İran için artık hiçbir şey eskisi gibi değil. 28 Şubat’taki o şiddetli saldırıda Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesiyle, sadece bir lider değil, bir devir kapandı. Şimdi herkesin dilindeki o yakıcı soru şu: Rehber öldü, peki ya rejim?
İran’daki tabloyu sadece bir "lider değişimi" parantezine sıkıştırmak, bölgenin tarihsel derinliğini okuyamamak demektir. Bugün karşımızdaki gerçeklik, bir şahsın ölümü değil; 1979’dan bu yana tahkim edilen iktidar mimarisinin en büyük yapısal testidir. Adına "Velayet-i Fakih" dedikleri o omurga, teolojik referanslarla zırhlanmış, rejimin bekasını her türlü toplumsal dinamiğin üstünde konumlandıran katı bir koruma kalkanıdır.
Daha net bir tanımla; bu yapı, halkın beklentilerini kutsal sabır parantezine alarak sönümlendiren, arka planda ise devletin tüm sinir uçlarını tek bir merkezde toplayan asimetrik bir tahakküm modelidir.
Bu nedenle “lider gitti, rejim bitti” denilemez.
Okuyucumuz şu gerçeği net anlamalı: İran’da Cumhurbaşkanlığı bir vitrin, parlamento ise sistemin meşruiyet arayışındaki bir dekordur. Asıl güç merkezi; demokratik denetime tabi olmayan, devletin tüm sinir uçlarına nüfuz etmiş Rehberlik makamının kontrolündeki o asimetrik ağdır. Bu yapı öyle kurgulanmıştır ki; yargı erki Rehber’in iradesiyle şekillenir, silahlı kuvvetlerin komuta kademesi doğrudan ona bağlıdır ve istihbarat havuzunun anahtarı bizzat onun elindedir.
Hamaney’in ölümüyle binanın sahibi değişir ama binanın kolonları yerinde kalır.
Rejimin iki kolonu
Bu kolonları ayakta tutan iki temel güç merkezi var. O kolonları iyi tanımak lazım:
Birinci kolon; sistemin manevi zırhı: İran’daki siyasi akıl, toplumsal dinamikleri dışsal tehdit algısı ve doktrinel bağlılık ekseninde konsolide eder. Bu yapı, kitlesel beklentileri manevi yükümlülük parantezine alarak sönümlendiren asimetrik bir kontrol mekanizmasıdır. Hamaney’in ölümü bu makamı ortadan kaldırmaz; sistem, kurumsal süreklilik adına bu alanı yeni bir figürle hızla tahkim edecektir.
İkinci kolon; Devrim Muhafızları’nın hegemonyası: Bu yapı sadece bir ordu değil; enerji koridorlarını ve stratejik sanayi kollarını elinde tutan devasa bir şebekedir. Hamaney sonrası süreçte onların önceliği ideolojik yas tutmak değildir; onlar, ellerinde tuttukları o devasa rantı ve nüfuz alanını koruma derdindedir. Binanın kolonlarını savunurken aslında kendi çıkar düzenlerini savunmaktadırlar.
Eğer Devrim Muhafızları iç bütünlüğünü korursa rejim çökmeyecektir. Ancak güvenlik bloku içinde bir çatlak oluşursa, sistem ilk kez gerçek bir kırılganlık yaşayabilir.
Çöküş mü, zorlanmış bir evrim mi?
Washington açısından, 92 milyonluk nükleer eşik ülkesinin tam çöküşü; Irak ve Suriye’den daha büyük bir jeopolitik deprem demektir. Enerji hatları, Hürmüz Boğazı, Rusya ve Çin dengesi… Hiçbiri kontrolsüz kaosu kaldıramaz. Bu nedenle rasyonel senaryo, rejimin yok edilmesi değil; felç edilerek dönüştürülmesidir.
Şu an geçici sivil idare mekanizmalarının devreye girmesi, sistemin refleks verdiğini gösteriyor.
Muhtemel tablo şu olabilir; Yeni bir Rehber seçilir; ancak yetkileri fiilen sınırlandırılır. Cumhurbaşkanlığı ve sivil bürokrasi güçlendirilir. Devrim Muhafızları ekonomik ağırlığını korurken ideolojik sertliğini törpüler.
Velayet-i Fakih bir gecede kaldırılmaz; fakat yetki alanı daralır, anlamı esner ve zamanla sembolikleşebilir. Bu bir devrim değil, zorlanmış bir evrim olur.
Peki savaşın yönü?
Analistlere göre önümüzde iki ihtimal var:
Ya sert bir tırmanış bölgesel savaşa evrilecek ya da kontrollü bir güç gösterisinin ardından dosya müzakere masasına taşınacak.
Ancak bir gerçeği not etmek gerekir: Dış bombardıman ideolojiyi zayıflatmaz; çoğu zaman sertleştirir. İran toplumunda milliyetçi refleks yükselirse, rejim paradoksal biçimde güç bile kazanabilir.
Bugün asıl soru şu: Güç mimarisi dağılacak mı, yoksa yeniden mi dizilecek?
Yeni Rehber hızla seçilir ve güvenlik aygıtı hizalanırsa sistem devam eder. Fakat elitler arası bir iktidar mücadelesi başlarsa, İran ilk kez ideolojik değil; kurumsal bir kriz yaşar.
Orta Doğu’nun istikbali, şu an Tahran’daki kapalı kapılar ardında yazılıyor; atılan her imza, yalnızca İran’ın değil Körfez’in, İsrail’in ve NATO’nun güvenlik mimarisini yeniden şekillendirecek bir jeopolitik kırılmanın habercisi.

