Türk siyaseti bugün basit bir iktidar-muhalefet gerilimi yaşamıyor. Mesele daha derin, daha köklü ve daha zihnîdir. Bir tarafta kökleri Selçuklu’dan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’in kurucu aklına uzanan bir devlet terbiyesi; diğer tarafta günübirlik öfkelere, sosyal medya reflekslerine ve kişisel hırslara teslim olmuş bir siyaset davranışı duruyor. Bu, bir rekabet değil; iki ayrı siyaset anlayışının varlık mücadelesidir.
Bugün tartıştığımız şey kişiler değil, karakterdir.
Çünkü siyaset, yalnızca karar üretme mekanizması değil; aynı zamanda bir medeniyetin kendini ifade etme biçimidir.
Bir toplumun siyaset dili, o toplumun iç dünyasının aynasıdır.
Eğer dil sertleşmişse, ruh yaralanmıştır.
Eğer siyaset bağırıyorsa, düşünce susmuştur.
Bizim geleneğimizde siyaset, galip gelme değil nizam kurma sanatıdır. Devlet adamı, rakibini yok ederek değil; toplumu ayakta tutarak büyür. Bu yüzden kadim terbiyede söz, kılıçtan keskindir ama hakaretten uzaktır. İtidal güçtür, öfke ise zaaf...
Mezarlıkta kadeh kaldırmayı özgürlük sanan, felaketlerin acısını espri malzemesi yapan veya toplumsal travmaları politik mizahın ham maddesine dönüştüren anlayış; biçimsel bir kusurun ötesinde ahlâki bir kırılmanın işaretidir. Çünkü bizim medeniyetimizde acı siyasete malzeme edilmez; siyaset acıya merhem olmak için vardır.
Devlet dediğimiz yapı, hukuki olduğu kadar ahlâki bir düzenin taşıyıcısıdır. Çocukların gözyaşı üzerinden politika üreten bir dil, seçmen bulabilir ama meşruiyet üretemez...
Önceki gün ortaya saçılan küfürlü mesajlar bir iletişim kazası değil, iç terbiyenin aynasıdır. Çünkü insanın hakikati kürsüde değil, kendini sahipsiz sandığı anda görünür olur. Kalp incelmeden kelime incelmez; kelime incelmezse cemiyet kabalaşır. Kontrolsüz öfkeleri aslında kontrolsüz güç arzularının maskesiz hâlidir.
Bir siyasal aktörün kendi çevresindeki isimler için farklı, ayrılanlar için bambaşka bir hukuk tarif etmesi; hukuk devleti tartışması değil, ahlâk devleti tartışmasıdır. Dün mağdur ilan edilenin bugün “hain”, dün “kumpas” denilenin bugün “suç” sayılması; ilkelerin değil aidiyetlerin konuştuğunu gösterir.
Bu tavır siyasetin doğasında olan rekabet değil, sokak psikolojisidir. Devlet aklı ise sokakla değil milletle konuşur. Çünkü devlet dili ikna etmeye, sokak dili bastırmaya yönelir. İkna edemeyen sesini yükseltir; ses yükseldikçe sözün kıymeti düşer. Tam da bu noktada dil, düşüncenin taşıyıcısı olmaktan çıkar, öfkenin aracı hâline gelir.
İşte küfür bu kırılmanın işaretidir. Artık mesele nezaket değildir; muhakeme yerini reaksiyona bırakmıştır. Küfür, tartışmanın değil tükenişin dilidir. Ve siyasal aklın sustuğu yerde propaganda konuşmaya başlar.
Tarih boyunca güçlü devletler bağırmaz; zira kuvvet gürültüye ihtiyaç duymaz, eksiklik duyar. Ses yükseldikçe vakar eksilir.
Bunun içindir ki bizim geleneğimizde söz büyüdükçe ses küçülür. Fermanlar uzun değil ağır olurdu; kelime çoğaltılmaz, mana derinleştirilirdi. Devlet kendinden emin olduğunda anlatmaz, hissettirirdi. Bugünse kelime artıyor, tesir azalıyor.
Ekran görüntülerine, ses kayıtlarına ve polemiklere sıkışmış bir siyaset; kurumsal hafızanın değil kişisel gerilimlerin ürünüdür. Bu durum sadece bir parti sorunu değil, siyasal kültür meselesidir. Kurumlaşamayan siyaset kişiselleşir; kişiselleşen siyaset ise kaçınılmaz olarak kabalaşır.
Oysa devlet aklı sabırlıdır; tepki değil istikamet üretir, gürültü değil denge kurar. Zira Anadolu’da devlet, yönetimden önce itimat demektir. Bu nedenle toplum yöneticinin zekâsına değil mizacına bakar.
Bugün kopuş buradadır; siyaset fikirle değil, hevâ ve hevesle, istikametle değil polemikle var olmaya çalışıyor. İstikametini büyük bir mefkûreden almayan hareketler günübirlik heyecanlara yaslanır; mefkûresi olmayanın gündemi çok, ufku dar olur...
Halbuki devlet adamlığı rakibini küçültme değil toplumu büyütme sanatıdır. Kendi kitlesini alkışlatan değil, karşısındakini sakinleştiren kazanır. Çünkü gerçek güç taraftar üretmek değil istikrar üretmektir.
Anadolu irfanı asırlardır aynı hakikati tekrar eder: Yama, elbisenin aslından değilse tutmaz!..
Bugün karşılaştığımız tablo bir iletişim kazası değil, bir millî kültür uyumsuzluğudur. Bu toprakların mayasıyla barışmayan siyaset dili kısa vadede alkış bulsa da uzun vadede güven üretemez. İlk sert rüzgârda dikişler patlar; çünkü kumaş aynı değildir...
Türk milleti gürültüden değil sükûnetten güç alan bir geleneğin mirasçısıdır. Devletin vakarını arar, polemiğin sığlığını değil; onarıcı sözü tercih eder, yaralayıcı dili değil...
Siyasal hafıza içerikten çok tonu kaydeder, söylem unutulur ama üslup güven ya da güvensizlik olarak kalır...

