“Yüksek teknoloji ve yapay zekâ insanlığa inanılmaz faydalar sağlıyor ama bir yandan da insanlar bu teknolojinin ürettiği cihaz ve malzemelerin, yapay zekânın ürettiği içeriklerin elinde oyuncak hâle geliyor. İnsan artık yavaş yavaş hemen hiçbir meslekte hayatın öznesi olma özelliğini kaybetmeye başlıyor. Senariste “sana gerek yok artık yapay zekâ var” denilmesi, şoföre “sana gerek yok yapay zekâ var” denilmesi, ressama, yapay zekâ resti çekilmesi, şarkıcıya besteciye hemen herkese derken hiç kimsenin hiç kimseye muhtaç olmayacak duruma gelmesi acaba insanlık için iyi bir sonuç mu, kaosa doğru mu gidiyoruz?
Bu soruyu sormadan duramıyorum. Bir emekli olarak düşünüyorum da bir hekim hastasına sadece git şu tahlilleri yaptır dedikten sonra tahlillere bakarak şu ilaçları kullan mı demelidir? Hiç kendisi hastaya beslenme hakkında, ne yiyip içtiği hakkında, işi hakkında; kaldığı mekân hakkında ekonomik durumu hakkında bilgi sahibi olarak bir tavsiyede bulunamaz mı? Bize eskiden hekimler ne yiyip ne içeceğimiz hakkında da bilgi verirdi. “Hele şu sırtını bir aç” derlerdi. “Öksür bakalım” derlerdi. Ne bileyim “iştahın nasıl?” diyerek, “bağırsak sorunun var mı?” vb. diyerek bazı sorular sorarlardı... Şimdi hemen hepimiz mekanikleştik. Her şeyimizi teknolojiye yükledik. İyi mi oldu bilemiyorum ama galiba bu gidişle insan, konuşacak insana bile hasret kalacak. Saygılarımla...”
Rafık Tez
***
Kişiye özel mailden cevap bekleyen okuyucularımıza
Bazı okuyucularımızın kişisel sorunları dert ve dilekleri oluyor ve değerli okuyucularımız bu dert ve sıkıntılarını, üzüntüleri ve sorunlarını yazarak gönderiyor. Sonra da “derdime bir çare var mı? Bana mail yoluyla cevap verebilir misiniz?” diye cevap istiyorlar. Bu değerli okuyucularımızın bir kısmı da “gazetede yayınlandığını takip edemezsem bana mailden gönderebilir misin?” diyor.
Değerli okuyucularımız, bu köşede okuyucularımızın dert ve dileklerine mail yoluyla kişisel cevap verme ve yorumda bulunma yetkimiz ve sorumluluğumuz bulunmuyor. Bu köşe okuyucularımızın gerek bireysel gerek kurumsal anlamda dertlerine çözüm bulmak istediklerinde, bir yol yöntem aradıklarında müracaat ettikleri gazete köşesidir. Buradan nice okuyucumuzun dert ve dileklerini yayınlayıp büyük çoğunlukta da dertlerin çözümüne vesile olunmuştur.
Ancak kurumsal bir mecrada kişisel bir iletişimin olmayacağını hepimizin takdir etmesi gerekmektedir. Şu kadarını belirtebiliriz ki derdinizi yazıp gönderip yayınlanırken isimsiz olmasını veya rumuz isim göndererek o rumuzun yayınlanmasını isteyebilirsiniz. Saygılarımızla. F.A
***
Bir sözün ötesine geçen sessiz kahramanlar
Nikâh salonlarının o pırıltılı, telaşlı atmosferinde dudaklardan dökülen en tanıdık ama belki de omuzlara binen en ağır emanettir o cümle: “İyi günde, kötü günde… Hastalıkta ve sağlıkta…”
O an alkışlar tufan gibi kopar, yüzükler parıldar, fotoğraflar çekilir. Kimse o sözün yıllar sonra ruhun derinliklerinde nasıl bir imtihana, nasıl bir sabır taşına dönüşeceğini hesap etmez. Çünkü hayat, bazı cümlelerin gerçek ağırlığını hemen öğretmez; insan ancak bir ömrün kıyısından geçince anlıyor kelimelerin haysiyetini.
Ben bu cümlenin ne demek olduğunu çocuk yaşlarda, memleketim Konya Ereğli’nin o patika sokaklarında öğrendim.
Babamın bir amcası vardı; herkes ona “Devecinin Hüseyin” derdi. Kendimi bildim bileli o evde, dünyanın gürültüsünden arınmış, derin bir sükûnet hâkimdi. Hüseyin amcanın eşi yatalaktı. Çocuk hâlimizle bazen kapılarının önünden geçer, bazen de kendimizi o sessiz iklimin ortasında bulurduk. O yaşlarda tam kavrayamazdım ama o evin atmosferinde insanın içine işleyen başka bir hâl vardı: Gürültüsüz, sitemsiz, âdeta bir derviş sabrıyla örülmüş bir hayat…
Hüseyin amca eşine yemek yedirirken, elini yüzünü büyük bir incelikle silerken sergilediği o şefkati bugün bile ruhumda hissediyorum. Bunu mecbur olduğu için yapan bir adam tavrıyla değil; sanki yıllardır aynı duanın içinde yaşayan bir müminin teslimiyetiyle yapardı. Çocuk aklımla bile kavrardım o merhametin yakıcılığını.
Sonra dönüp kendi köklerime baktım. Dedem de yıllarca eklem romatizmasıyla eriyen babaannemin yanından bir an olsun ayrılmadı. İlgilendi, yükünü hafifletmek için çırpındı. Şimdi geriye dönüp düşününce, belki de içinde büyüdüğümüz o kadim Yörük kültürü fısıldamıştı bize bu sadakati. Kadının eşine merhametini, erkeğin hanımına duyduğu o sarsılmaz vefayı ilk orada gördüm, ilk orada hissettim. İnsanların birbirini yarı yolda bırakmamasını, hayatı sadece güneşli günlerden ibaret saymamayı…
Çocukken dünyayı böyle sanıyor insan. Büyüdükçe anlıyor ki birinin en zor gününde yanında kalabilmek, her yüreğin harcı değilmiş. Modern çağ, sevgiyi en çok konuşan ama vefayı en çabuk unutan zamanları dayatıyor bize. Her şeyin hızla tüketildiği, insanların birbirine tahammül etmeyi değil, vazgeçmeyi daha kârlı bulduğu bir çağ bu.
Oysa gerçek sevgi, tam da o ışıklar söndüğünde belli olur. Bir insanı sağlıklıyken sevmek kolaydır; gülerken, yürürken, hayat yolunda tökezlemeden giderken “yanındayım” demek işin en kolay tarafıdır. Asıl mesele; dizleri tutmadığında elinden tutabilmekte… Galiba sadakat; bir ömrü, bir başkasının yüküyle birlikte kimseye hissettirmeden omuzlayabilmektir.
Selman Devecioğlu

