Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Adalette yeni sayfa mı?
0:00 0:00
1x
a- | +A

Feci bir cinayete kurban gittiği anlaşılan Gülistan Doku ciddi bir muhasebe yapmamızı gerekli kıldı. Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel oğlunu kurtarmak adına öyle işler yapmış ki sistemi baştan ayağa sorgulamak lazım geliyor. Cesedi ortadan kaldırmak, delilleri karartmak için yapılanlar geniş bir ekibin faaliyetine işaret ediyor. Bunlar vali de olsan tek başına becerebileceğin ameliyeler değil. Zaten savcılık tarafından, ‘Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme (TCK 281/1), sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme (TCK 244/2), özel hayatın gizliğini ihlal (TCK 134/1), kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme (TCK 136) ve resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek (TCK 205)’ suçlarından tutuklanmasının istenmesi hadisenin ne kadar organize olduğunu bütün netliğiyle ortaya koyuyor.

Münferit gibi görünen bu olay geldiğimiz tehlikeli noktayı bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Makam denebilecek bir konuma yükselen hemen herkes oradan şahsi menfaat temin etme yoluna gidiyor. Bunlar bugün o kadar ayyuka çıktı ki devlete olan güven sarsıldı.

Akın Gürlek Bey’in Adalet Bakanı olması ile yeni bir sayfanın açıldığını görmekteyiz. Bu sayfa inşallah kapanmamak üzere açılır ve milletimizin adalete olan inancı yeniden sağlanır. Akın Bey’in bütün faili meçhullerin üzerine gideceğiz ifadesi bunu göstermektedir. İnşallah nüfuzlu kimseler bunun önüne set çekmezler.

Aksi takdirde millet yine sabah kuşağı programlarında aylarca bir tane faili meçhul cinayet ortaya çıkacak diye ahlaksızlık hikâyeleri dinlemeye mecbur kalır. Aslında bu durum Emniyet Teşkilatımızı da ağır yaralıyordu. Sanki onların çözemediklerini bu programlar çözüyordu. Millet artık bu programlardan adalet dilenmeye başlamıştı.

Buyurun o zaman Gülistan Doku’nun ailesi Müge Anlı’nın programına şikâyette bulunsa vali beyi programlarına alabilirler ve günlerce sorguya tabi tutabilirler miydi? Elbette ki asla olmayacaktı. Ulaşılamayanlara ulaştığınızda milletin adaletin tesisine inancı başlar.

Bakınız faili meçhullerden birisi de Trabzon’da Fenerbahçe kafilesine yapılan saldırı idi. Üzerine gidilmediği için futbolda adalet bir türlü sağlanamadı. Yıllardır öyle ince işçilik yürütülüyor ki bunlar amigo yorumcular tarafından bir türlü dile getirilmiyor. Zira onlar da menfaatleri gereği hep takımlarına yontmaya çalışıyorlar.

Anadolu kulüplerine yapılan haksızlıklar, kıyımlar göz ardı ediliyor. Dört büyük kulübe yapılanlar ise günlerce tartışılıyor. Sonuçta adalet tamamen rafa kalkmış duruma geldi. Son olarak Spor Bakanı Osman Aşkın Bak’ın skandal açıklamaları onun için toplumda büyük infiale sebep oldu. Zira adaleti sağlama mevkiinde olanlar taraf da olsalar tarafgirlikten azade olmak zorundalar. Aksi hâlde adalet buhar olur.

Dolayısıyla en hafifinden en ağırına kadar her hususta adaleti elden bırakmamak gerekiyor. Aslında bu resmî sivil herkes için olmazsa olmaz bir kaide. Kendi çocuğun da olsa kendin de olsan adaleti elden bırakmayacaksın.

Gazneli Mahmud’un hassasiyeti!

Ecdadımızı başarılı kılan en mühim amil adaletti. Osmanlı çağları her konuda olduğu gibi bu konuda da Türk tarihinde bir zirvedir. İdamı gerektirecek bir suç şehzade dâhil herkesin sonunu getirirdi. Kimse soyuna sopuna güvenerek suç işleme cesaretini kendinde bulamazdı.

Neden Hıristiyanlar kendi aralarındaki davalarda dahi Osmanlı mahkemesini tercih ederdi? Bunu düşünmek ve hakkıyla idrak etmek lazım. Osmanlı kadıları bu benim dinimden diyerek Müslümanları kayırmazdı. Hak ve hukuk ne ise onun kararını verirdi. Kanun karşısında en âciz bir reaya ile vezir, padişah bir tutulurdu.

Osmanlılar zulmü din düşmanlığıyla eş değer görüyordu. Adil padişah Allahü tealanın dostu, zalim ise düşmanıydı. Ünlü Şeyhülislam İbn Kemal’e kulak verelim:

“Padişahlık emri azimdir. Azametindendir ki adil olan Allah’ın mahbubu ve mukarrebidir (yakınıdır), zalim olan Allah’ın düşmanıdır.” Onlar padişahın zulmü defetmek için geldiğine inanırlardı.

Şeyh Bâlî Efendi es-Sofyavî ise “Risâle der Sîret-i Padişâhân-ı Pîşîn” isimli eserinde şöyle diyordu: “Ve padişah zulmedenleri def içündür”.

Padişahın birinci görevini ifade eden ne kadar keskin sözler bunlar!

Aslında söz konusu hassasiyeti bütün Türk-İslam tarihinde müşahede etmemiz mümkündür. Mesela Gazneli Mahmud’un bir hadise üzerine attığı adımlar aynı hassasiyete işaret ediyordu:

Bir gün sıradan bir vatandaş ağlayarak Sultan Mahmud’a geldi ve zalim biri hakkında şikâyetçi oldu. Sultan bu kişinin kendisine ne yaptığını sorunca o kişi gözleri yaşlı bir şekilde:

“Geceleri zorla evime giriyor, beni döverek evimden çıkarıp mahremimle aynı yatakta yatıyor. Ne olur beni bu durumdan kurtar.” diye yalvardı.

Bu durumdan çok rahatsız olan Gazneli Mahmud:

“O saldırgan adam bir daha evine gelince sessiz bir şekilde sarayıma gelerek beni haberdar et” dedi. Saldırgan, bir kez daha adamın evine girdiğinde mazlum kişi, konuştukları üzere Gazneli Mahmud’u durumdan haberdar etti.

Gazneli Mahmud kılıcını alıp derhâl adamın evine vardı. Eve girince ilk işi mumu söndürmek oldu. Arkasından saldırganın karaltısını gördüğü gibi kılıcı sapladı ve adamı katletti. Işığı yaktıran Sultan, adamı gördükten sonra secdeye kapanıp bir bardak su içti.

Şikâyetçi adam, Gazneli Mahmud’a bu davranışının sebebini sorunca şöyle cevap verdi:

“Mumu söndürmemin sebebi saldırgan insanın yüzünü görmek istemememdir. Belki tanıdığım biri olabilirdi, bu da adaletime gölge düşürebilirdi.

Secdeye gitmemin sebebi öldürülen saldırgan oğlum veya herhangi bir akrabam da olabilirdi. Onlardan birisi olmadığı ve dolayısıyla onun günahına ortak olmadığım için Rabbime şükretmemdendir.

Su içmemin sebebi ise senin bana bu haberi getirdiğinden beri bir yudum suyun ve bir lokma ekmeğin dahi boğazımdan geçmediğindendir.”

Bin yıllık kriter

Ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde yılların verdiği ihmal ile adalete olan güven her geçen gün biraz daha zayıflıyor. Bunun başlıca sebebi infaz kanunu. Verilen cezalar uygulanamıyor. Müebbet alan kişinin on sene sonra salına salına dolaştığını görebiliyorsunuz. O zaman o müebbetin hiçbir hükmü kalmıyor. Hemen bütün cezalar kâğıt üstünde kalıyor. İnsanların yürekleri soğumuyor. Bu bir toplumdaki sosyal düzeni altüst eden en mühim unsurdur.

Bir devlet suçluları kim olursa olsun hak ettiği gibi cezalandırabiliyorsa orada en azından asayiş vardır. Huzurun olup olmaması zulme düşüp düşülmediğiyle alakalıdır. Huzurun olduğu her yerde asayiş de vardır fakat tersi her zaman olmayabilir.

Bugünkü en büyük problemlerden biri de yaşı 18’den küçük suçluların cinayette bile çok hafif cezalar almalarıdır. Alınan cezanın infaz kanunu sebebiyle kâğıt üstünde kalması ise meseleyi daha da işin içinden çıkılmaz bir hâle getirmektedir. Göz bebeği yavruları canice katledilen ailelere dram üstüne dram yaşatılmaktadır. Çünkü azılı katiller on sene geçmeden sokaklarda arz-ı endam etmektedir. Bu ise başta o ailede olmak üzere toplumun her kesiminde kapanmaz yaralar açmaktadır. Burada ölçünün bir Batı kriteri olan 18 yaş değil akıl bâliğlik olması gerekiyor. Allahü tealanın ebedî azap ve ebedî mükâfat için kriteri rüşd iken 18’de ısrar etmek Batı’nın bütün hatalarını ülkemize taşımak olur.

Adalete itimat kalmazsa herkes kendi hakkını kendisi aramaya kalkacaktır. Bunu yapanlar terör estirecek, yapamayanlar küsüp kabuğuna çekilecektir. Bugün memleketimizde olan budur. Nice vatan evladı haydut ruhlu tiplerin elinde parelenirken hak edene uygun cezanın verilmemesi, verilse de uygulanmaması böyle bir netice doğurmuştur.

Türk tarihi adaletten uzaklaştığında yıkılan devletlerle doludur. Liyakatin göz ardı edilmesi, rüşvet ve iltimasın yayılması hep adaletten uzaklaşmakla ilgilidir. Bu öyle bir yoldur ki idareciler güzergâh esnasında adaletten ayrılmadıklarına dair kendilerini kandırırlar. Hâlbuki zulmün kalınlığı her geçen gün artmaktadır.

Şu hâlde acilen ve hatta derhâl yapılması gereken iş, adaletin tam olarak sağlanmasıdır. Rüşvet ve iltimasın ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılmasıdır. Hiçbir memleket bunlar varken gerçek manada büyüyemez. Belki büyüyor gibi görünür fakat bu sabun köpüğü gibi bir büyümedir. Çok kısa zamanda kapladığı hacmi yitirir. Gerçek büyüme sosyal barışla mümkün olabilir. Sosyal barış huzuru da beraberinde getirir.

Bizim bin yıllık kriterimiz var. Eshab-ı kirâm efendilerimizden Gaznelilere, Selçuklulara, Osmanlılara geçen kriter. Yeniden ona dönersek Büyük Türkiye’nin yolunu da açmış oluruz. Aksi takdirde kellim kellim la-yenfa’yı mumla aratacak bir netice bizi bekliyor hiç şüpheniz olmasın.

TEFEKKÜR

Tegayyür eylemiştir âlemin ol rütbe ahlâkı

Bize nakli tevârihin gelir gûyâ yalan şimdi

Ziyâ Paşa

(İnsanların ahlakı öylesine bozulmuştur ki,

Anlatılan tarih olayları bize şimdi yalan gelir)


Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...