Ensemize yalancı tokadını atar, gülerek “Tövbe de be yav!” diye bağırırdı.
Çarpıcı bir söz söylerdi veya ibretlik bir menkıbe anlatırdı; finali öyle yapardı; “Allah de be yav!”
Hepimize dokundu. Sımsıcak elleriyle elimize, yüzümüze dokundu. İş vererek, evlendirerek, çocuklarımıza isim vererek, ev sahibi yaparak hayatlarımıza dokundu.
*****
2002'nin Ağustos ayında kanser olduğumu öğrenince ziyaretlerine gitmek istedim.
Kendi kendime diyordum ki, “Bana bir kere sarılsa şifa olur.”
Sordum, Yalova’ya gitmişler.
-Çocukla beraber- oraya gittim.
Kalabalık bir cemaatle mescitte öğle namazı kıldık. Orada önemli ağabeylerimiz vardı. Kendilerine bildirilmiş herhangi bir görüşme talebim olmamasına rağmen, bendenize dönüp:
- Sen odama çık, geliyorum, buyurdu.
*****
O içeri girdiğinde, görünmez bir komutan emir vermiş gibi, ayağa fırladık.
Bu bize, o an o odada bulunan iki kişiye mahsus bir şey değildi. Onu kim görse aynı kaçınılmaz saygı ile ayağa kalkardı.
Çünkü ondan yayılan sessiz, kelimesiz sevgi ve saygı halesi, neredeyse gözle görülürdü. Asfaltta titreşen ısı dalgaları gibi.
Hüzünlü bir yüzle konuşuyordu:
- Ben herkese iyilik yapmaya çalıştım, neden beni arkamdan bıçakladılar bilmiyorum.
Bendeniz ağlamaya başladım.
Bir süre sonra:
- Ameliyat olacağım, dedim.
- Ayağa kalk, buyurdu.
Kendisi de ayağa kalktı; kollarını açıp sarıldı.
Bir süre tuttu; bırakırken:
- Ameliyattan sonra eskisinden daha sağlam olacaksın inşallah, diye müjde verdi.
•
(Bugün bu satırları yazarken, o sözlerinin üzerinden, yani kanser vakasından bu yana 24 yıl geçmiş oluyor.)
*****
Yalova sırtlarındaki odada o, bendeniz ve çocuk…
Kısa bir sessizlik anı… Denize bakan pencerenin önünden bir kuş sürüsü geçti cama çarpacak gibi; içlerinden birinin tiz ötüşü odayı selamladı.
O, derin bir nefes alıp boşalttı:
- Allaaahh… Az önce namazda aklıma geldi, mezar taşıma şöyle yazdırayım diye düşündüm: Rabb’im, bilerek hiç kimsenin kalbini kırmadım, sen affeyle...
Pencereden dışarı, aşağıda görünen sakin denizi taradı gözleri:
- Bizim kimsenin malında, dünyalığında gözümüz yok. Biz yüzümüzü kabristana çevirmişiz. İstikamet ahiret diyoruz. Dünyadan dünyalık beklemeyiz. Biz kefenini giymiş insanlar gibiyiz.
Çokça yaptığı gibi, sağ dirseğini masaya koydu, avucunu çenesine dayadı, bu kez gözlerinin çocuğa sabitlendiğini hissettim:
- Bir bahçıvan iki üç gül almak için binlerce dikene de bakar, onlara su verir... Ama gül kokar, diken batar.
Kafasını sağa sola sallarken, bir şey diyecekmiş ama vazgeçmiş gibi sustu. Tekrar çocuğa döndü:
- Kaçıncı sınıfa gidiyorsun yavrum?
- Üç…
Kısık sesle söylenen bu cevabı duydu mu bilmiyorum; ben cevabı önceden bildiğim için seçebilmiştim.
- Ya savcı ol ya doktor... Bu aralar en çok ikisinden çekiyorum.
Çocuk sessiz kaldı.
Ama o, edeple oturan çocuğun sesini duyacak ikinci bir soru sordu:
- Kaş yaşındasın?
Çocuk bulunduğu “özel atmosfer” sebebiyle yaşını tam olarak hesaplayamadığından olacak, daha kolay bir cevap seçti:
- Doksan üç doğumluyum.
O, yine pencereden dışarı bakarken, önceden kararlaştırılmış bir tarihten bahseder gibi, kısık sesle hesap yaptı:
- Doksan üç… İki bin üç… İki bin on üç…
Tekrar çocuğa döndü, kafasını olumsuz anlamda sağa sola salladı:
- Ba'de harabi’l-Basra, dedi acı bir tebessümle… (“İş işten geçtikten sonra” anlamında kullanmıştı.)
Ve, bütün bir insanlığın günahlarını bir nida ile eritecekmiş gibi derin bir iç çekerek “Allaaahhhh” dedi, arkaya yaslandı:
- Bir tıp konferansında dinlemiştim. Yanık acısı kadar ızdırap veren başka acı yokmuş... Cehennem ateşini düşününce…
Bu kez yüzünü ellerinin içine aldı:
- Ama ölümden korkmamak lazım, dostu dosta kavuşturur.
Sustu.
Sessizlik biraz uzun sürünce, ağır bir suçlunun, duruşma hâkimine korkuyla bakışı gibi yavaş yavaş başımı kaldırıp yüzüne bakmaya cüret ettim.
Yine pencerenin dışına, hatta dünyanın dışına dalıp gitmiş gibiydi. Gözlerinde yaş vardı. Bu defa gündüz ağlıyordu…

