Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Dost başa bakar, düşman ayağa! Köşger yapar haffaf...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Ayakkabı arefeden alınır, geceden bırakılır çocuğun yatağına. Sabah görünce sevinçten uçar, hoplaya zıplaya gider bayramlaşmaya...

Antik Bizans heykellerine bakarsanız sandalet vardır ayaklarında. Türkler ise kürklü çizme giyer “başını serin, ayağını sıcak” hesabına.
Göçerler post keser, çarık diker, yandan kaytanla büzer. Topuğu küt, burnu sivridir hatta biraz geri döner.
Öküz derisi pek makbuldür, hayvan kesildi mi postu tuzlanır, düzlenir, parça parça kesilip dağıtılır komşulara. Kime çarıklık lazımsa.
Çağdaşlık peşindeki Ankara çarığa yasak koyar, sanki ayakkabı temin etti de giymedi fukara. Nitekim malzemesi tabii ve sıhhi olan çarık yerini bırakır naylona. Evet, plastik kolay yıkanır, temizlenir ancak ayakları terletir, nefes aldırmaz. Memleketi mantar ve çorap kokusu sarar.
Ecdat deriyi güzel işler, debbağlar gön, kösele, vaketa, telatin, elvan, sahtiyan ve mazı meşini yapar en hasından.
Fatih Sultan Mehmed, Kazlıçeşme’de 360 tabakhaneli bir site inşa ettirir, dağıtır sanatkâra. Tophane, Kasımpaşa ve Üsküdar debbağları da aşağı kalmaz.

ORDU GİBİ ÂDETA

Evliya Çelebi İstanbul’da 3.400 imalathane ve 8 bin meslek erbabından söz açar. Terlikçi ve mestçileri de hesaba katarsan al bir o kadar daha.
Terlik derin mevzu, önü kapalı mercan, şipidik, kamerçin, mabeyn, pantufla…
Takunya için ceviz, dut, çınar gibi zor çürüyen ağaçlar seçilir, üzerine müstamel araba lastiklerinden kuşak kesilir.
Sonra bir Tokyo modası patlar, bakmışsın herkesin ayağında.
Osmanlı askeri zarif ve hafif çizmeler giyer, piyadenin hızı artar. 17. yy’da yüzlerce çizmeci vardır İstanbul’da.
Efeler zeybekler körüklüden vazgeçmez. Rahattır dizi de bükülür icabında.
Askerde bir paraşütçü çizmesi denemiştim bastım cuk oturdu gelgelelim çek çek çıkmaz. Ne uğraşmıştık ama. Zaten ağa konağa döndü mü eşiğe oturur, çizmesini uşaklar söker alırlar.

BAĞCIKLI VAKİT KAYBI

Bizim milletimiz evde pabuç kullanmaz, necaset gibi bir hassasiyet vardır, taharete uymaz. Hatta eski dükkânlar basamaklı olur, ayakkabılar çıkartılır kapıda.
Gençler bağcık ilikleyip çözmekle uğraşmaz, bir ayağıyla öbürünün topuğuna basar, fıydırır sahanlığa.
Bazıları da bağcık hastasıdır, gider fosforlu yeşil ve cırtlak turuncuları seçer, düzünden çaprazından çeşit çeşit bağlar, bin türlü fiyonk atar.
Bunların ucundaki teneke uçlar çabuk kopar, ayağına göre bir ayar yapıp düğümlersin ki içine kaçmaya.
Sonra cırt cırtlar çıkar, toka ve kopça.
Bir de otobüs şoförlerinin itibar ettiği Çarşamba işi “yumurta topuklar” vardır ki arkasına basılır. Hafif bir sürtme sesi ve çat çat demir takırtısı çınlar kaldırımda.
Meraklısı yemez içmez pabuca yatırır. Boyar, cilalar, kalıplar, kaldırır dolaba.
Filipinli First Lady İmelda Marcos’un 3 bin çift pabucu vardı mesela.

Beykoz Kundura Fabrikası
Başlık ResmiBeykoz Kundura Fabrikası

BEYKOZ DERİ KUNDURA

1810- Beykoz... Derici Hamza Efendi’nin tesisi ordu adına satın alınır. “Tabakhane-i Klevhane-i Amire” adıyla palaska, kütüklük imaline başlar. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye, mensupları için postal tozluk yapar.
Buhar makineleri gelince günde 300 çift kundura çıkarırlar (1870).
1916’da bin deri işler 2 bin ayakkabı verirler piyasaya.
1926’da Sanayii ve Maadin Bankasına devredilir, sonra Sümerbank’a ihsan edilir (1933). KİT mantığı ile işletilir, müşteri talepleri umursanmaz, batar gider sonunda.
Terhis olanların ilk işi parka ve postallardan kurtulmak olur. Bunları liseli kankalar kapar, şekil yapar, hava atarlar. Postal yürürken baya bi gıcırdar, ıssız koridorlarda cayırtı kopar.
Modacılar biteviye renk ve stille oynar. Burunlar kâh kütleşir, kâh incelir. Bobstil denilen apartman topuklar, ağır olmasın diye mantardan imal edilir. Bunu giyen ablalar nedense far cesametinde gözlükler takar.

PABUCU DAMA

Ayakkabı imalatçılarına köşger derler, sayacı, astarcı, dikici diye sınıflara ayrılır lar kendi aralarında. Düz deriyi kalıpta gerer, boyun, burun, boğaz yapar, taban takar, ökçe çakar, vardola dolarlar.
Ahiler teşkilat mensuplarının eğreti mal yapmasına dayanamaz, esnaf şeyhi, yiğitbaşı ve kâhya dükkânları gezer, kusurlu pabuçları alıp damına atar. Yetmez muvakkaten kilit vurulur kapısına.
Haffaflar, kavafiye çarşılarında toplanır. Ne ararsan bulursun, bot, potin, fotin, çizme, yemeni, sandalet, mest, kest, krampon, edik, patik, nalın, terlik, espadril, iskarpin, çapula...
Tabii her birinin izi farklıdır, romanlarda dedektifler pertavsız ile olay mahalli inceleme yapar, mücrimi ayak izinden bulurlar. Mesela Şerlok Holmes bi baktı mı saat 06.35’de rıhtımdan geçtiğinizi anlar. Ama bizimkiler karda dolansa iz bırakmaz o başka.
Gangsterler de çakaldır, tabana inek toynaklarına benzer bir metal yapıştırır hafiyelerin kafasını karıştırırlar. “Aaabi bu sığırlar ne arıyor burada ya?”
Patik işi kolay, ninesi de örer icabında ama pabuç esnemez bollanmaz. Çocuk da hızlı büyür inadına. Tıfıl ayakkabıları ufacık tefeciktir ama fiyatı büyüklerinki ile yarışır daima.
Ebeveyn şefkati işte, feda olsun oğluma, kızıma.

Dost başa bakar, düşman ayağa! Köşger yapar haffaf satar
Başlık ResmiDost başa bakar, düşman ayağa! Köşger yapar haffaf satar

UZUN ÖMER SINDRELLA

Eskiden köprü altında uzun Ömer’in ayakkabıları sergilenirdi çocuk mezarı gibiydi, 46 numara bile patik kalırdı yanında. Uzun Ömer 2.40’lık 180 kiloluk bir devdi, komşusu Cüce Simon ise dizi hizasında.
Boyun bağı takan dik yaka mintan kullanan, setre redingot giyen tel gözlüklü kâtipler pabuçlarını bonmarşeden alırlar. Avropa olacak illa. Hatta bazıları canti baston ve meşin çanta taşır, sol elllerinde eldiven tutarlar ne gereği varsa?
Fransızca cendrillon (kül) kelimesinden türeyen Sinderella bize külkedisi diye geçer. Halk masalıdır, bazı yazarlar “Aschenputtel”, bazıları “sırmalı pabuç” adını kullanırlar.
Uyanık bir zenneci “her kadın Sindrelladır” sloganıyla zengin müşterilerine ayakkabı tekleri yollar. Düşünebiliyor musunuz neredeyse tamamı dükkâna gelir ve alışverişi tamamlar. O ay satışı dokuz kat artar.

TAK TAK AYAK SESİMİ...

Fosforlu ablalar yüksek ökçe sever, tek tek sekerekten, bade süzerekten topuk takırdatırlar. Hâlbuki dengesizdir bir burkulsa Allah muhafaza. Devamlı giyenlerin diz kapakları ve tarak kemiklerinde arıza çıkar. Hekimler ikaz ediyormuş kimin umurunda?
Nalın da bir nevi takunyadır, daha zarif ve yüksektir. Hamama giden hanımlar incili mercanlı, gümüş kakmalısını kullanır. Ne cesaret? Islak mermerde bir kaysa var ya...
Eskiden mal kıymetlidir, yırtılan deri dikilir, delinen taban pençelenir. Şimdi gıp gıcır pabuçları atıyor, yenisine bakıyorlar.
Keten keneviri olan yörelerde ipten ayakkabılar örülür ki ecnebiler espadril derler ona.
Rugan parlak satıhlı bir deridir, boya istemez, bezle sil parlar. Bazı suratsızlar “ruganım yok” diye düğüne gitmez naz yaparlar.
Konaklı takımı flar giyer yaşa taşa basmaz. Dâhilde kullanılan mest panduf ve fotinlerle harice çıkılmaz. Galoş denilen yarım ayakkabılarla zeminin kirinden pasından korunurlar. Evet üst üste iki ayakkabı. Biri içe, biri dışa.

TERAZİ LASTİK CİMNASTİK

Bilahare dış pabuçta kara lastikler rol kapar. Mesela İsveç asıllı Gislaved iyi satar, hatta Eyyübsultan’da fabrika açar (1931). Zafer markasıyla otomobil lastiği de üretir (1955), takım renklerinde kestler, muşamba yağmurluklar, şoşon ve çizme yapar. Firma Müslüman’ı kapıdan sokmaz sadece Balat Yahudilerini çalıştırır tezgâhta.
Gelgelelim Leon Benaziyo ve Leon Kohen adlı iki eleman işi kapar, gider Derby Lastik fabrikasını kurar. Rakip olur çanlarına ot tıkar. Oh olsun sana.
1940 gazeteleri istif, ihtikar ve karaborsa haberleri ile dolar. Malum mal saklanınca talep artar, fahiş fiyatla çakarlar. Kalite bir iskarpin 12 liraya kurtarır ama 30 liradan başlar... Vatandaş ayakkabısı aşınmasın diye burun ve topuklara kebkeb çivilerle nalça çaktırır, olmadı kabara bakar.
Günümüzde spor ayakkabılar moda, tuhaftır nal gibi firma logoları taşıyor, bedava reklam yapıyorlar elin oğluna.

Dost başa bakar, düşman ayağa! Köşger yapar haffaf satar
Başlık ResmiDost başa bakar, düşman ayağa! Köşger yapar haffaf satar

PARLATALIM ABİLER

Hikmet Feridun Es’in gazetecilik yaptığı yıllarda İstanbul’da 140’tan ziyade lostra salonu vardır, 500 boyacı çalışır, kullanılan renkler elliyi aşar.
Bilhassa Nuri Leflef’in boya ve cilaları iddialıdır, düşünün turistler de bayılır, alır götürürler Avrupa’ya.
Boyacı sandıkları afillidir, bakır kapakları kavül ile silinip parlatılır, ikindi güneş vurdu mu kuyumcu vitrini gibi al al yanar.
Sandığın üç gözü vardır biri büyük ve ortada, fırça ve kadifeler tıkılır oraya. İki de minik çekmecesi bulunur, bozuk para, paso ney koymaya.
Orta mektepteyiz, sınıf ve sıra arkadaşım Muhterem’in babası kundura tamircisiydi Eskişehir Sıcaksular’da. Bizimki bir gölgeye boya sandığını atar müşteri bekler tatil boyunca. Zaman zaman takılır laflardık. O gün babası çağırdı gitti, hasır tabureye oturdum karıştırıyorum merakla, bir adam pat diye basmasın mı ayaklığa. Heyecanlandım, önce çamurunu ney kazıdım, tozunu aldım, ezilip düzeltilmiş çay kaşığı ile şişeden boya çıkardım, badem yağı da kattım ki deri beslene yumuşaya. Sağ bitince alttan fırça tersiyle ayağına vurdum “değiştir” dedim emreden bir üslupla. O ara arkadaşım geldi, beni lüzumsuz bir yere yolladı, sanki uzaklaş der gibi telaşla. Bir süre sonra döndüm “n’oldu bir hata mı yaptım acaba?” Gazete matrislerinden kesilme siperleri gösterdi “bunları niye takmadın, adamın çoraplarını boyamışsın kapkara!”

İrfan Özfatura'nın önceki yazıları...