Bazen bir ülkenin asıl meselesi, en küçük görünen hadisenin içinden sızar...
Bir ilahi gündeme gelir, çocuk ve gençler dinler. Sonra ramazan ayında, şehirlerin havası değişir. Okullarda çocukların kalbinde bir ayın hatırasını diri tutmaya dair bir hassasiyet konuşulur. Tam da bu noktada Millî Eğitim Bakanlığı ramazan ayına ilişkin bir genelge yayımladı. Okullarda bu ayın manevi atmosferine uygun etkinlikler yapılmasını tavsiye etti. Bunun üzerine, milletin inancını kamusal görünürlükten uzak tutmayı laikliğin asli şartı zanneden seküler jakoben refleks yeniden sahne aldı ve bir laiklik bildirgesi yayımladı.
Tartışma buradan başladı.
Fakat mesele burada değil.
Bir devletin, toplumunun inanç dünyasına duyarlılık göstermesini rejim tehdidi olarak görmek, hukuki bir kaygıdan çok daha derin bir zihniyet problemine işaret eder. Çünkü burada asıl korku, din değil; milletin kendi ruhuna dönme ihtimalidir.
Sorun iki asır öncesinde değil; bugün hâlâ kendini güncellemiş bir kültürel öz güven üretememiş olmamızda. Devlet yönetim yapımız değişti, güç dengeleri değişti, Türkiye büyüdü. Ama bazı çevrelerin zihni hâlâ milletin inancını kamusal alanda tehdit olarak okuyor. Laiklik bildirgesi tam da bu çağ dışı refleksin bugünkü adıdır.
Mesele şudur;
Kendi medeniyetinden çıkıp başka bir medeniyete angaje olan milletlerin akıbeti ne olur?
Bir millet kendi irfanını, sanatını, mimarisini, dilini ve ahlâkını değersizleştirip başka bir medeniyetin kalıbına sığmaya çalıştığında güçlü bir sentez üretmez. Sadece taklit üretir.
Ortaya sahici bir kimlik değil; dış görünüşü değişmiş ama iç bütünlüğünü kaybetmiş bir yapı çıkar. Kurumlar modern görünebilir, kavramlar ithal edilebilir, vitrin çağdaş olabilir. Fakat kendi kökleriyle bağ kuramayan bir modernlik, öz güven üretmez. O zaman mesele ilerlemek değil; kendine yabancılaşmaktır.
Bugün hâlâ kendi mabedine, kendi mûsikisine, kendi kelimesine mesafeli duran bir aydın tipi varsa, bunun adı ilerleme değil; köksüzlüktür.
Bu kubbeler, bu kemerler, bu gölgeler ve ışıklar altında yoğrulmuş bir medeniyetin çocuklarıyız biz... Bu kadim mimari sadece taş değildir; bir dünya tasavvurudur. Bu şehirler sadece beton değildir; bir ruh disiplinidir. Bu topraklar sadece coğrafya değildir; hafızadır.
Peki...
Bu hafızayı kamusal alandan kovarak mı Cumhuriyet güçlenecek?
Hayır.
Cumhuriyet, bin yıllık devlet geleneğine sahip Türk milletinin ortak iradesinin bugünkü tezahürüdür. Gücünü toplumdan alır, meşruiyetini de yine milletten. Bu bağı zayıflatacak her yaklaşım Cumhuriyet’in ruhuna da zarar verir. Laiklik ise devletin tüm inançlara eşit mesafede durma ilkesidir; toplumun inanç dünyasını kamusal hayattan dışlama anlayışı değildir.
Laiklik bildirgesi yayımlayanlara şu soruyu sormak gerekir;
Devlet ramazanı hatırlattı diye mi tehlike başladı?
Yoksa sizin alışık olduğunuz kültürel mesafe mi daralıyor?
Asıl mesele kültürel egemenliktir.
Medeniyetler sadece sınırları değil, anlam dünyalarını da şekillendirir. Diller, kavramlar ve değerler bu sürecin taşıyıcılarıdır.
Bir toplum kendi kavram setini geri plana ittiğinde, düşünme biçimi de dönüşür. Bu dönüşüm çoğu zaman görünmezdir; fakat etkisi derindir.
Kendi toplumuna mesafeli bir aydın anlayışıyla, sorgulamadan taklit eden bir zihniyet yan yana geldiğinde, bir ülkenin kültürel temellerinin zayıflaması şaşırtıcı değildir.
Bugün ilericilik kavramı çoğu zaman tarihî ve millî birikimi geri kalmışlıkla eşitleyen bir anlayışla kullanılıyor. Oysa modernleşme, geçmişi silmek değil; onu dönüştürerek güçlendirmektir.
Dış referansları sorgusuzca merkeze alan bir yaklaşım, zamanla kendi kültürel zeminini tartışmalı hâle getiriyor. Ve bu yaklaşım kendini Cumhuriyet’in doğal sözcüsü olarak konumlandırdığında, ortak değerler dar bir çerçeveye sıkışıyor.
Oysa Cumhuriyet’in ihtiyacı köksüzlük değil; şahsiyettir.
Şahsiyet ise başkasına benzemekle değil, kendin olarak dünyaya açılmakla olur.
Büyüklerim "Sen uyanırsan dünya da uyanır" demişti. Bu söz hamaset değildir. Bu bir medeniyet iddiasıdır.
Küresel düzende herkes kendi değerleri üzerinden pozisyon alırken, bizim kendi kültürel referanslarımızı savunma konusunda çekingen davranmamız sağlıklı değildir. Öz güven üretmeyen bir dil, rekabet gücü de üretemez.
Ramazan genelgesi bu yüzden semboliktir.
O genelge bir hatırlatmadır: Bu toplumun bir hafızası var.
Laiklik bildirgesi ise başka bir hatırlatmadır:
Bu hafızadan rahatsız olan bir damar hâlâ diri!..
Ama artık şu gerçeği kabul etmek zorundayız.
Türkiye, tek kanatla uçamaz. Ne sadece seküler mühendislikle ne sadece duygusal muhafazakârlıkla yol alınır. Denge gerekir. Fakat denge, kendi özünü inkâr ederek kurulmaz.
Bin yıllık devlet tecrübesine sahip bir millet, kendi birikimini değersizleştirip karşılığında ne kazandı? Batı’nın tekniğini almak başka, onun değer krizlerini taşımak başka şeydir.
Modernleşmeyi taklitçilikle karıştırırsak ilerlemeyiz; sadece kendimize yabancılaşırız.
Cumhuriyet ile millet arasında yapay karşıtlıklar üretmek kimseye güç kazandırmaz.
Laikliği toplumdan korkan bir refleks hâline getirmek de bu ülkeye istikrar getirmez.
Türkiye artık kendi kavramlarından çekinen değil, medeniyet öz güveniyle konuşan bir ülke olma istikametinde kararlıdır. Zira büyük iddia, köklerini yük değil dayanak kılabilenlere yakışır.

