Dünya, Jeffrey Epstein dosyalarıyla sarsılıyor. Bu sarsıntı, hepimize şu soruyu sorduruyor: Daha neler duyacağız ve kendimizi, toplumlarımızı daha hangi tehlikelere karşı korumak zorunda kalacağız?..
Tarih boyunca parayı kontrol eden güçlerin, elitleri ve sözde toplum mühendislerini denetim altında tutma gayreti hep var olmuştur. Özellikle Fransız Devrimi sonrasındaki küresel tabloya baktığımızda; algı yönetimi, sahte tarih anlatıları, medya ve sinema üzerinden kurgulanan “yapay gerçekliklerin” nasıl adım adım inşa edildiğini daha berrak biçimde görüyoruz. İçinden geçtiğimiz dönem ise, bu kurguların daha da yoğunlaştığı ve etkisini derinleştirdiği bir evre olarak karşımıza çıkıyor.
Dünyada parayı kimler kontrol ediyor? Birkaç aile, çok uluslu şirketler ve bazı büyük devletler… ABD’nin yaşadığı sarsıntıyı da bu çerçevede okumak gerekiyor. İç içe geçmiş bir sistem söz konusu: Bir yanda çok uluslu şirketler, diğer yanda İsrail, İngiltere, ABD, Çin, Almanya ve Fransa gibi devletlerin istihbarat aygıtları… İlk bakışta birbirinden uzak görünen bu yapıların, kritik olaylar üzerinde nasıl kesiştikleri daha görünür hâle geliyor. Epstein olayı, bu bağlantı ağının ne denli karmaşık olduğunu gözler önüne serdi.
Tarih, benzer karanlık ağlara defalarca tanıklık etti. Aktörler değişse de zihniyet çoğu zaman aynı kaldı: Dünyayı ve parayı mutlak güç mertebesine yükselten bir anlayış… Bu süreçte medya, siyaset ve ticaret en etkili araçlar olarak kullanıldı. Toplumları dönüştüren, anormal olanı sıradanlaştıran başlıca mekanizmalar da yine medya ve eğlence endüstrisi oldu.
Ne zaman bu gidişata dair eleştiriler dile getirilse, hemen “gericilik” yaftası devreye sokuluyor. Böylece tartışma zemini bastırılıyor, itiraz edenler marjinalleştiriliyor. Oysa bu refleks, aslında başlı başına bir baskı ve susturma yöntemine dönüşmüş durumda.
Son günlerde Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in “tüm pis işlerimizi İsrail’e yaptırdık” sözlerini sık sık hatırlıyorum.
Bu ifade, aslında bir itiraf niteliği taşıyor. İçinden geçtiğimiz bu karanlık sürecin asıl mimarının da Batı olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Özellikle dinler, bilhassa İslam üzerine yürütülen yoğun çalışmaların nedenini de bu bağlamda sorgulamak gerekir. İnsanları ahlaki sınırların ötesine iten; medya, sinema ve sanat üzerinden değer aşınmasını normalleştiren süreçlerin tesadüf olmadığı açıktır. Aile kurumunun zayıflatılması, bu çözülmenin en kritik eşiğidir.
Toplumsal dönüşüm bir anda olmadı; adım adım, dikkat çekmeden, sıradanlaştırılarak ilerledi. Bu süreçte eğitimli olduğu hâlde zihinsel olarak yönlendirilebilen geniş kitlelerin varlığı da ortaya çıktı. Örneğin, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un bazı açıklamaları tartışma konusu oldu. Kimilerine göre bu tür söylemler, küresel gündemin odağını farklı yönlere çekmeye hizmet ediyor; kimilerine göre ise Batı kamuoyuna verilmek istenen mesajların bir parçası. Her durumda ortada ciddi bir samimiyet tartışması bulunduğu inkâr edilemez.
Epstein dosyaları, şantaj, korku ve gizli ağlar üzerinden siyasetin nasıl yönlendirilebildiğine dair iddiaları da güçlendirdi. Ahlaki sınırların zorlandığı bir dünyada geleceğin nasıl şekilleneceğini kestirmek zor; ancak değerler sisteminin korunmasının hayati olduğu konusunda geniş bir mutabakat var. Bu nedenle dinî ve ahlaki değerlere yönelik sert eleştirilerin ve saldırıların kaynağını yeniden düşünmek gerekiyor!..
Bugün yaşanan birçok gelişme, birbirinden kopuk başlıklar gibi görünse de aslında aynı düşünce merkezlerinden beslenen büyük bir stratejinin parçaları olarak yorumlanıyor. Değerler sisteminin aşındırılması, aile kurumunun zayıflatılması ve dinî referanslara karşı düşmanca yaklaşımlar gerçekten tesadüf mü? Tarihteki benzer süreçlerle kıyaslandığında, birçok kişi bunu “hak ile batıl arasındaki mücadele” olarak okumaya yöneliyor.
Özgürlük söylemi altında yeni sınırlamaların inşa edildiği bir dönemden geçiyoruz. Sosyal medya, özgürlük alanı olarak sunulsa da çoğu zaman görünmez sınırların ve yönlendirmelerin merkezi hâline geliyor.
Artık uyanmak gerekiyor. İslam dünyası, Türkistan coğrafyası ve düşünce üreten tüm toplumlar bu süreçleri daha derinlikli okumalı. Uyuşturulmuş toplumların uzun vadede varlığını sürdüremeyeceği tarih boyunca defalarca görüldü. Bu nedenle bilinçli, cesur ve değerlerine sahip çıkan bir duruş hayati önem taşıyor.
Gelecek nesillere sağlam bir miras bırakmak istiyorsak, en güçlü pusulamızın değerler sistemi olduğunu unutmamalı; onu korumak ve yaşatmak için daha kararlı bir irade ortaya koymalıyız.

