İstanbul’un fethinin 573. yıl dönümündeyiz. Arif Nihat Asya’nın:
Elde sensin dilde sen gönüldesin baştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın
Dizesiyle nasıl bir gençlik beklediğimizi dile getirdiği şiirine en muhtaç olduğumuz dönemdeyiz.
Elbette bunun en büyük sebeplerinden biri gençliğimiz üzerinde cumhuriyet tarihi boyunca oynanan büyük oyunlardır. Önceleri dinsizlik propagandaları sonrasında sağ sol çatışmaları ve akabinde FETÖ-vari belalar gençlerimize her devirde ayrı bir darbe indirdi.
Elbette eğitim sistemimizdeki çarpıklıklarda bunun tuzu biberi oldu.
“Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” dedik ise de Fatihleri, Yavuzları, Alparslanları Selahaddin Eyyubileri, Barbarosları gençlerimize öğretemedik.
Son dönemdeki tarihî filmler ile de tarihimizi reytinge, paraya kurban ettik. Gayesi para olan adamın değeri kâğıt parçası kadar olur. Verdiği mesajlar da akşamdan sabaha ulaşamaz.
Oysa Fatih Sultan Mehmed dizisi ile gençlerimize aşk, iman, heyecan, gayret, vatan millet sevgisi, ilim hevesi, hoca kıymeti hülasa her türlü maddi manevi değeri verebilirdik. En kötü senaryolar ile bu fırsatı da bozuk para gibi harcadık.
Yapılan yapıcı tenkitlere ise sırtlarını döndüler. Diziyi sosyal mecralarda köpürtebilmek için paralı troller tuttular. Sadece günü kurtardılar. Yaptığım bir kısım tenkitlere bırakın cevap vermeyi bir Fatih dizisinde Çandarlı Paşa’ya bana hakaret ettirecek kadar zelil duruma düştüler.
Oysa görmek isteyen Fatih’in hayatında verilecek öyle mesajlar vardı ki... Bakın İstanbul fethine karar verilmesi sırasında yüce padişahın verdiği şu anlamlı mesajlara dikkat kesilelim.
Sultan II. Mehmed Edirne’de İstanbul kuşatması hazırlıkları ile meşgul iken devlet erkânı ile ulema ve komutanların fikirlerini öğrenmek için onları toplantıya çağırmıştı. Toplantının mahiyetini kimse bilmiyordu. Toplantıya gelenler ağırlanmış, yedirilip içirildikten sonra dualar edilmişti. Nihayet genç padişah mecliste olanlara şöyle hitap etmişti:
“Uzun bir süredir hatırımda bir düşünce vardır, onu sizinle müşavere etmek isterim. Zira insanlar fikir, anlayış ve zekâ bakımından ne derecede ileride olurlarsa olsunlar bu meziyetler, kendilerini başkalarıyla müşavere etmekten geri bırakmamalıdır. Hazreti Peygamber efendimiz dahi bundan müstağni kalmamış ve böyle yapılmasını emir buyurmuşlardır. Bu itibarla ortaya atacağım mesele hakkında herkes fikirlerini açıkça ifade etmelidir”.
Padişahın istişareye verdiği önem çok açık bir şekilde ortaya çıkıyordu. Padişah sözüne devamla şöyle konuştu:
“Dünya devleti müebbet olmaz ve bu cihan-ı fanide kimse devamlı kalmaz. Kişinin yaratılmasındaki maksat bir olan Allah’ı tanımak ve yaşandığı müddetçe O’nun dergâhına yaklaşmağa çalışmaktır. En faziletli insan küfür ve dalalet içinde bulunanlara karşı savaşandır. Bakınız Kostantiniyye beldesi ki bağ-ı İrem ondan bir köşedir. İsmi ve resmi ile illerde meşhur ve dillerde mezkûrdur. Lâyık mıdır ki, onun gibi bir menzil-i şerif ve makam-ı latif benim saltanat-ı zamanımda eyyam-ı devletimde küfür ocağı ve bağiler yatağı ve dağîler durağı olsun. Niyetim ve himmetim onun üzerine çevrilmiştir”.
Böylece o, dünyaya geliş gayesini unutmuyor ve hep o yolda olacağının işaretini veriyordu.
O kaleler saf demirden dahi olsa!
Devlet erkânının bir kısmı padişahın fikrine uyarken bir kısmı da muhalif kaldılar. Muhaliflere göre İstanbul alınması güç bir şehirdi. Nüfusu boldu ve etrafında çok kuvvetli bir suru mevcuttu. Şehrin şiddetle müdafaa edileceğine göre, alınmamak ihtimali de vardı. Bu takdirde devletin prestiji azalacaktı. Onun için bu teşebbüse girişmemek icap ederdi.
Muhalif grup Çandarlı Halil Paşa etrafında toplanıyordu. Padişah’ın bu muhalefetten fena hâlde canı sıkıldı ve:
“Ol kalenin benim elimde feth olunması mukadder olmuş ise burc u baruları taştan değil saf demirden dahi olmuş olsa, kahr u gadap ateşimle eritip mum gibi eylerim”, diyerek fikrinde ısrar etti.
Bundan sonradır ki Bizans’ın fethine, mecliste ittifakla karar verildi. Padişah gerçekleştirmek istediği meselelerde nasıl bir kararlılık içinde olduğunun mesajını net bir şekilde ifade etmişti.
Henüz 21 yaşındaki II. Mehmed Han niyetini belli ettikten sonra bunun gerekçelerinden bahsetmeye başladı.
II. Mehmed Han ecdadının çektiği çileleri yaptığı hizmetleri şöyle anlatmıştı:
“Bu büyük fetihlerin kolaylıkla ve lafla gerçekleştirilmediğini çok iyi bilirsiniz. Çabalamadan başarı elde edilir mi? Canını feda etmeyi göze almayan âşık amacına ulaşabilir mi?
Devletimizin kuruluşundan itibaren birçok kanlar döküldü. Birçok yaralanmalar oldu. Birçok yetim ve dulların gözlerinden matem yaşları aktı. Birçok ağlama ve inlemeler gökyüzünün yükseklerine ulaştı. Birçok alınmaz denilen kaleler alındı. Birçok derin dereler, coşkun ve geçit vermez ırmaklar geçildi. Birçok yalçın kayalıklar arasında geçit yerleri oluşturuldu. Birçok gece uykusuz, birçok günler dinlenmeden geçirildi. Birçok zorluk ve tehlikeler atlatıldı.
İşte atalarımız (böylece) her türlü tahmin ve düşüncenin üzerinde olarak pek çok sıkıntı ve zorluğu göze aldılar, tahammül ettiler. Karşılarına çıkan güçlü ve inatçı düşman kuvvetlerini püskürttüler, göğüslerine dayanan mızrakları kırdılar. Kibir ile böbürlenen sancaklarını baş aşağı eğdiler.
Korku ve endişe, ihmal ve gevşeklik nedir bilmediler. Talihin yüzlerine gülmediği zamanlarda bile, kesinlikle gelecek konusunda ümitsizliğe kapılmadılar. Düşmanlar karşısında galip gelene kadar başları dik durdular.
Kendilerine ve yüce hedeflerine güven ve bağlılıkları en üst seviyede idi. Kazandıklarını yeterli görmez, daima yeni hedeflere ulaşmayı isterler, yerlerinde duramazlardı. Cihat yolunda türlü türlü zorluklara katlanırlardı.
Herhangi bir olumsuzlukla karşılaştıklarında bundan etkilenip üzüntüye kapılmaz; başarı hâlinde de aşırı derecede sevinmezlerdi. Bu ölçülü faaliyet ve tutumları sayesinde şanlı bir devlet kurdular. Kahramanlık ve heybetlerini göklere ulaştırdılar. Adalet, gayret ve yüce bir yönetimin nasıl olması gerektiğini bütün dünyaya gösterdiler. Can, mal, silah, gemi ve bütün varlıklarını feda ederek bizlere her yönden yüce ve mükemmel bir devlet bıraktılar.
Padişahın tarih şuuru ve ecdadının mirasına sahip çıkma arzusu fevkalade yüksekti
Hiçbir engel bizi durduramaz!
Bu şekilde devletin kuruluşundan başlayarak, Rumeli’ye geçişten, dedelerinin çektiği sıkıntılardan, Bizans’ın hile ve desiselerinden ve çevirdiği entrikalardan uzun uzun bahseden padişah Bizans işini halletmeden hiçbir mühim işe girişmeyeceğini, belirterek artık bu kutlu günün geldiğine şu sözlerle işaret etti:
“Artık şehrin bizim karşımızda dayanması ve elimizden bu defa da kurtulması ihtimali bulunmamaktadır. Silahımız elimizde olarak gerçekleştireceğimiz hücumla bu şehri ele geçirip mevcut durumuna son vereceğimize veya uzun müddet kuşatıp sıkıştırarak zorla içeri gireceğimize güvencim ve vicdanî kanaatim kesindir.
Ancak bu noktada bize her şeyden önce gerekli olan, bu konuda herhangi bir erteleme ve gecikme içerisine girmemek, böylece düşmanın aleyhimize olarak hareketine ve kışkırtmasına zaman bırakmamak, mümkün olduğunca hızla hareket ederek kuvvet ve kahramanlığımızı göstermektir.
Kostantiniyye’nin şimdiye kadar varlığını devam ettirebilmesinin bizim ihmal, korkaklık veya güçsüzlüğümüzden değil kendilerine mühlet vermemizden kaynaklandığını bütün dünyaya gösterip ispatlamalıyız.
Bu kadar genişleyip büyümüş olan devletimizin tam da ortasında yer alan bu şehrin aleyhimizde bir zorba güç olarak yaşamasına, her fırsatta devletimizin zararına işlere kalkışmasına da izin vermeyelim.
Tam tersine atalarımıza en layık nesil olduğumuzu, onların kahramanlık ve yüce karakterlerine aynı şekilde sahip olduğumuzu ortaya koyalım. Zira onlar nice tehlikeler ve zorluklar atlatarak kısa sürede bütün Asya ve Avrupa'daki ülkeleri ellerine geçirerek buraların hâkim ve vârisleri oldular. Nice büyük ve önemli şehirleri ellerine geçirdiler, Sayılamayacak kadar çok milletler karşısında üstün geldiler.
Biz de bu şehri küçük bir zahmetle ve biraz yorularak aldıktan sonra sanki zaten bizim olan bir kaleden çıkar gibi hiç durmadan harekete devam ederek kısa sürede yeni bölgeler üzerine hücum edeceğiz. Hiçbir engel bizi ilerlemekten alıkoyamayacak ve diğer milletlerin hiçbirisi kuvvet ve gücümüz karşısında duramayacaktır. Allah’ın yardımı ile kısa süre içerisinde kara ve denizin sahibi olacağız.
Artık bundan sonra mühlet vermeye ve işi uzatmaya gerek kalmamıştır. Öyle bir sürekli fikir ve maksada hizmet yolunda canlarımızı vakfedelim ki ya bu şehri alalım ya da fethi yolunda çarpışarak hepimiz ölüm yolunda nefislerimizi feda edelim.
Ben bizzat kendim gayret ve mücadelede sizlerle yarışacak ve büyük bir minnet ve övünçle gayretinize ortak olacağım. Ordumun başında birinci safta yerimi alacağım, herkesin kabiliyet ve katkısı oranında gönüllerini alacak, övgüye değer yararlıkları görülenleri kendilerine şan ve şeref kazandıracak hediyelere boğacağım. Böylece herkese tehlikeler içerisinde nasıl şan ve şeref kazanıldığını öğreteceğim”.
Bu büyük azmin karşısında hiçbir gücün durması mümkün değildi. İstanbul’un fethine giden yolu Fatih Sultan Mehmed Han’ın işte bu nutku açmıştı.
“Ni’mel emir ve ni’mel ceyş” diye övülen İstanbul fethinde bulunanları rahmetle yâd ederken okurlarımızın ve milletimizin Kurban Bayramı’nı tebrik ederim.
TEFEKKÜR
Feth-i İstanbul’a fırsat bulmadılar evvelûn
Feth idüb Sultan Muhammed dedi tarih “ahirûn”
(Ahirun kelimesi ebced hesabıyla 857 (1453) yılını göstermektedir)

