İran ile İsrail görünüşte birbirine tamamen zıt. İran, Şii teokrasisine dayanan bir "İslam Cumhuriyeti" olarak adlandırılırken İsrail kendisini "Yahudi ulus-devleti" olarak tanımlayan bir devlet. Ancak, resmî ideolojilerinin temel dayanakları incelendiğinde, iki ülke arasında dikkat çekici paralellikler olduğu görülür. Bu paralelliklerin başında, siyasetin teolojik referanslarla meşrulaştırılması gelmekte.
İran’da 1979 “İslam devrimi” sonrasında kurulan sistem, “Velayet-i Fakih” ilkesine dayanır. En üst otorite olan dinî lider, yalnızca siyasi değil aynı zamanda ilahi bir temsil iddiası taşır. Resmî söyleminde İran, yalnızca bir ulus-devlet değil, İslam ümmetinin öncü gücüdür. Bu anlayış, İran’ın Lübnan’dan Irak’a, Suriye’den Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada nüfuz alanı oluşturmasını teolojik ve devrimci bir misyonla temellendirir. Bu misyon, sınırların ötesinde etkili olmayı bir hak, hatta görev olarak verir.
İsrail ise, resmî olarak demokratik bir sistemle yönetilmekle birlikte, siyasal kimliğini güçlü biçimde dinî ve tarihsel referanslara dayandırır. Siyonist ideolojinin önemli bir damarı, Yahudi halkının “vadedilmiş topraklar” üzerindeki tarihsel ve ilahi hak iddiasına vurgu yapar. Bu, özellikle yerleşim politikalarında ve Filistin toprakları üzerindeki egemenlik iddialarında açıkça görülür. İsrail içinde farklı siyasal akımlar bulunsa da dinî milliyetçiliğin siyaset üzerindeki etkisi çok belirgindir.
Her iki ülkede de “seçilmişlik” ve “tarihsel-dinî hak” iddiası siyasetin merkezinde yer alır. İran, devrim ihracı ve “direniş ekseni”, İsrail ise güvenlik söylemiyle sınır ötesi politikalarını meşrulaştırır. Bu benzerlik, iki ülkenin, birbirine düşman olmasına rağmen, yöntemsel ve zihinsel olarak bazı ortak özellikler taşıdığını gösterir...
ABD’nin bu iki ülkeye yönelik yaklaşımı ise açık bir çifte standart örneğidir. ABD yıllardır İsrail’e güçlü askerî, diplomatik ve ekonomik destek sağlamaktadır. Buna karşılık İran’a karşı yaptırım, tecrit ve zaman zaman askerî müdahale tehdidi içeren bir politika izlemektedir. Bu farklı yaklaşımın en belirgin olduğu alanlardan biri nükleer silah meselesidir.
İran’ın nükleer programı uzun süredir uluslararası denetime tabi. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraftır ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim mekanizmasına dâhildir. Buna rağmen, İran’ın nükleer silah geliştirme ihtimali, sert yaptırımların ve askerî tehditlerin gerekçesi olarak sunulmaktadır. Öte yandan, İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu uluslararası çevrelerde yaygın biçimde kabul edilmektedir; ancak, İsrail NPT’ye taraf değildir ve nükleer kapasitesine dair şeffaf bir politika yürütmemektedir. Bu durum, normların evrensel değil seçici biçimde uygulandığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri, egemen devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve keyfî güç kullanımının yasaklanmasıdır. Bir devlete yönelik doğrudan askerî saldırı, açık bir BM Güvenlik Konseyi kararı veya meşru müdafaa hâli dışında hukuka aykırıdır. İran’a yapılan saldırılar, ciddi tartışmalara yol açmaktadır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî operasyonları uluslararası hukuka aykırıdır.
İran’ın bölgesel politikaları, milis gruplarla ilişkileri ve iç siyasi yapısı ciddi eleştirileri hak etmektedir. Ne var ki, bir devletin problemli olması, ona karşı uygulanan her politikanın meşru olduğu anlamına gelmez. Uluslararası düzenin tutarlılığı, normların dost ve düşman ayrımı gözetmeden uygulanmasına bağlıdır. Aksi takdirde, hukuk, güçlünün çıkar aramasının aracı hâline gelebilir.
ABD’nin İran ve İsrail’e çifte standartlı yaklaşımı uluslararası hukukun evrenselliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Tutarlı bir uluslararası düzen ancak eşitlikçi ve ilkesel bir yaklaşım ile mümkündür. Kuşku yok ki, ABD’nin tutumu uluslararası sistemin altını oymaktadır.

