Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Diplomasi labirentinde Türk mührü: Ankara, Washing...
0:00 0:00
1x
a- | +A
Diplomasi labirentinde Türk mührü: Ankara, Washington ve Tahran hattı
Başlık ResmiDiplomasi labirentinde Türk mührü: Ankara, Washington ve Tahran hattı

Ocak ayı, Türk dış politikası açısından sadece yoğun bir takvim değil, aynı zamanda yeni dünya düzeninin kodlarının yazıldığı bir diplomasi maratonu olarak kayıtlara geçti. Paylaşılan infografik, Türkiye’nin ABD ve İran gibi iki zıt kutup arasında yürüttüğü aktif tarafsızlık ve kurucu ara buluculuk rolünün fotoğrafıdır.

5 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump arasındaki görüşmeyle başlayan süreç, Ankara’nın Washington’daki yeni dönemi sadece izlemekle kalmadığını, daha ilk günden okuduğunu gösteriyor. Bu temas, bir nezaket telefonu değil; Trump yönetiminin reflekslerini, önceliklerini ve kırmızı çizgilerini tartan bir niyet yoklamasıydı.

Dikkat ederseniz, temaslar başkanlar seviyesinde bırakılmadı. Asıl kritik hamle, hemen ardından geldi. Sayın Hakan Fidan’ın Tom Barrack, Marco Rubio ve Steve Witkoff gibi isimlerle kurduğu yoğun temas trafiği, Türkiye’nin ABD’de sadece siyasi iradeyle değil, müesses nizamın yeni taşıyıcılarıyla konuştuğunu ortaya koyuyor. Bu isimler, Washington’daki yeni dönemin ideologları değil; uygulayıcıları. Kararların kâğıda döküldüğü, sahaya indirildiği masalar tam olarak burası.

Ankara’nın burada izlediği strateji net; kriz patladıktan sonra reaksiyon vermek değil, krizin çerçevesini önceden çizmek. Türkiye, Washington’a Orta Doğu dosyasını hazır bir okuma setiyle sundu. İran’da yaşanacak kontrolsüz bir kırılmanın ABD’ye ne kazandırmayacağını, aksine nasıl yeni bir yük üreteceğini, sahadan gelen verilerle anlattı. Bu nedenle bu görüşmeler, birer temas değil; Washington’ın karar alıcı aklına verilen önleyici brifinglerdi.

Ankara, sadece Beyaz Saray ile temas kuran bir başkent değil; Washington’daki karar alma mekanizmalarının tüm katmanlarıyla konuşabilen nadir aktörlerden biri olduğunu bu süreçte bir kez daha gösterdi. Başkanlık düzeyi, kabine, kongre çevresi ve güvenlik bürokrasisi… Türkiye, ABD’deki yeni dönemi tek bir merkezden okumadı; aksine çok katmanlı bir temas stratejisiyle süreci yönetti. Özellikle 20–29 Ocak arasındaki yoğun trafik, İran–ABD–Türkiye hattında güvenlik dosyalarıyla ekonomi başlıklarının ne denli iç içe geçtiğini ve bu başlıkların artık beklemeye tahammülünün kalmadığını ortaya koyuyor.

Bu yoğunluk, aynı zamanda Ankara’nın krizleri olduktan sonra yöneten değil, olmadan önce çerçevesini çizen bir aktöre dönüştüğünün de göstergesi. Washington’da bu kadar kısa sürede bu kadar farklı masaya oturabilmek, ancak sahaya hâkimiyet ve öngörü kapasitesiyle mümkündür.

Bu diplomasinin ikinci ve en hassas hattı ise İran’la yürütülen derin ve süreklilik arz eden diplomasiyi açık biçimde ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan ile İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi arasında 13, 14, 28 ve 30 Ocak’ta gerçekleşen seri görüşmeler, klasik diplomatik temasların ötesinde, aktif bir kriz yönetimi sürecine işaret ediyor. Bu, tarafların birbirini bilgilendirdiği değil; sahadaki gelişmelerin anbean koordine edildiği bir mekik diplomasisidir.

Bu yoğun trafik, sadece bir iyi niyet arayışı değil; Türkiye’nin krizleri 'reaksiyon' safhasından 'önleme' safhasına taşıyan stratejik ağırlığının bir sonucudur. Ankara’nın bu ısrarlı takibi, bölgesel hafızadaki o ağır maliyetli tecrübelere dayanıyor. Zira daha önce yaşanan 12 Gün Savaşı gibi kritik eşiklerde de Ankara benzer bir rasyonel hat açmış; ancak o dönemde tarafların müzakere masasına sırt çevirmesi bölgeyi telafisi güç bir yangına sürüklemişti.

Bugün gelinen noktada Ankara, aynı hatayı bir kez daha izlemeyeceğini net bir biçimde ortaya koyuyor. Washington’a sunulan hazır okuma setleri ve Tahran’la yürütülen kesintisiz mekik diplomasisi, aslında taraflara bir tercih değil, rasyonel bir çıkış yolu sunmaktadır. Geçmişte 'kulak verilmeyen' uyarıların bugün ne denli hayati birer referans noktası olduğu artık daha net görülüyor. Türk devlet aklı, bu kez sadece masayı kurmakla kalmıyor; o masanın yıkılmasının bölgeye ve küresel dengeye yükleyeceği maliyeti, muhataplarının önüne bir stratejik brifing sertliğinde koyuyor.

Türkiye’nin İran’la yürüttüğü bu hat, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkiler açısından değil, Batı dünyası için de işlevsel bir güvenlik supabı niteliği taşıyor. Ankara, İran’a konuşurken tehdit dilini değil, komşuluk hukukunu esas alıyor; Batı’ya konuşurken ise ideolojik ezberlerden arındırılmış saha gerçekliğini aktarıyor.

Bu çift yönlü güvenilirlik, anlık bir diplomatik manevra değil; tarihsel bir devlet aklının bugüne yansımasıdır. Anadolu merkezli siyasal hafıza, yaklaşık bin yıldır bu coğrafyada krizleri savaşla değil dengeyle yönetme refleksi üretmiştir. Selçuklu’nun çift başlı kartalında simgeleşen bu bakış, bugün Türkiye’nin İran ve Batı arasında kurduğu diplomatik denge hattında modern bir karşılık buluyor.

30 Ocak’ta Cumhurbaşkanı’mız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında gerçekleşen görüşme ile aynı gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile mevkidaşı Abbas Arakçi arasındaki hattın açık tutulması bu diyaloğun kişisel ilişkilerden çıkıp kurumsal bir istikrara kavuştuğunu gösteriyor.

Mesaj nettir: Türkiye–İran hattı kriz anlarında kopan değil, derinleşen bir kanaldır.

Bu eş zamanlı temasların arka planında, Washington’dan günlerdir yükselen “İran'ı her an vurabiliriz” söylemlerine karşı verilmiş sessiz ama güçlü bir denge mesajı vardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğrudan devreye girdiği bu aşama, Türkiye’nin krizi yalnızca izleyen değil, sınırlarını ve temposunu belirleyen aktör olduğunu ortaya koymuştur. Ankara ne meydan okuyan ne de geri çekilen bir pozisyon almış; gerilimin kontrolsüz bir tırmanışa dönüşmesini engelleyen tek rasyonel hattı açık tutmuştur. Bu coğrafyada kriz, gece yarısı tehditleriyle değil; devlet aklıyla yönetilir.

Hülasa Washington’ın hiddeti ile Tahran’ın direnci arasındaki o dar koridorda Ankara, sadece bir coğrafi köprü değil, akılcı bir tahkimat kurmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat yönettiği bu süreç, krizin sınırlarını diplomasiyle çizme iradesidir. Zira bu coğrafyada kalıcı mühür; gece yarısı savrulan tehditlerle değil, bin yıllık bir denge aklıyla vurulur. Ankara, bu zorlu denklemin hem kurucu aklı hem de patlamaya hazır bu kazanın tek güvenlik supabıdır.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR