Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
105 yıllık yankı: Korkma!..
0:00 0:00
1x
a- | +A

Yorgunluk, yoksulluk ve belirsizlik... 1921 Ankara’sının dumanlı atmosferinde her şey tükenmiş gibi görünürken, Birinci Meclis’in sıraları bir şiirle değil, bir karar ile sarsıldı. İstiklâl Marşı, bir milletin karanlığın en koyu yerinde verdiği o devasa cevaptı… Bugün 105. yılında bu metni okurken gördüğümüz şey, sadece bir marş değil; bir milletin tarih sahnesinde kendi istikbalini kendi eliyle, imanıyla ve direnciyle nasıl yeniden yazdığının tescilidir...

Mehmed Âkif’in sesi, tarih sahnesinde çok zor bir eşikte yükseldi. Bir tarafta çöken bir imparatorluğun ağırlığı vardı. Asırlarca dünyaya nizam vermiş bir devlet artık tükenmişti. Bu çöküş yalnızca siyasi bir gerileme değildi; aynı zamanda bir medeniyet yorgunluğuydu. Diğer tarafta ise Batı’nın mekanik gücü yükseliyordu. Sanayi devriminin ürettiği yeni dünya düzeni yalnızca askerî üstünlük değil, aynı zamanda zihinsel bir baskı da kuruyordu. Toplar, tüfekler, zırhlılar ve fabrikalar… Birçok aydın bu iki kuvvetin arasında ezildi. Kimileri geçmişe sığınarak zamanı okuyamadı, kimileri ise Batı karşısında kendi köklerinden utanan bir zihniyet geliştirdi. Fakat Mehmed Âkif başka bir yol seçti. O ne geçmişe kapanan bir nostaljinin şairiydi ne de taklitçi bir modernliğin temsilcisi. O, ateşin içine girip tavlanmayı seçen bir karakterdi. Onun şiiri bir edebiyat süsü değil, bir ahlâk çağrısıdır.

İstiklâl Marşı’nın ilk kelimesinin “Korkma” olması, bu tarihsel ve ruhsal arka plan düşünüldüğünde rastlantısal değildir. Bu kelime, iki cihan serveri Peygamber-i Zîşân Efendimiz Muhammed aleyhisselamın Sevr Mağarası’nda Hazreti Ebubekir’e söylediği “Lâ tahzen” hitabının millî bir yankısıdır.

Âkif bu nidayla korkunun esaretin ilk kapısı olduğunu haykırır. Çünkü bir millet önce korkar, sonra susar; sustukça da yavaş yavaş karakterini kaybeder.

Âkif’in “Korkma”sı yalnızca düşman topuna veya tüfeğine bir meydan okuma değildir. Bu aynı zamanda insanın kendi zaaflarına, maddeye olan bağımlılığına ve şahsiyetini satılığa çıkaran zihniyete karşı bir uyarıdır.

Akif’in hayatındaki küçük görünen bazı hikâyeler aslında büyük bir karakter dersidir. İstiklâl Marşı için verilen ödülü reddedişi, yokluk içinde yaşarken bile başını eğmemesi, hatta meşhur palto hikâyesi… Bunlar romantik anekdotlar değildir. Bunlar bir ahlâk öğretisinin pratik hâlidir. Âkif bize şunu öğretir: Bir insanın gerçek gücü sahip olduklarında değil, vazgeçebildiklerindedir. Makamdan vazgeçebilen özgürdür. Paradan vazgeçebilen hürdür. Vicdanını satmayan ise gerçekten bağımsızdır... Bu yüzden İstiklâl Marşı yalnızca bir savaş metni değildir; aynı zamanda bir ahlâk bildirgesidir.

Ankara’nın Hamamönü’nde, Taceddin Sultan Dergâhı’nın o vakur sessizliği aslında Millî Mücadele’nin görünmeyen mutfağıdır. Âkif, dergâhın selamlık bölümünde bulunan mütevazı odada bir şair gibi değil, âdeta bir derviş gibi itikâfa çekilmiştir. İstiklâl Marşı’nın her mısrası o mekânın manevi ikliminden ve Akif’in kendi iç dünyasında verdiği büyük muhasebeden süzülerek doğmuştur. Nitekim Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar'ın o zarif tespitiyle Âkif’in şahsiyeti, “lafzı ile özü arasında tek bir santim boşluk bulunmayan” bir hakikat kalesidir. Bu yüzden “Korkma!” nidası yalnızca bir kelime değildir; İstiklâl Harbi’nin görünmeyen lojistiği, Türk milletinin ruhunu diri tutan manevî cephanesidir.

Bugün ise İstiklâl Marşı’nı çoğu zaman törenlerin resmî akışına sıkışmış, alışkanlıkla okunan bir metne indirgeme hatasına düşüyoruz. Oysa o mısralar, her okunduğunda bizi konfor alanımızdan çıkaran, uyuşmuş irademizi sarsan bir istikamet çağrısıdır.

Çünkü Âkif’in dünyasında istiklâl, yalnızca hudutların askerle korunması demek değildir. Asıl mesele; zihnin her türlü vesayetten kurtulması, ruhun özgürleşmesi ve karakterin sarsılmaz bir kale gibi inşa edilmesidir. Onun marşındaki o devasa kudret, kâğıt üzerindeki kelimelerden değil, bu sarsılmaz şahsiyet mimarisinden doğar.

Bir millet teknolojiyle devleşebilir, ekonomik verilerle dünyayı sarsabilir. Ancak şahsiyetini, yani Âkif’in ifadesiyle “özündeki cevheri” kaybederse, maddî bütün kazanımlar anlamını yitirmiş birer yüke dönüşür.

İşte bu yüzden İstiklâl Marşı’nı okumak yalnızca geçmişi yâd etmek değildir. Aynı zamanda bugün karşı karşıya olduğumuz jeopolitik ve kültürel kuşatmalara karşı, Taceddin Dergâhı’nın o vakur ve bağımsız ruhuyla yeniden kuşanmaktır. Asıl istiklâl, her türlü küresel dayatmaya rağmen kendi ruh köklerine tutunarak “ben buradayım” diyebilme cesaretidir.

Bugün, 105 yıl sonra yine çalkantılı bir dünyanın içindeyiz. Jeopolitik dengelerin sarsıldığı, “yeni dünya düzeni” söylemleriyle coğrafyamızın yeniden tanzim edilmeye çalışıldığı bir çağdayız.

İşte tam da böyle zamanlarda Mehmed Âkif Ersoy’un sesi yeniden yankılanır. O ses bize basit ama sarsılmaz bir reçete sunar: Ahlâk, çalışmak ve birlik...

Akif’in Balıkesir kürsülerinde başlayan, Ankara’da Meclis kürsüsünde mühürlenen o duruşu bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır. Ve bizler ancak o idealin ahlâkıyla donanırsak bu coğrafyada gerçekten tam müstakil kalabiliriz.

Hakk’a tapan, Hakk’a güvenen ve hürriyeti karakterinin özü bilen bu aziz millet, Âkif’in işaret ettiği o şahsiyet ufkunu diri tuttuğu sürece hiçbir güç karşısında diz çökmez. Çünkü istiklâlin gerçek temeli sınırlar değil, şahsiyettir. Ve şahsiyet sahibi bir millet için tarih, her defasında yeniden yazılan bir diriliş hikâyesidir.

KORKMA!..

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...