Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Huckabee’nin açıklamala...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Geçtiğimiz günlerde dijital medyanın en etkili figürlerinden Tucker Carlson’ın karşısına çıkan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’yi izlerken, sadece bir diplomatı değil; bir süper gücün dış politika hafızasının nasıl bir teopolitik körlüğe teslim olduğunu seyrettik! Carlson sordu, Huckabee cevapladı; ancak verilen cevaplar diplomatik birer argüman değil, Orta Doğu’nun bölgenin kırılgan jeopolitiğini daha da sarsacak bir mahiyetteydi.

Huckabee bir ara öyle bir cümle kurdu ki, öyle bir cümle kurdu ki, bunun diplomatik teamüller bakımından tartışma doğurması kaçınılmazdı:

"İsrail ordusu, Amerikan ordusundan daha ahlaklıdır."

Bir düşünün; kendi devletinizin resmî temsilcisisiniz, ama kendi ordunuzu, kendi evlatlarınızın görev yaptığı o yapıyı bir başka ülkenin ordusunun altına hiyerarşik olarak yerleştiriyorsunuz. Bu sadece bir gaf değil; bu, bir devletin kendi onurunu ve otonomisini elleriyle teslim etmesidir.

Modern devlet teorisinde ordu, egemenliğin en somut tezahürüdür. Eğer bir büyükelçi kendi ordusunu daha az ahlâklı ilan ediyorsa, o noktada diplomatik temsil yeteneği bitmiş, ideolojik bir sözcülük başlamıştır. Amerikan "Önce Amerika" doktrininin en büyük müttefiki olan Huckabee’nin bu sözleri, aslında müttefikliğin değil, bir vazgeçişin ilanı.

Carlson’ın mülakat boyunca ısrarla sorduğu o meşhur soru, aslında Amerikan dış politikasının kalbindeki uru işaret ediyordu:

"Birincil sadakatin Washington’a mı, yoksa Kudüs’e mi?"

Huckabee’nin "İsrail’in çıkarları ile ABD’nin çıkarları her zaman örtüşür" şeklindeki cevabı, jeopolitik bir gerçeklikten ziyade, siyasal bir bağlılık beyanıydı. Ancak biz biliyoruz ki; hiçbir devletin çıkarı bir başka devletle sonsuza kadar ve her alanda örtüşmez.

Türkiye’nin defaatle vurguladığı “Stratejik Otonomi” kavramı tam da bu noktada anlam kazanıyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin kendi millî çıkarlarına dayalı, esnek ve çok boyutlu bir dış politika izlemesini ifade eder. Yeni çok kutuplu dünya düzeninde denge kurucu bir aktör olma iddiası da buradan beslenir. Zira bir devlet, müttefiklik ilişkileri içinde kendi önceliklerini tayin edemediği an stratejik özneliğini kaybeder; karar alan değil, kararların yön verdiği bir konuma savrulur. Türkiye’nin daha adil bir dünya vizyonu ise tam da bu özneliği koruma iradesinin siyasal ifadesidir.

Röportajda geçen vadedilmiş topraklar ve Huckabee’nin "Nil’den Fırat’a" uzanan sınır hayallerine dinî referanslarla yeşil ışık yakması, bölgemiz için sadece bir retorik meselesi değildir. Bu söylem, Sykes-Picot sonrası oluşan ve zaten kırılgan olan bölgesel statükonun tabutuna çakılmak istenen son çividir.

Türkiye açısından bu durumun meali şudur: Sınırların kutsal metinlerle, kehanetlerle veya ideolojik haritalarla çizilmeye çalışıldığı bir iklimde, diplomasi bitmiş demektir. Türkiye için egemenlik ve sınır güvenliği, retorik değil; uluslararası hukuk ve sahadaki caydırıcı varlıkla tahkim edilen bir gerçektir. Fırat’ın doğusunda PKK/YPG üzerinden yürütülen ve “garnizon devlet” kurma hedefi güden projelerin, Huckabee’nin işaret ettiği genişleme tahayyülleriyle örtüştüğü gerçeği göz ardı edilemez. Nitekim Fırat hattında terör üzerinden inşa edilmek istenen düzenin sürdürülebilir olmadığı sahada ortaya çıkmıştır. Türkiye, bu coğrafyada PKK’nın kalıcı bir jeopolitik unsur hâline getirilmesine izin vermemiş; millî güvenliğini tehdit eden hiçbir fiilî yapılanmayı meşrulaştırmamıştır. Bu bir güvenlik meselesidir ve Türkiye, bu tür teopolitik yayılmacılığa karşı sahadaki en büyük barajdır.

Huckabee’nin 14 yaşındaki çocukları "terör öznesi" olarak nitelendirip ölümlerini rasyonalize etmesi, küresel vicdanın bittiği yerdir. Bir diplomasi dili, çocuk ölümlerini askerî bir gereklilik ambalajıyla sunduğu an, o dil artık dünyaya barış vadedemez. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Dünya Beşten Büyüktür çıkışıyla somutlaşan adalet arayışı, tam da bu zihniyete karşı örülen ahlâki bir duvardır. Bir devlet, askerî gücüyle değil, insani krizler karşısındaki ilkeli duruşuyla büyük güç olur.

Tucker Carlson’ın Jeffrey Epstein dosyası ve Mossad iması hakkındaki soruları, mülakatın en karanlık ama en önemli bölümlerinden biriydi. Büyükelçinin bu noktadaki sessizliği ve kaçamak tavrı, devletler arasındaki ilişkilerin hukuki zeminden çıkıp şantaj ve istihbarat labirentlerine hapsolduğu yönündeki algıyı güçlendirmiştir. Şeffaflık eksikliği, müttefiklik ilişkilerinde güven erozyonu üretir.

Elbette bir büyükelçinin beyanı, topyekûn Washington’ın kurumsal pozisyonu olarak okunmamalıdır. Amerikan dış politikası, tek bir isimden ibaret değildir; Pentagon, Dışişleri, Kongre ve Beyaz Saray arasında çoğu zaman farklı tonlar ve öncelikler bulunmaktadır. Ancak bu tür açıklamalar, sistem içindeki belirli eğilimlerin görünür hâle geldiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Tam da bu noktada mesele, Washington’daki tartışmadan çok Ankara’nın nasıl konumlandığıdır.

Türkiye son yıllarda dış politikasını reaksiyon üzerinden değil, yapı kurma üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Dışişleri’nin görünür diplomasinin arka planında yürüttüğü güvenlik odaklı temaslar; istihbarat koordinasyonu, çok boyutlu denge arayışı ve stratejik otonomi vurgusuyla birleşiyor. Amaç, ideolojik angajmanlardan ziyade çıkar temelli bir hat inşa etmek.

Ankara’nın son yıllardaki pratiğine bakıldığında, diplomasinin hamasetle değil hesapla yürütüldüğü görülüyor. Duygusal refleksler yerine güç dengesi ve çıkar muhasebesi öne çıkıyor. Devletler arası ilişkilerde ise sadakat mutlak bir özdeşlik anlamına gelmiyor; kesişen çıkarların bulunduğu yerde temas kuruluyor, ayrıştığı yerde mesafe korunuyor.

Bugünün dünyasında sahada görünmeyen bir aktörün masada belirleyici olması kolay değil. Türkiye’nin güvenlik politikaları da bu nedenle sadece sınır hattını değil, diplomasi masasındaki konumunu da şekillendirdi.

Washington’daki tartışma bir hüküm üretmekten çok şu soruyu gündeme getiriyor: Yeni çok kutuplu düzende kimler özne kalacak?

Türkiye’nin izlediği çizgi, bu soruya verilmiş temkinli bir cevaptır: Çok katmanlı, hesaplı ve merkezde kalmayı hedefleyen bir dış politika.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...