Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Gazze’nin geleceği ve güvenliğin inşası
0:00 0:00
1x
a- | +A

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, 23 Eylül 2025 tarihinde ABD’de sekiz Müslüman liderle birlikte Donald Trump ile yaptığı görüşme, Gazze dosyasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak kayıtlara geçti. Ardından gelen Barış Planı, Şarm el-Şeyh’teki ortak bildiriyle ateşkese; BM Güvenlik Konseyinin 2803 sayılı kararıyla uluslararası meşruiyete; Ocak ayında kurulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi ve Barış Kurulu’yla kurumsal çerçeveye kavuştu. Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, 22 Ocak’ta Davos’ta Recep Tayyip Erdoğan’ı temsilen Barış Kurulu Şartı’nı imzalayarak Ankara’nın sürece yalnızca destek veren değil, stratejik ağırlık koyan kurucu bir aktör olduğunu ilan etti.

19 Şubat’ta Washington DC’deki ilk Barış Kurulu toplantısı, sürecin artık bir temenni değil, çok katmanlı bir jeopolitik mimari olduğunu gösterdi. Trump’ın “güç ve prestij açısından en önemli organizasyon” vurgusu, dosyanın Amerikan iç siyasetinden öte, küresel bir güç projeksiyonu aracı olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Açıklanan 10 milyar dolarlık ABD katkısı ve Kazakistan, Özbekistan, Bahreyn, Azerbaycan, BAE, Fas, Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt’in eklediği 7 milyar dolardan fazla bağış, Gazze’yi yalnızca bir insani kriz başlığı olmaktan çıkarıp, çok taraflı bir yeniden yapılanma sürecinin merkezine yerleştiriyor.

Fonların Dünya Bankası bünyesinde kurulacak özel hesapta toplanması ve sıkı denetim mekanizmaları, geçmişteki başarısız yeniden inşa deneyimlerinden ders alındığını gösteriyor. Bu şeffaflık, yalnızca teknik bir prosedür değil; net siyasi bir mesaj taşıyor: Bu kez kaynaklar buharlaşmayacak, her kuruşun hesabı titizlikle tutulacak. Ancak para tek başına düzen kuramaz. Finans, güvenliğin olduğu yere akar. Güvenlik yoksa, fonlar da yardımlar da kâğıt üzerinde kalır.

Türkiye’nin rolü burada belirleyici. Sayın Hakan Fidan’ın yaptığı açıklamalarda ortaya koyduğu güvenlik garantörlüğü yaklaşımı, silahsızlanmayı ani bir tasfiye değil, kademeli bir dönüşüm olarak ele alıyor. Hamas’la müzakere edebilen ve Beyaz Saray’la eş güdüm sağlayabilen nadir ülkelerden biri olarak Ankara, sürecin kırılgan eşiklerinde denge unsuru oluyor. Silahlı yapının kontrollü biçimde siyasete evrilmesi, sahadaki tecrübe ve diplomatik birikim gerektirir; Türkiye bu hassas geçişin yönetiminde eşsiz bir kapasiteye sahip. Bu yetkinlik, Trump’ın Özel Temsilcisi Witkoff tarafından da vurgulandı: “Bu sürece aracılık eden ülkelerle harika bir iş birliği oldu. Hakan, sen müstesna birisin; İbrahim (Kalın) ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da öyle.” Bu takdir, Ankara’nın sahadaki garantörlük ve denge rolünün uluslararası aktörler tarafından da açıkça kabul edildiğini gösteriyor.

Barış Kurulu’nun, Birleşmiş Milletler mekanizmalarının üzerinde veya onları denetleyen bir çerçevede tasarlanması, klasik uluslararası işleyişin ötesine geçen yeni bir kurumsal model arayışını ortaya koyuyor. Endonezya’dan Kosova’ya uzanan çok uluslu asker gönderme beyanları, güvenlik mimarisinin geniş ve çeşitlendirilmiş bir zeminde şekilleneceğini gösteriyor. Bu çok taraflı yapı içinde yön verici aktörün kim olacağı ise belirleyici olacak. Türkiye, sahada yalnızca güvenliği destekleyen bir unsur değil; yerel meşruiyetin inşasında köprü kurabilen, taraflarla eş zamanlı temas yürütebilen ve güvenlik ile siyaseti aynı denklemde buluşturabilen nadir bir aktördür.

Gazze’de yaklaşık 2,2 milyon kişi, iki yılı aşkın süredir süren çatışma ve soykırım şartlarının altında hayat mücadelesi veriyor. Yaklaşık 660.000 çocuk formal eğitimden uzak kalırken, %97 oranında okul binaları hasar gördü veya yıkıldı. Temel gıda yardımı için çabalar devam etse de, milyonlarca kişi akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya kaldı ve insani yardım dağıtımları da İsrail devletinin engeliyle kısıtlandı. Su ve hijyen hizmetleri acil durumda; temiz suya erişim sınırlı, sağlık hizmetleri ve beslenme durumu kritik seviyelerde seyrediyor. Bu gerçekler her diplomatik adımın merkezine insani durumu yerleştirmemiz gerektiğini açıkça ortaya koyuyor çünkü kalıcı barış, bu yaşamların güvence altına alınmasıyla başlayacaktır.

Gazze’nin geleceği artık sadece kentsel rehabilitasyon meselesi değil; Doğu Akdeniz’in jeoekonomik haritasını yeniden şekillendirecek stratejik bir denklem hâline gelmiş durumda. Jared Kushner’in Washington’daki Barış Kurulu toplantısında sunduğu Yeni Gazze Master Planı, bölgeyi Orta Doğu’dan Avrupa’ya uzanan devasa bir ekonomik koridorun Akdeniz’deki yeni lojistik terminali hâline getirmeyi hedefliyor. Sayın Hakan Fidan ise bu koridorun ancak Türkiye’nin sahadaki garantörlüğünde tesis edilmiş bir güvenlik şemsiyesiyle yaşayabileceğini vurguladı. Türkiye, Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker gönderme iradesi, yerel kolluk kuvvetlerinin profesyonel eğitimi ve konteyner kentlerle başlattığı lojistik hamlesiyle, bu hayali köprünün sahadaki tek gerçekçi sigortası ve asli kurucu aktörüdür.

Gazze dosyasında artık yalnızca beton değil, bir düzen inşa ediliyor. Bu düzen, finansal güçle başlayıp güvenlik garantisiyle ayakta kalacak. Türkiye, bu sürecin kenarında değil, merkezinde duruyor. Ankara’nın önünde zorlu bir sınav var: Hem Washington’la eş güdümü korumak, hem sahadaki aktörlerle teması sürdürmek, hem de bölgesel dengeleri gözetmek. Bu, sıradan bir diplomatik dosya değil; Türk hariciye aklının, stratejik sabrın ve denge siyasetinin testi.

Gazze’nin geleceği, yalnızca gökdelenlerin değil; güvenli limanların, istikrarlı sokakların ve meşru bir yönetimin üzerine kurulursa kalıcı olacaktır. Türkiye için mesele, sürece dâhil olmak değil; bu sürecin ayakta kalmasını ve istikrarını güvence altına alan irade olmaktır.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...