Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Güçlü aile ve Nene Hatun!
0:00 0:00
1x
a- | +A

Osmanlı tarihinin en felaketli ve dramatik savaşlarından biri 93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı idi. Osmanlı açısından büyük bir mağlubiyetle sonuçlanmıştı. II. Abdülhamid Han’ın bütün karşı koymasına rağmen o sırada iktidarı elinde bulunan II. Meşrutiyet döneminin paşaları devleti gözü kapalı bir şekilde bu savaşa sokmuştu.

Bizde meşrutiyet dönemleri "her istediğini istediğin gibi yapacaksın ama olumsuz neticelenirse padişahı suçlayacaksın!" şeklinde hep anlaşıldı ve değerlendirildi. Meşrutiyet dönemi devlet adamları asla sorumluluk almıyordu. Hatta yetkilerini sınırladıkları padişahı işler kötü gittiğinde tek sorumlu gösteriyorlardı.

Neticede 93 Harbi, Osmanlılar açısından hem doğuda hem batıda felaketle neticelenecektir. Fakat bugün asıl mevzumuz savaş değildir...

Savaşın doğu cephesinde bilhassa Erzurum’daki çarpışmalar Türk kadınının gerektiğinde nasıl bir destan yazacağının göstergesi olması bakımından çok önemli olmuştu.

Önümüzdeki on yılı "Aile Yılı" ilan ettik. Aileyi güçlendirmeyi devletimizin bir numaralı politikalarından biri seçtik. Hâl böyle iken LGBT’li bireyler gittikçe artıyor. Aileler dağılıyor, parçalanıyor. Nüfus azalıyor. Vatan sevgisi erozyona uğruyor.

Peki, Aile Bakanlığı gibi bir bakanlığın olmadığı, aile ve aileyi güçlendirmek gibi politikaların bulunmadığı dönemlerde böylesine güçlü aile kurumu nasıl ortaya çıkıyordu.

İşte değerlerimizi unutursak gündelik politikalarla iş yapacağımızı sanırız ve ne yazık ki aldanırız.

Bir mütefekkirimizin, “Beyi bey doğurmaz oğul, beyi ana doğurur” sözünü ispatlarcasına o analar sadece yiğitler doğurmuyordu. Yeri geldiğinde şehadet şerbetini nûş etmekten vatan uğruna can vermekten çekinmiyordu.

İşte bu noktada 93 Harbi'nin simge isimlerinden Nene Hatun, sadece Erzurum değil bütün Türk milletinin kalbinde büyük yer edinecektir. Vefatının 71. sene-i devriyesinde bu vatanperver mücahide Türk anasını tanımak, hatırlamak ve yâd etmek yerinde olacaktır.

Mühim olan sadece hatırlayıp geçmek demek değildir. Onlara benzemek ve onların sahip olduğu değerleri ve o güçlü imanı kazanmak demektir.

Nene Hatun, Erzurum'un Hasankale Kazası’nın Çeperli köyünde doğmuştu. Anne adı Zeliha baba adı ise Hüseyin idi. 1870 yılında Mehmet Efendi ile evlenmiştir. Nene Hatun ve eşi Mehmet Efendi, 1877 yılında Rus ordusunun Kars’tan Erzurum’a doğru yaklaştığını duyunca Çeperli köyünden Erzurum şehir merkezine göç ettiler.

Burada Taşmescit Mahallesi’ne yerleştiler. Elif adında yeni doğmuş bir kızı ve henüz üç yaşında Kazım adlı bir oğlu bulunuyordu. Elbette Nene Hatun, vatan uğruna, tarihin en güzel kahramanlık destanlarından Aziziye Müdafaası’nın sembol isimlerinden biri olacağından habersizdi.

Aziziye Tabyası'nda muazzam destan!

93 Harbi başladıktan sonra Osmanlı ordusu Batı cephesinde Gazi Osman Paşa’nın komutasında, Doğu cephesinde de Ahmed Muhtar Paşa yönetiminde tüm hızıyla mücadelesini sürdürüyordu. Ancak savaş her iki cephede de aleyhimizde cereyan ediyordu.

Doğuda Erzurum’u ele geçirmeyi hedefleyen Ruslar, şehrin kuzeydoğusunda yer alan Top Dağı’ndaki Aziziye Tabyası’nı baskınla ele geçirmeyi planlamıştı. Bunun için de Türk dilini konuşan Ermeni köylülerin yardımıyla gizlice harekete geçerek, yaklaştılar ve o sırada Tabya’yı savunan bir avuç Türk askerini derin uykuda yakaladılar.

8-9 Kasım 1877 gecesi saldırıp uykudaki nöbetçileri şehit ettiler. Böylece Rus askerleri hiçbir direnme görmeden Aziziye Tabyası’na yerleştiler. Orada bulunan Türk askerlerinden yalnızca biri canını kurtarabilmiş ve Erzurum Cephesi Komutanı Ahmed Muhtar Paşa’ya bu kara haberi ulaştırmıştı. Bunun üzerine Ahmet Muhtar Paşa, Erzurum halkından yardım istedi.

O gün sabah ezanı okunduktan sonra minarelerden “Moskof Aziziye Tabyası’na girdi, silahını alan baltasını alan Müslümanlar Aziziye’ye yürüsün" sadaları yükselmeye başladı. Bu acı haberle uyanan Erzurumlular abdest alıp namazlarını kılar kılmaz harekete geçtiler. Kadını erkeği ve eli silah tutan yavruları ellerine ne geçirdilerse; silâhı olanlar silâhını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak, ölüme gittiklerini bilerek Aziziye Tabyası’na doğru koşmaya başladılar.

Bu sırada, erkeği cephede savaşan Nene Hatun, henüz yirmi yaşında bir genç kadındı. Kundaktaki üç aylık kızını emzirdi, onu ve ondan biraz büyük olan oğlunu öpüp kokladıktan sonra; “Allahım. Bu yavrucukları bana sen ihsan ettin. Ben de onları şimdi sana emanet ediyorum” dedikten sonra cepheden yaralı gelip birkaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini aldı ve gözlerinden sicim gibi yaşlar dökerek evden ayrıldı.

Sokak ana baba günü gibiydi. Hızla Tabya’ya doğru koşanlar arasına katıldı.

Erzurumlular Tabya’ya vardıklarında, ön sıradakiler Rusların açtığı yaylım ateşi karşısında şehit düştüler. Arkadakiler ise, nasıl olduğu anlaşılamadan baltalarla demir kapıları kırıp düşmanın üzerine atıldılar. Ruslar ikinci defa tüfeklerini ateşleyememiş ve göğüs göğüse bir savaş başlamıştı. Kalın tokmaklarla çamaşır döven Erzurumlu kadınlar şimdi balta ve topuzlarla Rus askerlerinin kafalarını kırmaya başlamıştı.

Ruslar büyük bir korkuya kapılmışlardı. Zira kadınlar panter gibi vuruşuyordu. Ölümden başka hiçbir şey onları durduramıyordu. Biri ölse beşi yerini alıyordu. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu; baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi. 2500’e yakın Rus askeri öldürülerek Tabya geri alındı. Türkler ise 1000 kadar şehit vermişlerdi.

O gün yiğitçe vuruşan ve kadınları gayrete getiren Nene Hatun, Name Hatun ve nice isimsiz şehide kadın tarihe altın bir sayfa açmışlardı.

Nitekim zaferden sonra Erzurumlulara bizzat teşekkür eden Sultan II. Abdülhamid Han, 12 Kasım 1877 tarihinde “Haysiyetli ve şerefli Erzurum Ahalisine...” hitabıyla bir telgraf göndererek halkın bu yiğitçe duruşunu takdir etmiştir.

Ne yazık ki Türk kadınlarının kahramanlık simgesi durumuna gelen Nene Hatun’un, Cumhuriyet döneminde ömrü fakirlik ve çaresizlikle geçmiştir. Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye dilekçe yazarak içinde bulunduğu durumu arz etmişti. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivinde yer alan ve 18.08.1943 tarihli dilekçede; Nene Hatun, kendisi gibi savaş gazisi olan Name Hanım ile birlikte içinde bulundukları acı durumu dile getirmiş ve yardım isteğinde bulunmuştu.

1943 tarihli, Nene ve Name Hanım’ın gönderdiği bu dilekçeden herhangi bir sonuç alınamamıştır. Nene Hatun ve Name Hanım’ın çaresizlikleri kendisiyle yapılan çeşitli röportajlarda ortaya çıkmıştır.

Bir ara kendisine dört lira bağlanmış ancak bu da yeterli olmamıştır. Durumunun araştırılması için gönderilen mülkiye müfettişi ise sanki onu cezalandırmak için gönderilmişti. Nene Hatun’un gazete muhabirlerine “İnsaf edin, dört lira ile ben ne yapabilirim?” diyerek konuşması karşısında almış olduğu o dört liralık yardım da kesilmiştir.

1950 yılına gelindiğinde Aziziye Kahramanı kadın gazilerinden bir tek Nene Hatun hayatta kalmıştı. Bu sırada Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle Nene Hatun’un değeri bilinmeye başlamıştır.

Hayatının son günlerinde 8 Mayıs 1955'te "Yılın Annesi" seçilmişti. Türk halkının kahramanlığını anlatarak övündüğü, cesaret timsali, mert, yiğit ve imanlı Türk kadını 22 Mayıs 1955’te vefat etti. Kabri, Erzurum'da kahramanca mücadele ettiği Aziziye Tabyası'nda yer almaktadır...

Doksanüç gününde Aziziye’de

Ünlü şairlerimizden rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Nene Hatun’un o şanlı mücadelesini destanlaştırmıştı. Nene Hatun, gözlerini yere dikmiş ve şöyle anlatmıştı:

Tâze gelin iken onsekizimde

İki göğcek bala iki dizimde

Ve iki damla yaş iki gözümde

Doksanüç gününden hatırladığım.

Ruhumun süruru oğlumla kızım

Mürvetim, devletim, sevincim, sızım...

İki can yoldaşım, Elifle, Kâzım..

Saçlarını tel tel ıtırladığım.

Komazlar ki çifte kuzu meleye

Derler düşman gelmiş Çanakkale'ye

Yadımda oğlumu o velveleye

Âyet-el Kürsi'yle poturladığım

Düşmanı kahredip dönsün diye tez

Yadımda... Kırklara adadığım bez...

Konuya-komşuya haftada 3 kez

İnce ekmek açıp fetirlediğim.

Ap akça mektuplar gözledim. Gelmez.

Bağrımın başını közledim gelmez...

“Anam” deyişini özledim. Gelmez...

Ap akça sütümle baturladığım.

Şehitlik şerbeti içti dediler

İçti ve öteye uçtu dediler

Ne mezarın belli, ne düştüğün yer

Ey can konağımda yatırladığım!..

Ey can konağımda kadri ziyâde

O, aydan, güneşten bedri ziyâde

Peygamber katına ulaştı mı de

Doksanüç Harbi'nde Aziziye’de

Moskof kâfirini satırladığım

TEFEKKÜR

Ger sen bu işi kolay mı sandın

Gam leşkerini alay mı sandın

Şeyh Galip

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...