Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Avrupa’nın stratejik teslimiyeti
0:00 0:00
1x
a- | +A

Türkiye’nin Avrupa ile altmış yıllık münasebeti bir modernleşme hikâyesi değil, uzun bir jeopolitik sabır testidir.

1963 Ankara Antlaşması Ankara için karşılıklı entegrasyon hedefiydi; Brüksel için ise Türkiye’yi çevrede tutma ve zamanı yönetme politikası.

Fakat 2026, zihniyetin değil coğrafyanın kazandığı yıldır.

Bugün tartışılan şey artık uyum paketleri, fasıllar ya da teknik kriterler değildir. Masadaki gerçeklik, Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı varoluşsal mecburiyeṭtir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Sky News Arabia mülakatında dile getirdiği “AB medeniyetler üstü bir yapı olmayı başaramadı; kimlik siyasetinin esiri oldu” tespiti, sadece diplomatik bir eleştiri değil, Avrupa’nın içine düştüğü entelektüel ve stratejik felcin devlet aklıyla yapılmış bir teşhisidir.

Avrupa, Türkiye’yi yıllarca demokratik standartlar ve değerler üzerinden yargıladığını iddia etti. Oysa perde arkasındaki itirazlar hiçbir zaman teknik değildi; psikolojik ve kültüreldi. Türkiye’ye yöneltilen her "kriter" aslında birer dışlama bariyeriydi. Ancak bugün değişen Ankara’nın demokratik ısrarı değil, Avrupa’nın hayatta kalma refleksidir. Türkiye artık bu mesafeyi bir şikâyet konusu olarak değil, bir pazarlık kaldıracı olarak kullanıyor. Avrupa kimlik üzerinden duvar örerken, Türkiye coğrafya üzerinden vazgeçilmez bir köprü inşa ediyor.

Bugün değişen Ankara’nın itirazları değil, Avrupa’nın zorunluluklarıdır.

Türkiye artık bu duvarı bir şikâyet konusu olarak değil, pazarlık unsuru olarak kullanıyor.

Avrupa kimlik üzerinden mesafe koyarken Türkiye coğrafya üzerinden yakınlaşma zorunluluğu üretiyor.

İlişki böylece tek taraflı uyum sürecinden çıkıp stratejik realizm zeminine taşınmış bulunuyor.

AB Genişleme Komiseri Marta Kos’un Ankara ziyareti sıradan bir diplomatik temas değildir.

Bu ziyaret Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu ihtiyacın saklanamaz hâle geldiğinin kaydıdır.

Kos’un neden şimdi geldiğinin cevabı nettir:

Avrupa’nın jeopolitik vakti tükenmiştir.

Ukrayna savaşı Rusya üzerinden işleyen kuzey hattını çökertti.

Enerji güvenliği ile ticaret güvenliği ilk kez aynı anda kırıldı.

Brüksel uzun süre Türkiye’ye nasıl dönüşmesi gerektiğini anlatıyordu.

Bugün ise nasıl ayakta kalacağını anlamaya çalışıyor.

Bu nedenle Ankara ile kurulan temas üyelik müzakeresi değil, sistem arayışıdır.

21. yüzyılda güç yalnızca askerî kapasiteyle ölçülmüyor. Enerji hatlarını, ticaret yollarını ve veri akışını kontrol eden devletler yeni dönemin egemen aktörleri hâline geliyor.

Türkiye tam bu noktada merkezleşmiştir.

Rusya hattının alternatifi olan Orta Koridor Türkiye olmadan çalışamaz.

Avrupa’nın enerji çeşitlendirme projeleri Anadolu’ya uğramadan tamamlanamaz.

Tedarik zincirlerinin yeniden kurulması Türkiye üretim kapasitesi hesaba katılmadan sürdürülemez.

Bu yüzden Gümrük Birliği artık bir ticaret anlaşması değil, sistem entegrasyonu anlamına gelmektedir.

Avrupa Türkiye ile ticaret yapmak istemiyor; Türkiye üzerinden varlığını sürdürebileceği bir hat kurmak istiyor.

Türkiye böylece uyum sağlamaya çalışan aday ülke konumundan çıkmış, sistem kurucu merkez ülke konumuna yükselmiştir.

Bugün Avrupa için Türkiye ile ilişki bir dış politika dosyası değil, sistemin sürdürülebilirliği meselesidir.

Altmış yıl boyunca Türkiye’yi kapıda bekleterek zaman kazandığını düşünen Avrupa, tarihin ironisiyle karşı karşıyadır:

Türkiye zaman kaybetmedi, zemin kazandı.

2026’nın gerçeği şudur:

Türkiye Avrupa’ya yaklaşmamıştır.

Marta Kos’un ziyaretiyle sembolleşen bu yeni dönem; Türkiye’nin AB’ye entegre olduğu değil, Avrupa’nın Türkiye’nin kurduğu jeopolitik zemine eklemlenmek zorunda kaldığı bir dönemdir. Coğrafya konuşmuş, strateji kazanmış, oyun Ankara’nın kurallarıyla yeniden kurulmuştur.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR