Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
İran krizi: Müzakere mi, dayatma mı?
0:00 0:00
1x
a- | +A

İran, diplomatik görüşmelere hazır olduğunu ve bazı şartları kabul etmeye açık olabileceğini ifade ediyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Tahran hiçbir zaman nükleer anlaşmaları ihlal etmedi” sözleri de bu tabloya farklı bir çerçeve sunuyor. Nitekim Lavrov’un vurguladığı gibi, gerilimin tırmanmasını aslında kimse istemiyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, “Savaşmak istemiyoruz ama dayatmalara da boyun eğmeyiz” sözleriyle Tahran’ın duruşunu net biçimde ortaya koyuyor. Bu tabloya bakıldığında, İran’a gerçek anlamda müzakere alanı açmayan tarafın ABD olduğu görülüyor. Zira Donald Trump sonuca ulaşmak için baskı ve dayatmaları devreye sokuyor; “ya anlaş ya sonuçlarına katlan” yaklaşımıyla özünde “benim şartlarımı kabul et” mesajı veriyor.

ABD’nin, İran’ın taleplerine kapı aralamamasının arka planında ise İsrail baskısının bulunduğu açık. Kriz her ne kadar ABD-İran hattında görünse de perde arkasında, bu gerilimi kendi çıkarları doğrultusunda fırsata çevirmek isteyen bir İsrail gerçeği var. ABD’de seçim dengelerinde İsrail lobisinin etkisi düşünüldüğünde, bu baskının Trump yönetimi üzerinde ciddi bir ağırlık oluşturduğu da inkâr edilemez...

Öte yandan İran çevresine yapılan askerî yığınakların, muhtemel bir güçlü hava saldırısının hazırlığı olarak yorumlanması da tesadüf değil. Karşımızda bir yandan geniş çaplı savaş istemediğini söyleyen, diğer yandan hedefe ulaşmak için askerî seçenekleri masada tutan bir Trump profili bulunuyor...

Trump’ın stratejisinin, İran’daki rejimi dışarıdan bir müdahaleyle değil, içeride ABD ile çalışmaya daha yatkın unsurlar üzerinden dönüştürmek olduğu da ihtimaller arasında. Yani sistemi tümden yıkmak yerine, mevcut yapı içinden daha ılımlı aktörlerle devam edilmesini hedefleyen bir yaklaşım söz konusu olabilir. Ancak İsrail’in beklentileri bunun çok ötesinde; İran’ı sarsacak her türlü yönteme açık bir tutumdan söz ediyoruz...

Peki İran bu şartlara kolayca razı gelecek mi? Asıl soru burada düğümleniyor. Bu süreç, Tahran’ın diplomasi kabiliyetini yeniden ve daha net biçimde ortaya koyacaktır. Görünen o ki İran’a dayatılan şartlar büyük ölçüde ABD çıkarlarını yansıtırken, İsrail de kendi taleplerini bu sürecin ayrılmaz bir parçası hâline getirmeye çalışıyor.
Bu noktada Türkiye’nin itidalli tutumu, uzun vadeli devlet aklının bir yansımasıdır. İran’a yönelik baskıcı hamlelerin bölgenin geleceği açısından ağır ve öngörülemez sonuçlar doğurabileceği açıktır. Duygusal ve sert retorikler ise yalnızca İsrail’in işine yarar. Ayrıca İran içindeki farklı güç odakları arasındaki rekabeti ve çekişmeleri de gözden kaçırmamak gerekir.
Petrol meselesinde Tahran’ın daha yumuşak bir dil kullanması ve ABD şirketleriyle anlaşmaya açık sinyaller vermesi dikkat çekicidir. Buna karşılık Trump’ın “İran nükleer güce sahip olamayacak” şeklindeki net beyanı, Washington’un asıl hedefini açık biçimde ortaya koyuyor.

Artık İran meselesi yalnızca İran’la sınırlı bir başlık değildir. Bu mesele, küresel güç mücadelesinin önemli bir parçası olmanın ötesinde, bölgenin geleceğini doğrudan etkileyecek bir kırılma noktasıdır. Baskın ve dayatmacı üslubuna rağmen Trump’ın da bu gerçeğin farkında olduğu görülüyor.

Eğer İran’a yönelik doğrudan hava saldırıları ya da İsrail’in arzuladığı şekilde halkı da hedef alan yıkıcı senaryolar devreye girerse, bunun bölge açısından son derece kritik sonuçlar doğuracağı ortadadır. Bu nedenle, İsrail’in istediği konsept içinde parçalanmış bir İran’ın ne anlama geleceği sorusu üzerinde ciddiyetle durmak gerekir.

Sonuçta İran ve halkı bu coğrafyanın komşusu ve ayrılmaz bir parçasıdır. İsrail’in beklentileri ise büyük ölçüde kendi güvenlik ve çıkar hesaplarına dayanıyor. Bu yüzden bu süreçte asıl odaklanılması gereken soru şudur: İran halkı ne istiyor?.. Bu sorunun cevabının yanında durmak, bölgenin geleceği açısından en sağduyulu yaklaşım olacaktır.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…