Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Gezi: Demokrasi adına demokrasiye isyan
0:00 0:00
1x
a- | +A

Gezi isyanlarının yıl dönümünde, bu hadiseyi yeniden soğukkanlı biçimde değerlendirmekte fayda var. Gezi, bazılarınca, “demokrasi mücadelesi”, “özgürlük hareketi” veya “sivil toplumun itirazı” olarak takdim edilmektedir. Bu yorum, meselenin en temel noktasını gözden kaçırmaktadır. Gezi, esas itibarıyla, demokratik usullerle işbaşına gelmiş seçilmiş otoritenin, insan haklarıyla doğrudan alakalı olmayan bir konuda karar alma ve bu kararı uygulama hakkına ve yetkisine karşı gelişmiş bir isyan hareketidir.

Hadise, 2013 Mayıs sonunda Taksim Gezi Parkı’nda yapılması planlanan düzenleme ve Topçu Kışlası’nın yeniden inşası projesi etrafında başlamış, daha sonra kısa sürede ülke çapında hükûmet karşıtı gösterilere dönüşmüştür. İlk bakışta mesele “park mı olsun, kışla mı yapılsın?” sorusuyla ilgili gibi görünmektedir; fakat, demokratik teori bakımından, asıl soru şudur: Böyle bir konuda son kararı kim verecektir?

Bir parkın aynen korunması, yeniden düzenlenmesi veya başka bir kamusal projeye konu edilmesi elbette tartışılabilir. Vatandaşlar görüşlerini açıklayabilir, kampanya yapabilir, dava açabilir, belediye meclisleri üzerinde baskı kurabilir, seçimlerde tercihlerini değiştirebilir. Bunların tamamı meşru, demokratik yollardır. Ancak, insan haklarının açık ve doğrudan ihlali söz konusu değilse, nihai karar verme yetkisi sokakta toplanan gruplara değil, seçilmiş ve hukuk içinde hareket eden kamu otoritesine aittir.

Demokrasi herkesin her konuda aynı fikirde olması demek değildir. Demokrasi, çatışan toplumsal taleplerin hangi usulle karara bağlanacağını gösteren kurallı bir yönetim tarzıdır. Bir grup Gezi’nin park olarak kalmasını isteyebilir. Başka bir grup orada Topçu Kışlası’nın ihya edilmesini talep edebilir. Başkaları alanın daha farklı bir şehircilik projesine tahsis edilmesi arzusunu dile getirebilir. Bu taleplerin tamamı meşrudur. Meşru taleplerin çatıştığı yerde ise, kararı kimin vereceği sorusu ortaya çıkar.

Bu noktada demokratik kural bellidir. Önce ilgili belediye, sonra büyükşehir belediyesi, ardından gerektiğinde merkezî hükûmet ve yargı mekanizmaları devreye girer. Seçilmiş otorite “yanlış” karar verebilir; karar bazı toplum kesimleri tarafından beğenilmeyebilir; ancak, kararın yanlış olması yahut beğenilmemesi, seçilmiş otoritenin karar alma hakkını ortadan kaldırmaz. Demokrasilerde yanlış kararların çaresi sokak zorlamasıyla ve şiddetle kararların uygulanmasını engellemeye çalışmak değil, hukuk, kamuoyu, seçim yoluyla meşru siyasal mücadele vermektir.

Gezi’nin problemli tarafı burada ortaya çıktı. Başlangıçta çevreci bir hassasiyet gibi görünen hareket, kısa sürede hükûmeti hedef alan, seçilmiş iktidarın demokratik meşruiyetini tartışmaya açan ve sokaktan siyasal sonuç üretmeye çalışan bir harekete dönüştü. Radikal sosyalist gruplar başta olmak üzere çeşitli çevreler Gezi’den bir tür devrimci enerji çıkarmaya çalıştı. Böylece Gezi, park tartışmasının ötesine geçerek demokratik iktidara karşı bir meydan okumaya dönüştü.

Elbette Gezi isyanlarında devletin güvenlik güçlerinin her müdahalesi peşinen doğru kabul edilemez. Polis şiddeti, ölçüsüzlük ve hak ihlali iddiaları ayrıca tartışılabilir. Ancak, bunlar Gezi’nin siyasal mahiyetini değiştirmez. Gezi’nin merkezî problemi, seçilmiş otoritenin insan haklarıyla doğrudan ilgili olmayan bir şehircilik meselesinde karar alma yetkisini fiilen engelleme teşebbüsüdür.

Bu sebeple Gezi olaylarını bir demokrasi hareketi olarak değil, demokrasi adına demokrasiye yönelmiş bir isyan olarak görmek gerekir. Demokrasi sadece itiraz hakkının olduğu rejim değildir, aynı zamanda, meşru karar mekanizmalarına saygı rejimidir. Seçilmiş otoritenin kararını beğenmemek başka şeydir; o kararı sokak eylemleriyle ve şiddet ihtiva eden güç gösterileriyle uygulanamaz hâle getirmeye çalışmak başka şeydir. Gezi’nin asıl unutulmaması gereken yönü de budur.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...