Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Modern insanın en büyük trajedisi ne, biliyor musu...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Modern insanın en büyük trajedisi hiç olmadığı kadar "insan içinde" olup hiç olmadığı kadar kimsesiz kalmasıdır!..

Sabahları bir metroya binin. Omuz omuza, nefes nefese bir kalabalık. Ama herkes kendi ıssız dünyasına gömülmüş. Kulaklıklar birer kalkan gibi takılı. Gözler camdan birer hapishane olan ekranlara kilitli. Herkes bir yerlere yetişiyor ama kimse kimseye yetemiyor. Aynı apartmanda, duvarları birbirine değen ama acıları birbirine teğet geçen komşular... Hatta aynı sofrada ekmeği bölüşen ama kalben fersah fersah ayrı düşen aileler... Şehirler büyüdü, mesafeler kısaldı; çevremiz kalabalıklaştı ama bizler vakit bulup da bir türlü sevdiklerimize yakınlaşamadık...

Bugün devasa iletişim ağlarının içindeyiz, saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna bağlanıyoruz. Fakat gönül gönüle temas edemiyor artık. Eskiden insan, toprağa dokunduğunda veya el emeğiyle bir şey ürettiğinde, o eserde kendi el emeğinin izini görürdü. Şimdi çoğumuzun yaptığı işte ruhu yok. Emek var ama anlam o emeğin içinden çekilip alınmış. Ürettiğiyle bağı kopan insan, yavaş yavaş kendinden de kopuyor. Ve trajik olan şu ki; kendinden kopan kişi, dünyanın en kalabalık meydanında bile yapayalnızdır.

GÖRÜLME ARZUSU, BİLİNME İHTİYACININ ÖNÜNE GEÇTİ

Yine bir zamanlar insan, gece başını yastığa koyduğunda “Ben kimim?” diye sorardı. Şimdinin modern insanı, ekranını kaydırırken “kaç kişi beni görüyor?” diye sayıklıyor. Aradaki fark küçük bir kelime oyunu gibi durabilir ama aslında devasa bir varoluş uçurumu bu.

Sosyal medya çağında herkes konuşuyor, herkes bir şeyler paylaşıyor. Ama kimse kimseyi gerçekten duymuyor. Görüntü var ama derinlik yok; bağlantı var ama bağ yok. Kalabalıklar arttıkça yalnızlığın koyulaşması bundandır. Çünkü gerçek birliktelik, piksellerin değil, kalplerin birbirine değmesidir.

Oysa bizim medeniyetimiz, yalnızlığı her zaman bir kaçış ya da eksiklik olarak görmedi. Yalnızlık bazen bir "dönüş" yolculuğudur. İnsan, dışarının gürültüsünü biraz kıstığında, kendi kalbinin o cılız ama hakiki sesini duymaya başlar. Modern yalnızlık bir "kopuş" ise, bilinçli yalnızlık bir yöneliştir.

İnsan anlaşılmadığı, anlatamadığı ve en önemlisi anlam bulamadığı yerde yalnızdır. Bu yüzden modern insanın yükü bu kadar ağır ve görünmez. Kimse gelip de omuzuna dokunup "neyin var?" diye sormaya cesaret edemiyor. Biz de "evet, yalnızım" diyemiyoruz. Çünkü bu kalabalığın içinde yalnız olduğunu itiraf etmek, çağımızın en büyük kâbusu hâline geldi...

Belki de kurtuluş, kalabalıktan kaçmakta değil, o kalabalığın içinde kendi iç sesimize bir sığınak inşa etmektedir. Gürültü insanı dağıtır, sükût ise toplar. Kendi eksiğiyle, kırılganlığıyla yüzleşebilen insan olgunlaşır. Kendiyle barışan, başkasıyla da daha sahici bir bağ kurar.

Cevap dışarıda o kalabalık caddelerde veya bitmek bilmeyen bildirimlerde değil; insanın kendi iç sesinde saklıdır. Biraz durabilen, biraz susabilen ve kalbini dinlemeye cüret edebilenler için yalnızlık bir boşluk değil, yeniden var olmanın imkânıdır.”

Selman Devecioğlu

Anlayışlı insanların memleketinden yazıyorum

Bir ünlü, hatırasında şöyle demişti: “Sekiz buçuk yıl önce kanser yüzünden yavaş ve acıklı bir ölüme mahkûm edildim. Ülkenin bu yıllarda en ünlü tıp dâhileri de cezamı onayladılar. Çıkmaz bir sokaktaydım. Bir gün doktorumu arayıp ona yüreğimdeki ümitsizliği anlattım. Doktorum beni azarladı. Bana dedi ki:

'Ne o hiç mi mücadele azmin yok? Ağlamaya devam edersen elbette ölürsün. Evet başına en kötüsü gelmiş, tamam, gerçeklerle yüz yüze gel!'

O zaman kendime şu sözü verdim: Kaygılanmayacağım, ağlamayacağım. Eğer benim kontrolümde olan bir şey varsa kazanacağım."

İnsanın şuurlu bir çabayla hayatını yüceltme yönündeki şüphe götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir şey olduğunu sanmıyorum. Yeter ki gerçeklerle yüzleşsin...

Sebeplere yapışmak da kaderdendir. Soruyoruz tanıdıklarımıza. Yakınlarını iki ay önce kaybettiklerini ifade ediyorlar. Terapi alıp almadığını soruyoruz. Bize, terapiyi terk ettiğini söylüyorlar. Bilinmelidir ki bizi seven, bize değer veren yakınlarımızı üzmeye hakkımız yok. Hastalık tüm aile fertlerini etkiliyor. Yapılması gerekenler belli. Biliyoruz ki devletimiz bu konuda her kolaylığı sağlıyor. Sık sık testten geçmeliyiz. Eğer bir teşhis varsa iyi tedavi almalıyız. Mide kanaması şüphesi ile Sinop Atatürk Devlet Hastanesi'ne acilen gittiğimde hastanedeki her personel öyle yakınlık gösterdi ki sanki beni yıllar öncesinden tanıyor gibiydiler. Hepsi asil, duruş sahibi, güler yüzlü, işini en iyi şekilde görevini yapmaya çalışan insanlardı.

Bir şey daha fark ettim: Sinop’un halkı da çok olgun. Orada bazı yerlerdeki öfkeli davranışları ve umulmadık şekilde parlayan şiddet sarmalını görmüyoruz. Örnek olarak trafik kuralı ihlâli yok. İnsanlar birbirlerinin haklarını ihlâl etmiyor. Birbirlerine enteresan bir şekilde anlayış gösteriyor tahammül ediyorlar. Hatta bu sadece trafikte değil bu olgunluk her alanda görülüyor. Bu olgunluk hastanede hasta-personel ilişkisine ise öyle yakışıyor ki haberlerde gördüklerimizden çok farklı.

Mustafa Ali Mahdum

Anlat Derdini Feridun Ağabey'de önceki yazılar...