyet yoktur" dediler, her şeyin sonu geldi. Bunun anlamı "İncil ya da Kuran artık seçenek değildir" demek. Bu, ardından neler olup bittiğini anlamama sorununu getirir. Osmanlı İmparatorluğu''nun nasıl paylaşıldığını, bu paylaşımın Osmanlı İmparatorluğu içinde hangi dinamiklere, değişimlere denk düştüğünü bilmeden, mesela bugünkü Filistin''i anlayamazsınız. -Sözünü ettiğiniz kopuşun Türkiye''nin bugün yaşadığı kimlik sorunlarının da temelinde yattığını mı düşünüyorsunuz?
* Evet. Türkiye şimdi bunun bedelini ödüyor. Bir anda bir halkın dilini, kültürünü, ideolojisini değiştirmek korkunç bir kopuş. Bu kopuş, içinde yaşanılan tarihsel süreci anlamaktan da yoksun bırakıyor. Aynı dönemde yıkılan üç imparatorluk: Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu. İşte bugün bu imparatorlukların tasfiye ediliş biçimlerinin bedeli ödeniyor. O günlerden daha vahimini günümüzde yaşıyoruz.
Vahim bir örnek daha var önümüzde. Kültür ve dini buldozerle ezmeye çalışan yetmiş yıllık Sovyet totalitarizmden geriye ne kaldı bugün? Milliyetçilik ve din. İşte siyasi antropolojinin üzerinde durduğu, temel soru bu... *Ulus-devletin artık karşılayamadığı kimlik taleplerini doldurmak gibi bir işlev yüklenebilmeleri dışında, evet. Seküler ya da laik büyük ütopyalar inandırıcılıklarını yitirdiler. Komünizmin yıkılması da "ütopik devlet" perspektifini yok etti. Bu konuda "siyaseten doğru" sayılamayacak bir fikrim var: Tektanrılı dinler, kimlik taleplerini siyasi partilerden çok daha iyi karşılayabilir. Yani asıl meselemiz din değil, kimlik. Neden etnopsikiyatriden söz ediyorum? Çünkü bir kimliğin içe kapalılığının sebeb olduğu güvensizlik var.
* Fransa ya da Türkiye''de, bir cumhuriyet rejiminde, aralarında herhangi bir ayırım gözetilmeksizin yaşayıp giden vatandaşlar var. Yıllarca buna inanıldı ama yok böyle bir şey. O zaman metafizik sıkıntı geri geliyor. Birtakım soru işaretlerinin cevabı olmadığı bilindiğinde, giderek kendi içine kapanan ve belli oranda bir güvenlik hissi veren "kardeşlik" (fraternite), dayanışma grupları oluşturulmaya çalışılıyor. Burada bireylerin korunması kaygısı söz konusudur. Buna bağlı olarak ortaya çıkan bir başka sebeb, öznenin özerklik kazanmasını amaçlayan "bireyselleşme"dir (individuation). Oysa günümüzde kapitalist üretim biçimi bunu "bireyselciliğe" (individualisme) dönüştürdü. Ama bu bir manipülasyon aslında. Biraz ileri giderek söylersem, Osmanlı İmparatorluğu''ndaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler. Bununla köleciliği savunduğum sonucu çıkarılmasın. Kuzey Afrika, Güney Afrikalı köleleri azat ettiğinde ne oldu? Bu insanlar Boston''da işçi oldular. Bugün muazzam bir özgürlük illüzyonu içinde yaşıyoruz kısacası. * İnsanlar etkiye tepki verdikleri, kışkırtılmaya cevap verebildikleri sürece umut olacaktır bence. İki konunun altını çizmek isterim. Birincisi, değişimin alacağı umulan yön konusunda siyaset adamları ve sosyologlar yanılıyor. Temel hata köklü sorunlara geçici, tamamen günübirlik ekonomik ve siyasi programlar üreterek çözüm bulacaklarını sanmaları. Hayır, böyle yürümüyor bu işler. İkincisi, dünya kapitalizminin gelişim yönüne bakarsanız, Amerika ve Avrupa''nın geleceğinin garanti altında olmadığını görürsünüz. Gelecek "dışarıda", başka coğrafyalarda biçimleniyor.
* Saldırganlık hep vardı. 18. ve 19. yüzyıl Avrupası çok daha vahşi ve saldırgandı. Değişen, teorik olarak saldırılanların bir kısmının saldırganların değerlerini içselleştirmesi. Çin''e bakın. Kapitalist olması kaçınılmaz. Avrupa''dakine benzer bir şiddet Çin''de de var olageldi, Japonya''da da. Güçlendikçe daha da artıracaklar şiddetin dozunu. Yaşlı Avrupa''ysa giderek daha az saldırgan oluyor aslında, çünkü felsefi olarak kendi saldırganlık çağını tamamladı ve onun saldırganlık çağıyla diğerlerininki eşzamanlı değil. İnsanlık henüz bitmedi, bu dünyayı döndürebilir daha. Ama iddia etmek istediği gibi ebedî, sonsuz değil. Avrupa kendini üretmiyor, doğum oranı her yıl düşüyor. Bu bir intihar.
-Hem bu saldırıyı düzenleyenler, hem de Amerikalılar açısından bir "Öteki" nefretinden söz edilebilir mi? * Amerikalılar, Müslümanlara karşı herhangi bir nefret beslemiyorlar. Tamam, şimdilerde teröre karşı aşırı bir hassasiyet var ama nefret söz konusu değil. Birinden nefret etmek için onun kim olduğunu bilmeniz gerekir ki bu, Amerikalılar için geçerli değil.. Amerikalıların yaptığı şey, dünyanın geri kalanını aşağılamak, çünkü tanımıyorlar, bilmiyorlar. Karar alıcılardan, CIA''den, gizli haberalma servislerinden söz ettiğimizde New Yorklulardan ya da Amerikalılardan söz etmiyoruz. Buraya festival için gelen ve Aix-en-Provence''ı Münih''e komşu sanan Amerikalılar biliyorum, öyle söyleyeyim. Dolayısıyla bence bir nefretten çok, diğerleri hakkında bir cahillik söz konusu.

