Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Sultan’a darbe devlete ihanet!
0:00 0:00
1x
a- | +A

150 sene önce Sultan Abdülaziz Han bir kısım paşalar tarafından haince bir tertiple tahtından alaşağı edilmiş ve akabinde de hunharca katledilmişti.

İşin başında Serasker Hüseyin Avni Paşa liderliğinde Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Mithat Paşa ve Şeyhülislam Hasan Hayrullah bulunuyordu. Darbeci paşalar önce fetva emini Kara Halil Efendi’den padişahın tahttan indirilmesi için fetva aldılar. Fetvanın alınması üzerine 30 Mayıs 1876 günü Hüseyin Avni Paşa’nın yalısında toplanan ihtilâlciler, harekete geçtiler. Sabahın erken saatlerinde Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa, Harbiye öğrencilerine Abdülaziz Han’a suikast yapılacağını, bunu önlemek için Dolmabahçe Sarayı’nın çepeçevre sarılacağını, bu şerefli görevin kendilerine düştüğünü söyledi. Süleyman Paşa, bu korkunç yalanla kandırdığı silahlı üç yüz talebeyi alıp Dolmabahçe Sarayı’nı karadan muhasara ettirdi.

Donanma Kumandanı Arif Paşa da aynı şeyleri kaptanlara söyleyerek, Sultan’ın eseri olan ve üzerine titrediği zırhlıları, Dolmabahçe önüne demirledi. Süleyman Paşa, Veliaht Murad Efendi’yi alıp, dışarıda arabada bekleyen Hüseyin Avni Paşa’nın yanına getirdi.

Ardından harem dairesi önüne gelerek Darüssaade Ağası ile görüşmek istediğini söyledi. Darüssaade Ağası Cevher Ağa yanına geldiğinde;

“Ağa efendimiz! Millet, Sultan Abdülaziz Han’ın fiil ve hareketlerinden memnun değildir. Millet kendilerini hâl’ etti. Şahs-ı hümâyûnlarına karşı bir garaz ve suikastımız yoktur. Milletin selâmeti için, kendilerini Topkapı Sarayı'na götürmeye memurum. Lütfen kendilerine derhâl bildiriniz ve hazırlayınız. Ben burada bekliyorum” dedi.

Abdülaziz Han uyandırıldığında cülûs topları atılmaya başlanmıştı. Halife darbecileri anlamış ise de iş işten geçmişti. Artık yapılacak bir şey kalmamıştı. Annesi Pertevniyâl Sultan’a "Anne, ben bu felâketi otuz kırk defa rüyamda gördüm. Cenâb-ı Hakk’ın takdiri böyle imiş” dedi.

Böylece sarayından çıkarılan Sultan Abdülaziz, aile efradıyla birlikte, kayıklarla, sağanak hâlindeki yağmur altında Topkapı Sarayı'na getirildi. Şahsi serveti, hanımlarının kulaklarındaki küpelere kadar, ihtilâlciler tarafından yağmalandı. Burada Sultan'a III. Selim Han'ın odası ayrılmıştı. Bu duruma çok üzülen Abdülaziz Han; “Aman! Beni Sultan Selim gibi öldürecekler, düşmanlarım öç alacaklar. Kötülüğümü isteyenler varsa da sevenlerim dahi vardır. Bu durumda kalırsam ortalık birbirine girer. Sonunda beni yok ederler” dedi.

Abdülaziz Han, üç gün kuru tahta üstünde aç, susuz bırakıldı. Islak elbiselerini değiştirmesine dahi izin verilmedi. Daha sonra kendisi için hazırlanan odaya geçince, Sultan Murad’a bir mektup yazarak Fer’iye Sarayı’na nakledilmesini istedi. Bu arzusu üzerine, 1 Haziran 1876 günü Fer’iye Sarayı’na nakledildi.

Şehid ettiler!

Oysa Padişahı Fer’iye Sarayı'na naklettiren Hüseyin Avni Paşa şeytani planlarını çoktan tatbik sahasına koymuş bulunuyordu. Padişah daha Fer’iye Sarayı'na gider gitmez görevlileri değiştirdi. Pehlivanlardan Cezayirli Mustafa, Yozgatlı Mustafa ve Boyabatlı Hacı Mehmed’i Fer’iye Sarayı’nda bahçıvanlıkla görevlendirdi.

Pehlivanlar, Saray Muhafız Tabur Komutanı yanlarında olduğu hâlde; 4 Haziran 1876 sabahı, Sultan’ın odasına girdiler. Abdülaziz Han bu sırada Kur’ân-ı kerim okuyordu. Aralarında şiddetli bir boğuşma yaşandı. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılı Abdülaziz Han şiddetle karşı koydu ise de üç pehlivan karşısında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Sultan’ın bileklerini kesen zorbalar, gizlice işlerinin başına döndüler...

Bir müddet sonra ve gürültüler üzerine oraya gelen Valide Sultan, oğlunun kanlar içinde yattığını görüp, ağlamaya başlayınca, saray halkı Sultan’ın odasına toplandı.

Devlet ricalinden, olay yerine ilk önce, Kuzguncuk’taki yalısında bulunan Hüseyin Avni Paşa geldi. Daha ölmemiş olan Sultan, Hüseyin Avni’nin emri ile saray karakolunun kahve ocağına götürülüp ot bir sedire yatırıldı. Can çekişen Abdülaziz Han’ı tedavi için hiçbir hareket yapılmadı.

Hüseyin Avni, Midhat ve Rüşdü Paşa’nın gözleri önünde vefat eden Sultan’ın üzerine eski bir perde örtüldü ve doktor çağrıldı. Doktorlar, Sultan’ın vücudunu muayene etmek istediklerinde, Hüseyin Avni Paşa; “Bu Ahmed, Mehmed Ağa’nın cenazesi değildir” diyerek engelledi.

Karakolda hazır bulunan ihtilâlci paşalar, Padişah’ın bıyık makası ile iki bileğini keserek intihar ettiğini bildiren bir rapor hazırlatarak imza etmelerini istediler. Bunun üzerine hekimler, bileklerdeki yaralardan başka bir yere bakamadılar.

Raporu imza etmek istemeyen iki doktor, Hüseyin Avni Paşa tarafından ağır şekilde cezalandırıldılar. Bunlardan biri, Trablusgarb’a sürülürken Mâbeyn-i Hümâyûn hekimlerinden olan askerî doktor Ömer Bey ise, Serasker tarafından “Edepsizlik etme”, denilerek azarlanmış ve hemen oracıkta apoletleri sökülerek askerlikten ihraç olunmuştur. Diğer doktorlar raporları okumadan imza etmek durumunda kalmışlardı...

Ertesi gün yayınlanan hükûmet tebliğinde; “Sultan Abdülaziz, sakalını düzeltmek için istediği küçük makas ile bilek damarlarını keserek intihar etmiş ve serasker Avni Paşa, cesedi karakola naklettirmiştir” diye bir açıklamada bulundular...

Abdülaziz Han’ın teçhiz ve tekfini ile uğraşan imamlar padişahın iki dişinin kırık, sakalının sol tarafının yolunmuş olduğunu, sol memesinin altında büyük bir çürük bulunduğunu beyan etmişlerdir.

Bütün bu hadiseler değerlendirildiğinde Sultan Abdülaziz Han’ın adice bir tertiple şehit edildiği anlaşılıyordu.

Günümüzün gençleri 150 sene önce Osmanlı Devleti’nin 12 milyon kilometrekare yüzölçümü ve 64 milyon nüfusu ile dünyanın üçüncü büyük devleti olduğunu bilmezler. Bu devrede istiklal sahibi devlet sayısı elli sekiz idi. Osmanlı Devleti nüfuz bakımından Rusya ve İngiltere’den sonra üçüncü büyük güce sahipti. Nüfus bakımından ise Çin, İngiltere ve Rusya’dan sonra dördüncü devlet idi. O dönemde Rusya’dan başka Osmanlı Devleti’ni teke tek yenebilecek ikinci bir devlet bulunmuyordu.

Nesillerin ibret alması için yazıyorum!

Abdülaziz Han’ın intihar ettiğini iddia edenler acaba validesine yapılanlardan bir nebze olsun haberdar olmuşlar mıydı? Bilinmez. Şayet haberdar oldularsa onun validesine reva görülen muameleyi yaptıranların sonsuz bir kin duydukları padişaha da neler yapabileceklerini mukayese etmeliydiler.

Abdülaziz Han’ın hal’inden sonra Pertevniyâl Valide Sultan, Topkapı Sarayı’na götürülüp bir odaya hapsedilmişti. İki harem ağası, Hüseyin Avni Paşa’nın baskısı ile Pertevniyâl Sultan’ı, mevcut bulunmayan gizli hazinesinin yerini söyletmek için, uzun süre tazyik ettiler. İsmet Ağa, Pertevniyal Vâlide Sultan’a;

“Sizin hakkınızda, 'mutlaka Vâlide Sultan’ı öldür, öldürmeden dönme!' emrini aldım. Hazinenizin yerini söylerseniz öldürmem”, şeklinde sözler söylüyordu. O ise;

“Ne hazinem ne malım vardır, yaşmaksız, feracesiz Topkapı Sarayı’na sürüldüğümü bilmiyor musunuz?” cevabını alınca;

“Madem söylemiyorsunuz, mutlaka kendi kendinizi öldürünüz, ben sizi öldürmeyeceğim ama ölünüzü görmeden de saraya dönemem”, diyerek baskı yaptı. Pertevniyâl Sultan; “Hayır, ben Müslüman’ım, kendi kendimi öldürmem, sen öldür de bu iş bitsin!” cevabını verdi.

Pertevniyâl Valide Sultana bu manevi işkence oğlunun şehid olduğu günden itibaren tam seksen sekiz gün devam etti. Üç ay sonra Sultan ll. Abdülhamid tahta çıktı. Şevkefzâ Sultan, vâlidelik tahtından indi. Pertevniyâl Sultan serbest kaldı. O zaman Abdülhamid Han’a şu dikkate değer mektubu yazmıştı:

“Sultan Murad’ın kemâl-i lutf-i kereminden olarak(!) fermân-ı şahaneleriyle beni Topkapı Sarayı’na sürdükleri vakit, ihsan ve mürüvvetlerinden(!) üzerimde bulunan ve yanımda olan eşya ne ise, siz arslanıma gönderiyorum. Bir padişah validesinin ne hâle düştüğünü ileriki nesillerin görmesi için bu eşyanın (müzede) hatıra olarak saklanmasını istiyorum. Üç padişah (zevci II. Mahmud, üvey oğlu Abdülmecid Han ve oğlu Sultan Aziz) sayesinde nail olduğum büyük servetin mühim kısmını cami, mektep kütüphane, çeşme, türbe gibi hayır eserlerine, yardım isteyen muhtaçlara harcadım. Gerisi, Sultan Abdülaziz arslanımın tahttan indirildiği gün Dolmabahçe Sarayı yağma edilirken alındı. Birkaç parça, oğlumun şehid edildiği gün kulaklarımdan ve parmaklarımdan koparılıp odamdan çalındı. Şimdi bütün eşyamı da gönderiyorum, on üç parçadır. Ancak incili tespihin bir değeri vardır. Dünya malından arınarak Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkacağım için bahtiyarım. Yolladığım beyaz Hint keteninden entari, göreceğiniz gibi kızıla boyanmıştır. Bu boya, amcanız Sultan Abdülaziz’in mübarek ve mukaddes kanıdır. Bu entari üzerimde olduğu hâlde Topkapı Sarayı'na gönderildim ve 33 gün bu entariyi sırtımdan çıkarıp değiştirme imkânım olmadı. Hayatımda kimse hakkında kötü niyet eseri göstermedim. Bu eşyamı görenler Allah aşkına benden ibret alıp, Fatiha okumak mürüvvet ve merhametinde bulunsunlar! Başıma gelenleri bilmeyen kalmamıştır. Kanımı deryalara akıttılar. Hüküm, Allah’ındır... Pertevniyâl”

Evet bir tarafta bütün mal varlığını milletine adayan bir Hanım Sultan diğer tarafta ise bir kadıncağızın küpesine, kolyesine kadar yağmalamak için yarışan gözü dönmüş haydut bir kadro!..

Bunlar mı devleti düşünecek ve ayakta tutacaktı. Bunlar ancak İngiliz’in, Rus’un, Fransız’ın maşası olmaya namzet ve üç kuruşa devletine ihanete hazır adamlardı...

TEFEKKÜR

Cihan matem tutup kan ağlasın Abdülaziz Han’a,

Meded Allah mübarek cismi ki boyandı al kana...

Adile Sultan

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...