Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
22 Ekim’den 18 Şubat’a “Terörsüz Türkiye” Doktrin...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen Terörsüz Türkiye raporu, bir temenni metni değil, devletin ikinci yüzyılına dair güvenlik mimarisinin ilanıdır. 18 Şubat 2026 tarihi, askerî sahada elde edilen mutlak hâkimiyetin ilk kez sistemli biçimde hukuk ve siyaset zeminine tercüme edildiği gün olarak kayda geçmiştir. Bu nedenle ortada bir çözüm arayışı değil, sonucu belirlenmiş bir sürecin kurumsallaştırılması vardır.

Meclis çatısı altında yürütülen çalışmalar, yalnızca siyasi retoriklere değil devasa bir veri setine dayanmaktadır. Komisyonun 21 toplantılık mesaisi boyunca 137 kurum ve uzman dinlenmiş, 4 bin 199 sayfalık tutanak arşivinin oluşturulduğu bir süreçten söz ediyoruz. Bu arşiv yalnızca güvenlik raporlarının toplamı değildir; bölgedeki aşiret yapılarından kırk yıllık ekonomik maliyete, toplumsal beklentilerden istihbarat analizlerine kadar devletin hafızasının sistematik hâle getirilmesidir. Bu nedenle metnin merkezindeki terör örgütünün silah bırakması başlığı aslında teknik bir eşik anlamına geliyor: Güvenlik birimlerince teyit edilmeyen hiçbir gelişme siyasi veya hukuki sonuç doğurmayacaktır. Devlet ilk kez bir meseleyi umut üzerinden değil doğrulanmış gerçeklik üzerinden yönetmeyi tercih etmektedir.

MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli'nin çağrısıyla 22 Ekim’de başlayan süreç bu yaklaşımın siyasi şemsiyesini oluşturdu. O gün yapılan çağrı, klasik anlamda bir müzakere daveti değil, yaklaşan jeopolitik kırılmanın iç cephede boşluk üretmesini engelleyen ön alıcı bir hamleydi. Suriye-Irak hattında devlet dışı aktörlerin yeniden konumlandığı bir dönemde Türkiye, sorunu muhatapla çözmeye değil zemini ortadan kaldırarak tasfiyeye yöneldi. Raporda özellikle vurgulanan Türk-Kürt kardeşliği ifadesi bu yüzden duygusal değil stratejik bir kavramdır; amaç sadece toplumsal barış söylemi üretmekten önce iç cepheyi sağlamlaştırmaktır.

Şubat 2026 itibarıyla sahadaki tablo bu yaklaşımın altyapısını oluşturuyor. Nokta operasyonlarla komuta-kontrol yapısının çözülmesi ve sınır ötesinde kurulan kalıcı askerî düzenekler, örgütün hareket kabiliyetini fiilen ortadan kaldırmış durumda. Bugün tartışılan silah bırakma ve fesih meselesi bir ikna sürecinin değil askerî çöküşün doğal sonucudur. Geçmiş dönemlerden farklı olarak devlet zayıfken çözüm aramıyor; güçlü olduğu anda çözümün şartlarını belirliyor.

Tam bu noktada raporun en kritik ilkesi ortaya çıkıyor: Teşhis ve teyit kırmızı çizgisi... Süreç beyanlarla ilerlemeyecek. Açıklamalar siyasi kabul edilecek, fakat hukuki adımlar ancak sahadan gelen teknik doğrulama sonrasında başlayacak. Başka bir ifadeyle örgütün bittiği gün açıklamanın yapıldığı gün değil, operasyonel kapasitenin ortadan kalktığının resmî kayıtlara geçtiği gün olacak. Bu yüzden süreç takvime bağlı değil aşamaya bağlı ilerleyecek;

önce sahada çözülme,

ardından kurumsal teşhis,

sonra resmî teyit ve

en son hukuki normalleşme...

Görünen o ki hukuki süreç, güvenliğin sağlandığı kabul edildikten sonra şekillenecek.

2026 yılı itibarıyla bölgemizdeki tablo netleşmiştir; güvenliği sadece kendi sınırlarımıza kilit vurarak sağlayamayız. Devletin yeni stratejisi, tehdidi sınır hattında beklemek yerine, terörü Suriye’den Irak’ın derinliklerine kadar her noktada hareket edemez hâle getirmektir. Suriye’de alanı daralan unsurların Kandil ve Sincar hattına yığılması bir tesadüf değil, devletin onları belli bir bölgeye hapsetme başarısıdır. Hedef, meseleyi sadece yurt içinde çözmek değil, sınırın ötesinde terörün nefes alamayacağı bir kesintisiz güvenlik hattı kurmaktır. Meclis’te kabul edilen bu son rapor; askerî başarıyı siyasi bir iradeyle mühürleyerek, Türkiye’nin güvenliğini tüm bölgenin istikrarına bağlayan yeni bir devlet aklının ilanıdır.

Netice itibarıyla Meclis’te kabul edilen bu rapor salt bir barış girişiminden çok askerî başarının siyasi forma sokulmasıdır. “Terörsüz Türkiye” artık bir slogan değil; güvenlik doğrulaması, hukuki eşik ve toplumsal denge üzerine kurulmuş bir devlet stratejisidir. Türkiye bu kez sorunu çözmek için risk almıyor. Riskleri ortadan kaldırdıktan sonra çözümü başlatıyor. Bu nedenle yaşanan süreç bir müzakere değil, tespit edilmiş bir sonucun hukukileştirilmesidir.

Sürecin neticesini artık niyetler değil, doğrulanmış gerçeklik belirleyecek...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR