Sağlıktan sonra bir de eğitim haberleri, insan dinlerken okurken sadece üzülmüyor; içinde tarif edilemez fırtınalar kopuyor. Çünkü bazı olaylar sadece bugünü anlatmaz… Geçmişin izlerini de uyandırır.
Benim içimde de öyle oldu. Çünkü benim için okul, bir zamanlar sadece “okul” değildi. Yedi yaşında kapısından girdiğim bir gurbetti. Annemin kokusundan koparılıp ranzanın soğuk demirine bırakıldığım bir dünya…
1990’lı yılların o uzun, sessiz koridorlarında biz çocuklar, hüznü ve sevinci aynı metal tabakta karıştırarak büyüdük.
İlkokul birinci sınıftayım… Önümde bir kâğıt… Üzerinde heceler… Ama o heceler bana harf değil, aşılması zor bir dağ gibi görünürdü. Okuyamazdım. Okumayı sevmezdim. Ama içimde garip bir istek vardı: Yazmak…
Belki konuşamadıklarımı yazmak istiyordum. Bir öğretmen başımda durduğu an… Sanki zihnim kapanırdı. Kalbim hızlanır, kulaklarım uğuldar, kelimeler kaybolurdu. Çünkü bana kızıp aniden dövecekmiş gibi gelirdi. Görme engelli bir çocuktum. Görmeden yüzüme bir tokat inecekmiş gibi hissederdim.
Bugün bile birinin sesinde öfke hissetsem, o küçük çocuğa dönüşüyorum. Hâlâ biri bana bir şey öğretmeye çalışsa, yanımda dursa ya da sesi biraz yükselse, zihnim o bilgiye kapanıyor.
İnsan büyüyor ama bazı korkular büyümüyor. Bir gün o hece kâğıtlarında yine takıldım.
Öğretmenimin sesi sertleşti…
Ve sonra… Bir tokat. Yere düştüm. O an sadece canım yanmadı. Bir şey daha kırıldı içimde…
Belki de öğrenme cesaretim. Sonra beni başka bir sınıfa gönderdiler. “Birkaç saat burada vakit geçir” dediler. Ben birinci sınıftaydım, o sınıf beşinci sınıftı. Orada bir kadın öğretmen vardı…
Yüzü sakindi. Sesi yumuşaktı. Bana bakarken acele etmiyordu. İlk defa biri bana “yapabilirsin” demeden, bunu hissettirdi. Ve o gün… O güne kadar okumakta zorlandığım, okuyamadığım heceler dilimden dökülmeye başladı.
Çünkü korku gitmişti. Yerine güven gelmişti. İşte o gün anladım:
“Sevgi, bazen bir tokadın yapamadığını yapar.”
***
Yine bir gün hocamız başının ağrıdığını söyledi. Çocuk aklımla hemen atıldım:
“Hocam, bende aspirin var.”
Annem çantama koyardı… Belki gerçekten işe yarasın diye değil ama ben iyi hissedeyim diye… Etüt öğretmenimdi, aynı zamanda sınıf hocamızdı.
Koşarak getirdim. Ama o bebek aspiriniydi. Hocanın yüzü bir anda değişti. Ve ardından gelen sözler…
Azar değil sadece… Küçümseme… Yok sayılma…
O an elimdeki ilaç değil, iyi niyetim ve masumiyetim düştü yere. Ben yardım etmek istemiştim. Ama yanlış anlaşılmıştım.
O gün öğrendim:
“Bir çocuk, en çok iyi niyeti kırıldığında susar.”
Ben kalabalıkları sevmezdim. Bahçede bir köşe bulur, tek başıma otururdum. Konuşmazdım. Dinlemezdim. Sadece dururdum. Belki içimdeki gürültüyü susturmak için… Bir gün yine öyle oturuyordum.
Bir grup öğretmen geldi, yakınımda konuşmaya başladılar. Kulağım onlarda değildi. Ama bir süre sonra bir ses yükseldi:
“Sen burada ne yapıyorsun? Laf mı dinliyorsun?”
Ne olduğunu anlamadan azar işittim. Sürekli beni laf dinlemekle suçlarlardı. Ben bir köşeye çekilirdim, öğretmenler de benim oturduğum köşeye gelirdi. Ama beni hep dinliyormuşum gibi değerlendirirlerdi.
Ve oradan kovuldum. O an içimde bir şey kırıldı ve bu duygu uzun süre peşimi bırakmadı. Sanki biri hep beni “laf dinliyorsun” diye azarlayacakmış gibi hissettim. Bu yüzden kalabalıklardan uzak durmaya başladım.
O gün anladım: Bazı çocuklar yanlış yaptıkları için değil, yanlış anlaşıldıkları için cezalandırılır.
Yemekhane… Çorba kokusu… Ispanak… Ve masanın üzerinde duran o küçük çeyrek ekmek…
Karnım doymamıştı. Bir parça daha almak için kalktım. İsmini “Cengiz” diyelim bir öğretmen beni çağırdı. “Gömleğinde leke var” dedi.
Yanına gittim. Ve bir anda… Tokat. Ne olduğunu anlamadım. Ne yaptım, bilmiyorum. Sadece aç idim. Ama o gün şunu öğrendim: Bazen bir çocuğun en büyük suçu, ihtiyaç duymaktır.
Bir gün de arkadaşlarla para toplamıştık. Küçük bir mutluluktu bizim için. Yemekten sonra başka bir masada birlikte kuru pasta yiyecektik. O gün masada yerimde değildim. Herkesin yemek masası belliydi. Sayım yapıldı. Bir kişi eksikti…
“Hocam ben buradayım” dedim.
Ama sesim titriyordu. Bir anda kulağımdan tutuldum. Sürüklenircesine çekilerek yerime götürüldüm. Tokatlar… İtmeler… Oysa sadece arkadaşlarımla oturmuştum.
O gün anladım: Bir çocuk bazen kendini anlatamaz… Bazen de anlatmasına izin verilmez.
Hocanın yanından her gün geçerken gözümü kapatırdım. Sanki aniden bana vuracakmış gibi hissederdim.
***
Evlerde televizyon yeni yeni vardı. Ailem bir program izlerdi... Sıcağı sıcağına gerçek olaylar anlatılırdı ama şiddet bağırışlar vb. Gerçek olaylar… Şiddet… Bağırışlar… Onlar izlerdi.
Ben korkardım. Ama kimse fark etmezdi. Çünkü çocuklar korktuklarını bağırarak söylemez… İçlerine saklar.
Ve sonra… Değişim zaman geçti.
Okula yeni öğretmenler geldi. Daha önce bizlere çok güzel eğitim veren iyi kalpli güzel gönüllü sınıf öğretmenlerimiz de vardı ama pedagojik eğitim almış, engellileri anlayan özel eğitim öğretmenlerimiz geldiler ve sadece ders anlatmadılar. Hayatı öğrettiler. Dolap nasıl düzenlenir… Çamaşır nasıl yıkanır… Bir insan diğerine nasıl davranır… İlk defa kendimizi “öğrenci” gibi hissettik.
Sadece disipline edilen değil, anlaşılan çocuklar olduk. Bugün Ş.Urfa’da, K.Maraş’ta yaşananlara bakınca şunu görüyorum: Disiplin gereklidir… Ama sevgi yoksa, sadece korku üretir.
Okul bir çocuğun sığındığı yer olmalı… Kaçtığı değil. Öğretmen, korkutan değil… Güven veren olmalı.
Çünkü mesele şudur: Bir çocuğa ne öğrettiğimiz değil, ona kendisini nasıl hissettirdiğimizdir.
Korkuyla büyüyen çocuk öğrenir belki… Ama noksan büyür. Şefkatle büyüyen çocuk ise sadece öğrenmez… İnsan olur.
Selman Devecioğlu

