Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Nasipten öteye yol yok!
0:00 0:00
1x
a- | +A

İstanbul’un sakin mahallelerinden birisinde dört katlı, mütevazı bir apartman vardı. Apartman sakinlerinden hiçbirisi oruç tutmazdı. Sahur vaktinde mahalledeki diğer evlerin pencerelerinden sızan ışıklar sahur sofralarının telaşını fısıldarken, bu apartmandaki evlerin ışığı yanmaz, alarmlar çalmazdı.

Giriş katta Frank yaşardı...

Mahalledeki bazı ihtiyarların "Frenk Kâfiri" dediği, Avusturya’dan göçüp gelmiş yaşlı bir beyefendi... Frank, bu topraklara ait değildi ama Türkiye’yi severdi. Oruç tutmazdı, çünkü iman olmayınca eylemin de hükmü olmazdı. Ramazan ayına hürmet eder, bazı iftar davetlerine katılır, herkes gibi ezanı bekler ve yemeğe hurmayla başlardı...

İkinci katta Sabri Bey otururdu...

Yetmişine merdiven dayamış, hanımını geçen sene kaybetmiş, çocukları uzak diyarlara göçmüş bir adam… Tek başına yaşıyordu ve doktorlar izin vermediği için oruç tutamıyordu. Ramazan ayında zaten mahzun olan gönlü daha da mahzunlaşır, yalnızlığına yoğun bir mahcubiyet duygusu eklenirdi. Tutamadığı oruç, onun gönlünde asılı kalmış bir hasretti...

Üçüncü katta üniversiteli Erdal vardı...

Gençliğin verdiği o hırçın iştah ile vicdanı arasında sıkışmış bir delikanlı... Ramazan ayında kahvaltısını sağlam yapıp sokağa çıkar, gün boyu okulda bir şey yemez, gizlice su içerken etrafı kolaçan ederdi. Erdal, inancın sorumluluğunu omuzlarında taşıyan ama eylemde sınıfta kalmanın verdiği o mahcup sessizliğin öznesiydi. Onun dramı inkâr değil, yenilgiydi...

Dördüncü katta Ahmet Bey ve ailesi yaşardı...

Bu evde ramazan, kapıdan içeri girmesi yasaklanmış bir misafir gibiydi. Yılbaşında çam ağacının yanıp sönen ışıklarıyla aydınlanan bu ev, sahur vakitlerinde zifirî karanlığa gömülürdü. Davulun sesi uzaktan bile hoş gelmezdi. Soranlara "Müslümanız elbette" derlerdi fakat oruç tutanlara bakışlarında gizleyemedikleri bir kibir vardı. Onlar için bu ay, sadece birilerinin zahmet çektiği, anlamsız bir takvimdi. Çocukları, okulda yapılan ramazan etkinliklerini anlatırken annesi yüzünü buruşturur, Ahmet Bey de “Okullar eğitim hariç her şeyi yapmaya başladı. Ülke iyiye gitmiyor” diye söylenirdi...

Niyetleri ve mazeretleri ölçüsünde dört farklı durum yaşayan bu apartman sakinlerinden kiminin imanı da yoktu ibadeti de… Kiminin imanı vardı takati yoktu. Kiminin takati vardı, iradesi yoktu. Kimininse her şeyi vardı ama nasibi yoktu.

Mahalleli bu apartmanda yaşayanlarla ilgili konuşurlardı bazen.

İlk üç katla ilgili söyleyecek çok fazla bir şey yoktu. İnanmayanların niçin oruç tutmadıkları sorgulanmazdı. Hastaya şifa dilemek bir insanlık borcuydu. Üniversite öğrencisinin oruç tutup tutmuyor olması da kimseyi pek ilgilendirmezdi.

Ama mahallede hiç kimse, dördüncü katta yaşayan Ahmet Bey ve ailesinin durumunu anlayamadı!

Ramazan ayını yok saymak ne demekti? İnandığını iddia edip inancın gereğini küçümsemek nasıl bir çelişkiydi?

Eğer inanıyorsa oruç tutanlara karşı takındıkları bu tepeden bakan tavrın anlamı neydi? Eğer inanmıyorlarsa niçin Müslüman olduklarını söylüyorlardı?

Yılbaşında çam ağacını süsleyip cam kenarına yerleştiren bu aile, ramazan ayında minarelere asılan mahyalardan niçin hazzetmezdi? Bu tutarsız ve sevimsiz duruşun temelinde acaba nasıl bir travma vardı?

Mahallelinin aklında bu ve bunun gibi bir sürü soru vardı ama mantıklı bir cevap bulamadılar.

Ne samimi kahve muhabbetlerinde ne de derin analitik çözümlemelerde, bu dört katlı apartmanın en huzursuz, en kafası karışık ailesinin durumuyla ilgili bir neticeye varamadılar.

Doluya koydular almadı, boşa koydular dolmadı. En sonunda yorgun bir tebessümle “Nasipten öteye yol yok” deyip konuyu kapattılar...

Salih Uyan'ın önceki yazıları...