Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Servetin adil paylaşımı
0:00 0:00
1x
a- | +A

Geçtiğimiz günlerde özel bir şirketin yöneticisinin ağzından şunları duyduk:

“Burası bir şirket değil. Burası bir ‘ütopya.’ Bunu tüm mülakatlarda söylüyorum. Buraya primler, sağlık sigortası için geliyorsan hiç konuşmayalım. Burada bir hayal ve hayale adanmış hayatlar var. ‘Sen bu savaşa hazır mısın, bundan zevk alacak mısın’ diye soruyorum mülakatlarda. Evlenirmişçesine seçtiğim insanlar bunlar. Günde 18 saat harcadığım insanlarla aynı ateşi paylaşıyor olmam çok önemli.”

19’uncu yüzyılda İngiltere’deki kumaş ya da deri fabrikalarında işçi çavuşluğu yapan birinin lafları gibi. Hatta o çavuş bile patronun “İşçiyi sıkın, posasını çıkarın, gerisi beni ilgilendirmez” anlayışını idrak etmiştir ve tek amacı vardiya saatlerinin bir dakika dahi sarkmamasıdır...

Gündemi meşgul etmeye devam eden ütopya söylemi baştan aşağı sakat. Ortada ne idüğü belirsiz bir savaş hâli var; kimi hedef aldığı, hangi amaca matuf olduğu, menzili net değil. Evine ekmek götürmek isteyen, yüksek ihtimalle okumuş ve iyi yetişmiş gençler ise bu savaşın içinde sadece birer kurşun asker! Primler ve sağlık sigortası önemli değilmiş...

Öyle ya raporlama yapan, plaza tabiriyle “meeting set eden” çocuklar hastalanamaz, kendini kötü hissedemez, ihtiyar ana babalarının yanında olmaları bile düşünülemez. Çünkü savaş hâlindeyiz. Ütopist üst düzey yönetici ve o zihniyete sahip şahsiyetlerin savaşı daha önemli. 50 bin lira artı günde 250 TL yemek parası verip cephenin en önüne, avcı hattına sürdüğü, avcı hattında yani sosyal ölümün sınırlarında gezen çalışan ya bu savaşta "plaza şehidi" olacak ya da işsiz kalacak...

Ütopist üst düzey yönetici ise hafta sonları, savaşın karargâhını Avrupa’nın çeşitli başkentlerine taşıyacak. Savaşçı çalışanların bir aylık maaşını 2 günlük tatilinde harcayacak. Bunu yaparken de hiç sıkılmadan sağlık sigortasını, primi, en insanlık dışı çalışma şartlarını meziyet gibi anlatacak.

Ne güzel ütopya değil mi? Thomas More yattığı yerde acı çekiyor, ruhu muazzep oluyor, imkân bulsa mezarını yumruklayarak yeryüzüne çıkacak ve şöyle bağıracak: “BEN ÜTOPYA DERKEN BUNDAN BAHSETMEMİŞTİM!”

***

Elimde İngiliz Dili ve Edebiyatı’nın Türkiye’deki üst otoritesi, Mina Urgan’ın bir kitabı var. İsmi, “Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More”... Hocamız, More’nin Utopia kavramı ile Platon’un İdeal Devleti’ni karşılaştırırken çok doğru tespitler yapmış. Urgan’a göre More’in Utopia’sında değer bakımından her insan eşittir. Demokrasi vardır, gelirin ve servetin eşit bölüşümü esastır. Platon’un adına ideal devlet dediği senaryoda ise “Seçkin olan” ve “Seçkin olmayan yurttaşlar” karşımıza çıkar. Servetin (yani gelirin) adil bölüşümü ise sadece seçkin olan yurttaşlar arasında yapılır. Çok ilginç ve sanki bugünü anlatan bir bölümde ise Platon, “Burası bir şirket değil, ütopya” diyen üst düzey yöneticinin kılığına bürünür: “Savaş” esnasında korkaklık gösteren ya da silahını bırakanlar, Platon’un tezine göre işçi ya da köylü statüsüne indirilerek cezalandırılır. Mülakatlarda pırıl pırıl gençlere 18 saat primsiz, sağlık sigortası olmadan çalışmayı dayatan üst düzey yöneticiyle ne kadar da benzeşiyor… Ona göre adı konmamış, hedefi belirlenmemiş bir savaşta korkaklık gösterenler, yani en temel insani haklarını merak edenler cezalandırılmaktadır. Yani mülakatta elenmektedir. İnsan doğasının asla değişmediğine, çağlar boyu tıpkı gen aktarımı gibi miras bırakıldığına daha güzel bir örnek olamazdı herhâlde…

***

21’inci yüzyılın “Ütopyaları” böyle işte. Sonra kalkıp, “Gençler iş beğenmiyor” demeyelim. Elbette beğenmeyenler de var ama çuvaldızı önce kendimize batıralım. Kısa bir video görüntüsü üzerinden âdeta infilak eden genç öfkeyi iyi analiz edelim. Aksi hâlde kaybedilmesi muhtemel bir jenerasyon sorunu yaşayacağımız muhakkaktır.

Cem Küçük'ün önceki yazıları...