Sosyal medya çağının dayattığı üç büyük tuzak var: Farklı olmaya zorlanma, sürekli iyi görünme çabası ve düşüncenin eylemin gölgesinde kalması.
Tarihin hiçbir döneminde farklı olmak üzerine bu kadar slogan üretilmemiştir. Ve tarihin hiçbir döneminde insanlar birbirine bu kadar benzememiştir. Çünkü insanlar özgünlük ve farklılık adına öyle bir baskı altına alınmış durumda ki, bu çaba insanları özgürleştirmek yerine seri üretim bir kimliğe hapsediyor.
Hâlbuki gerçekten farklı olmak için tek gereken şey, farklı olmaya çabalamamaktır. Rol yapmayan, sahne ışıklarının altında performans sergilemek yerine kendi ışığında yaşayan insan, doğal olarak ayrışır.
Ancak modern algoritmalar tam tersini öğretiyor: “Özgün ol, farklı ol, kendini ifade et!” Herkese aynı tavsiyeyi veren bu sistem, sonuçta herkesi aynı yöne sürüklüyor.
Binlerce insan aynı filtreleri kullanıyor, aynı pozları veriyor, aynı parlak cümleleri paylaşıyor. Herkes kendini eşsiz sanırken, aslında seri üretim bir farklılık ordusu oluşuyor.
Yani bir kar tanesi olmaya çalışırken, farkında olmadan kar fırtınasının içinde eriyip gidiyoruz. Aksesuarlara sarıldıkça birbirimize daha çok benziyoruz.
Sürekli iyi görünme hastalığı
Sizin de çevrenizde mutlaka vardır. Bazı insanlar hiç başarısız olmaz. Mutsuzluğu hiç tatmamışlardır. Her işleri yolunda gider. Aileleri mükemmeldir. Çocuklar idealdir.
Mümkün mü böyle bir şey? Değil elbette. Peki bu iyi görünme gayreti niye? Kime, ne ispatlamaya çalışıyorsunuz?
Bu çaba, bir tiyatro oyuncusunun her gece aynı rolü oynamasından bile daha yorucu aslında. Çünkü perdeler hiç kapanmıyor. Hayatın kendisi sahneye dönüşmüş durumda.
Bir çiçek güzelliği için hesap yapmaz; toprağa kök salar, güneşe uzanır ve zamanı geldiğinde açar. Yani doğal güzellik hesapsız ve kendiliğindendir. Yapay olan ise tasarım, malzeme ve renk ayarlaması ister. İnsan da öyle: Doğallık akıp giderken, yapaylık bitmek bilmeyen bir mesai talep eder.
Mutluluğunu kanıtlamak için kahvesini kırk yedi farklı açıdan fotoğraflayan biri, muhtemelen o kahvenin tadını alacak hâlde değildir. Gerçek mutluluk ispata ihtiyaç duymaz. Sahte mutluluklar ise ispat gayretiyle hep gürültü çıkarmak zorundadır.
Antik Roma’da zengin aileler, köşklerinin girişine heybetli heykeller diker, tüm serveti dışarıya harcardı; evin içi ise çoğu zaman bomboştu. Bugün de aynı: Bütün enerji vitrine gidiyor, içeride raflar bomboş...
Lüzumsuzsa söndürün!
Bu çağın en güçlü isyanı belki de sıradan olmayı göze almaktır. Herkes özel görünmek için yarışırken sıradan kalmak, herkes bağırırken susmak, herkes parlak olmaya çalışırken matlığı kabul etmek radikal bir duruştur. Herkes her ortamda parlamaya çalışırken gölgede kalmak kıymetlidir.
Modern dünyanın dayattığı “farklı ve kusursuz” olma baskısından kurtulmanın yolu galiba şu: Kendi hâlinde ol, arada bir köşene çekil, rol yapmayı bırak, perdeyi kapat.
Bunları yapmak kolay gibi görünse de aslında oldukça zor. Çünkü herkes ve her şey bizi ringe, kalabalığa, sahneye çağırıyor. Kenarda kalma korkusu içimizi kemiriyor.
Yalnızlık neredeyse bir hastalık gibi… Sessizlik doldurulması gereken bir boşluk... Utangaçlık acilen tedavi edilmesi gereken bir arıza...
Oysa insan ancak kendisiyle baş başa kaldığında gerçekten düşünmeye başlar. Doğru zamanda kızaran yüz, insanın yüzünü ağartır. Bizim coğrafyamızda mahcubiyet bir zaaf değil, erdemdir.
Ve gerçek özgünlük sahneden inip kendi ışığımızda tek başına durmayı göze alabildiğimiz anda başlar.

