Kaydet
a- | +A

Geçen hafta sonu Sait Faik’in bir hikâyesini okudum. Yazar, bir karakterin ağzından radyonun muhayyilesini nasıl bozduğunu şöyle anlatıyordu:

“Ben sanırdım ki Hindistan’da Hindistan’a göre bir musiki vardır. Yıldızlı Hint Geceleri, Ganj Nehri, timsahlar, mabetler, filler, yılan ıslığı zehir, ipekler vs. Bütün bu karışıklığın, acayipliğin, şiirin memleketinden ince, hasta, mızmız bir musikiyi ilk defa radyoda dinledim. Yazık oldu tahayyüllerime!”

Bunu okuyunca kendimi düşündüm. Ben de radyo dinleyerek büyüyen kuşaktanım. Çarşamba akşamlarını iple çeker, radyo tiyatrosunu radyoya bakarak dinlerdim. Üzerine televizyon geldi. Onun üzerine internet… Ve şimdi de yapay zekâ...

Radyonun bozduğu muhayyileyi yapay zekâ ne yapar, düşünün artık!

Ama yapay zekâ müthiş bir şey ya! Birkaç satır komutla istediğin videoyu oluşturuyorsun. Hayal gücün kodlarla somutlaşıyor. Daha ötesi var mı abi?

Var abi. Yapay zekâ hayal gücünü somutlaştırmıyor, güdükleştiriyor. Zaten bitkisel hayata girmiş tasavvur edebilme kabiliyetinin fişini çekiyor.

Varoluşumuzu anlamlandıran en önemli şeyi, komut komut toprağa gömüyoruz bugünlerde. Hem de sevinç çığlıkları atarak.

Bu yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil; varoluşsal bir kıyamet. Çünkü hayal gücü, görünenle görünmeyen arasındaki köprü, söylenmeyenle söylenen arasındaki mesafedir. Ve biz bu mesafeyi yok etmek için seferber olmuş durumdayız.

Küçükken çarşamba akşamları dinlediğim radyo tiyatrolarının zevkini, milyon dolarlı bütçeyle çekilmiş filmler niçin veremiyor? Niçin okurken büyülendiğim bazı kitapların filmini seyrederken hayal kırıklığı yaşıyorum? Çünkü gösterilen şeyler arttıkça, muhayyilem bozuluyor.

Bedava uygulamalar her türlü teknolojik nimeti cömertçe dağıtıyor. Oysa bu cömertlik, aslında acımasız bir yağma... Bana sunulan her hazır görüntü, benden düşünme lüksümü, hayal kurma cesaretimi ve eksikliğin doğurduğu o ağrıyı alıyor.

Her somutlaştırma bir hapishane inşa ediyor zihnimin içine. Gösterdiğiniz her şey, varoluşumun bir parçasını öldürüyor. Her hazır görsel, hayal gücümü kemiriyor.

İşte bu yüzden kitap okumak artık ontolojik bir direniş alanıdır. Satırlar arasında dolaşmak, hayal gücünün katledilmesine bir başkaldırıdır.

Ben şahsen kitap okurken nefes alıyorum. Mesela bir hikâyede "Adam başını kaldırıp dağlara baktı" cümlesini okuyorum.

O adam bazen ben oluyorum, bazen bir tanıdık, bazen hiç bilmediğim birisi. O adamın göz bebeklerine yansıyan manzarayı ben çiziyorum hayal gücümle. Dağları ben konduruyorum ufuk çizgisine. Belki karlı Alp Dağları, belki kurak Anadolu sırtları, belki de bulutlara yarenlik eden yemyeşil bir tepe...

Rüzgârın nasıl eseceğine ben karar veriyorum. Esintinin taşıdığı rayihayı ben seçiyorum; çam mı kokacak, toprak mı, yoksa deniz mi?

Edebiyatın lezzeti de okurun yazarla kurduğu bu suç ortaklığından geliyor aslında.

Dostoevski, Raskolnikov’u kendi kelimeleriyle anlatıyor ama o karanlık odanın havasını ben soluyorum. Tefecinin kanı zemine akarken, baltanın o soğuk ağırlığını ellerimde hissediyorum.

Kafka, Gregor Samsa’nın dönüşümünü anlatıyor ama böceğin şeklini bana bırakıyor. Kaç bacağı vardır? Kabuğu sabah ışığında nasıl parlar? Kafka susuyor, hayal gücüm konuşuyor. Kendi hayal gücümün sınırları içinde, kendi dönüşümümle yüzleşiyorum.

Her şeyi görünür kılmak, hayal gücünü katletmektir. Ve bu, modern dünyanın en sinsi cinayetidir. Çünkü eksiklikte var olur insan, tamamlanmış olanda değil.

Açlık yoksa arayış da yoktur. Karanlık yoksa ışık da yoktur. Boşluk yoksa anlam da yoktur. Kitaplar işte bize bu eksikliği, bu boşluğu veriyor.

Artık internette gezinip kota doldurmak yerine, satırlar arasında boşluk dolduralım.

Kaydır kaydır nereye kadar?

Salih Uyan'ın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR