Hallâc-ı Mansur hazretleri, 400 kişi ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada ona gelerek hallerini arz ettiler. Hemen elini arkaya uzatıp, 400 kişinin her birine bir kelle ile iki pide verdi.
***
Bir gün bir sevdiği, Hallâc-ı Mansur hazretlerine gelerek;
“Sabretmenin alâmeti nedir efendim?” diye sordu.
Büyük velî;
“Bir kimsenin elini ayağını kesip bir köprüde asarlar, hattâ türlü türlü eziyet ederler de, o kimse bütün bunlara sabredip hiç âh-u vâh etmezse, işte sabrın alâmeti budur” buyurdu.
‘Bir kimse’ dediği, bizzat kendisiydi.
Nitekim bu sözünün üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki, elini ayağını kesip bir köprü başında astılar kendisini.
Bir gün de birine;
"Ne iş yapıyorsun?" diye sordu.
O kimse de;
"Hamdolsun huzûr ve âfiyetteyim. Dünyâyı terk ederek bir köşeye çekildim, cenâb-ı Hakk'ın zikriyle meşgul oluyorum” dedi.
Büyük velî;
“Huzûr ve âfiyet bu değildir” buyurdu.
Adam şaşırdı:
“Ya nedir efendim?” diye sordu.
Cevâben;
“Huzûr ve âfiyet, nefsin itmînâna kavuşmasıdır. Nefsini tam îmâna getir de, ister bir köşede otur ibâdet yap, istersen insanların arasında bulun” buyurdu.

