Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Hayatın gerçeği: Ölüm
0:00 0:00
1x
a- | +A

İnsan hayatına dikkatle bakıldığında ilginç bir durum göze çarpar: İnsanların büyük çoğunluğu, farkında olarak veya olmayarak, iki hedef peşinde koşmaktadır: Çok para sahibi olmak ve/veya büyük şöhret kazanmak. Kimileri servetin hayatın bütün sorunlarını çözeceğine inanır, kimileri ise tanınmanın ve alkışlanmanın insanı kalıcı bir tatmine ulaştıracağını düşünür. Oysa, hayatın gerçekleri, bu iki hedefin de insanı mutlak bir mutluluğa veya huzura ulaştıramadığını defalarca göstermiştir...

Servetin insanı her türlü sıkıntıdan kurtaracağı düşüncesi çok yaygındır. Para sayesinde iyi bir hayat, iyi sağlık hizmetleri ve güvenli bir gelecek elde edileceği varsayılır. Ne var ki, gerçek hayat bu varsayımın her zaman doğru olmadığını ortaya sermektedir. Türkiye’de iş dünyasının en güçlü isimlerinden biri olan Mustafa Koç’un kaderi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. M. Koç Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin başında bulunan, çok büyük imkânlara sahip bir iş insanıydı. Üstelik holdingi sağlık sektörüne de yatırım yapmış, hastane sahibi olmuştu. Buna rağmen, henüz altmış yaşına bile gelmeden geçirdiği bir kalp krizi sonucu önce Beykoz Devlet Hastanesi’nde sonra sahibi olduğu Amerikan Hastanesi’nde yapılan bütün müdahalelere rağmen vefat etti. Servet, insanın hayatını kolaylaştırabilir; fakat onu hayatın en temel gerçeği olan ölümden koruyamaz, kurtaramaz...

Şöhret de, benzer şekilde, çoğu zaman abartılan bir değerdir. İnsanlar tanınmayı, alkışlanmayı ve toplumda saygı görmeyi arzular. Fakat şöhret çoğu zaman iki yönlüdür. Bir kişiyi göklere çıkaranlar yanında onu eleştiren, hatta yerin dibine sokanlar da olur. Türkiye’nin tanınmış tarihçilerinden İlber Ortaylı bunun örneklerinden biridir. Kendisi hemen hemen aynı büyüklükte bir hayran kitlesine ve ondan nefret edenler kitlesine sahip olmuştur. Şöhret yalnızca takdir değil, aynı zamanda eleştiri ve tartışma da getirir. Dahası, şöhret insanın hayatını uzatmaz. İnsan ne kadar tanınmış olursa olsun hayatının doğal sınırları değişmez. Ölüm şöhret sahiplerinin de kapısını çalar...

İnsan hayatındaki en önemli gerçek ölümün kaçınılmazlığıdır. İnsan, ister dünyanın en zengin insanı ister en tanınmış kişisi olsun, eninde sonunda ölümle karşılaşacaktır. İslam geleneğinde sıkça hatırlatılan “Her canlı ölümü tadacaktır” ifadesi bu gerçeği çok açık bir biçimde dile getirir. İnsan bu hakikati, yaşadıkça, yaşlandıkça ve çevresinde olan bitenleri gördükçe daha iyi kavrar. Bu noktada Hazreti Peygamber’in şu sözü insanın zihninde yankılanır: “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.”

Bu söz, hayatın iki boyutunu dengeli bir şekilde düşünmeyi ve düzenlemeyi öğütler. İnsan dünyada çalışmalı, üretmeli, hayatını kurmalı ve sorumluluklarını yerine getirmelidir. Fakat aynı zamanda hayatın geçici olduğunu da unutmamalıdır. Gerçekten önemli olan şey, insanın ne kadar zengin veya ne kadar şöhretli olduğu değildir. Önemli olan nasıl bir insan olarak yaşadığıdır. Hiç kimseye bilerek ve isteyerek zarar vermemek, haksızlık yapmamak, başkalarının hakkını çiğnememek, zengin olma hırsıyla gayrimeşru yollara sapmamak insanın en büyük kazanımlarıdır. Aynı şekilde, şöhret uğruna insanlara hoş görünmeye çalışmak, inanmadığı şeyleri inanıyormuş gibi söylemek, nabza göre şerbet vermek de sonunda insanın kendisine zarar verir. Çünkü insanın en büyük değeri, sahip olduğu servet veya şöhret değil, dürüstlüğü ve iyi karakteridir...

Sonunda herkes bu dünyadan ayrılmak zorundadır. Geride kalan ise çoğu zaman mal varlığı yahut ün değil, insanların hafızasında bırakılan izdir. Bu nedenle, belki de en doğru hedef, zengin veya ünlü olmaktan çok, iyi bir insan olarak hatırlarda ve hatıralarda kalabilmektir. Başka bir deyişle, hayatın gerçek ölçüsü, insanın başkalarına ne kadar fayda sağladığı ve ne kadar dürüst ve adalete saygılı bir hayat yaşadığıdır.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...